• Tekoşîn, sorumluluğundaki bölüğün büyük bölümünü kuşatmadan çıkarmayı başardı. İki savaşçısını çıkaramayınca onları bir kayanın altına gizledi. Örgütsel materyalleri imha ettikten sonra, son mermisine kadar onları korumak için çatışmayı sürdürdü.
  • Yaşama “Serkeftin” diyerek başlar, yine aynı sözle bitirirdi. Bu sözcük, Tekoşîn için yaşamın ve mücadelenin parolasıydı. Her zaman başarıya kilitlenmiş bir özgürlük arayışçısıydı. Hayat doluydu. Yüzünden gülümsemesi hiç eksik olmazdı.

SEVDA CAN

Bu mücadelede her son yeni bir başlangıç olur. Her şehidin yaşamı, yoldaşlarının yüreğinde demlenerek söze, inanca ve yaşama akar. Mücadeleye, sevgiye ve emeğe dönüşür; toprağın mayasına karışır. Toprağından yeniden filiz verir.

Dêrsim'den 1997’de özgürlük saflarına katılan ve 24 yaşında şehit düşen Tekoşîn Tolhildan'ın (Ruhal Akyıldız) yaşamında filizlenen hakikat de Dêrsim coğrafyasının hakikatiydi. Çünkü burası sıradan bir coğrafya değildir, direnen bir ruhun, korunan bir hafızanın ve yolun kendisidir. Kürdistan'ın kalbinde duran kadim bir sır, dağlarının sessizliğinde saklanan, suyunun akışında nefes alan, her taşında bir niyazın izini taşıyan kutsal bir coğrafyadır.

Bu topraklarda kutsallık, göğe yükselen bir dua gibi değil, toprağa kök salan bir sabır gibi yaşanır. Munzur'un suyunda arınan, Düzgün Baba'nın inancında olgunlaşan, Ana Fatma'nın yolunda tamamlanan bir inanç döngüsüdür bu.

Dêrsim'in kadınları

Bu ruhun içinde Dêrsim kadını ayrı bir anlam taşır. O, coğrafyanın sertliğini yumuşatan, acının içinden ışık çıkaran, teslimiyetin değil, direngenliğin sesi olandır. Dağların dikliğini omuzlarında taşır, suyun akışını sabrına katar, rüzgarın şiddetini gücüne dönüştürür.

Dêrsim kadını, bu toprakların hem hafızası hem de geleceğidir. Bir ağıttaki ateş, bir duadaki umut, bir direnişteki sükunettir. Özcesi, Dêrsim kadını bu coğrafyanın kendisidir. Tıpkı Zarifeler, Besêler, Berîtanlar ve Zîlanlar gibi... Dêrsim'i onlardan ayrı düşünmek mümkün değildir. Bu yüzden Dêrsim'i tanımlarken, adeta onların ardılı olan Tekoşîn'i anlatıyor hissine kapılırım. Çünkü Dêrsim demek, Tekoşîn demektir.

‘Ben güneşin içindeyim’

Tekoşîn, 1981 yılında Dêrsim'in Mêzgir ilçesine bağlı Şomi köyünde dünyaya geldi. Çocukluk yıllarından itibaren yaşadığı coğrafyanın acılarını, sürgünlerini ve baskılarını yüreğinde biriktirdi. Bizim coğrafyamızda, “Güneşi kadınlar doğurur” derler. Kadınlar sabah güneşten önce uyanır, doğan güneşte yüzlerini yıkayıp dua ederler. Geçmişi unutturmadan geleceği de umutsuz bırakmazlar. Tekoşîn de bu kadınların acı, isyan ve umut dolu yakarışlarına tanıklık ederek büyüdü. Belki de bu yüzden Tekoşîn'in dünyasında “güneş” metaforu güçlü bir yer tuttu. Kendini anlatırken sık sık şu sözleri dile getirirdi: “Ben güneşin içindeyim, beni sabahlarda ara.”

Boyun eğmeyen bir asiydi

Tekoşîn, güzelliği, sade duruşu ve parıldayan gözleriyle bu coğrafyanın kutsallarındandı. Kimseyi incitmez, sözlerini şiir tadında kurardı. Ölçülü ve sağduyuluydu. İlkeleri söz konusu olduğunda ise bir dağ keçisi kadar inatçıydı. Haksızlığa karşı direnen, boyun eğmeyen bir asiydi. Bu coğrafyanın vefakar ve cefakar kadınları gibi çalışkandı. En zor görevlere talip olur, en ağır yükü yoldaşlarının omuzlarından almaya çalışırdı.

“Güzellik iradedir.
Güzellik özgürlüktür.
Güzellik hakimiyettir.”

Önderliğin bu sözleri, adeta Tekoşîn'in duruşunu anlatıyordu. Yönü her zaman Önderlik'e dönüktü. “Güneşimiz” derdi. Karşılaştığı her zorlukta, Güneşimizin esaret koşullarını direnmenin en güçlü gerekçesi olarak görürdü.

İzinsiz bir yazı

Çok zorlandığım bir dönemde, gizlice defterime “İzinsiz bir yazı” başlığıyla bir yazı bırakmıştı. Yazıyı ancak birkaç gün sonra fark edip okuyabildim. Mücadele yaşamımızda karşılaştığımız zorluklara ilişkin şu satırları kaleme almıştı: “En büyük acımız, acıların en büyüğü Güneşimizden ayrı oluşumuz değil mi? O zaman bundan öte bütün zorluklar, çırpınışlar, acılar, üstesinden gelmemiz gereken yaşamsal, onursal boyun borcumuzdur…”

Genç yaşına rağmen, bilgece bir olgunlukla yazısını şu sözlerle tamamlamıştı: “Hiç durma! Her durgunluk sadece derinleştirmez, aldığımız mesafenin yeni baştan silinmesine de yol açar. Bunun için hiç durma! Serkeftin!”

Yaşamın parolası: Serkeftin

Yaşama “Serkeftin” diyerek başlar, yine aynı sözle bitirirdi. Bu sözcük, Tekoşîn için yaşamın ve mücadelenin parolasıydı. Her zaman başarıya kilitlenmiş bir özgürlük arayışçısıydı. Hayat doluydu. Yüzünden gülümsemesi hiç eksik olmazdı. “Bir lokma, bir hırka” anlayışıyla yaşar, iradesini her zorluk karşısında direnmeye hazırlardı. Kendisine güçlü bir nefis terbiyesi uygular, çoğa tamah etmez, aza şükrederdi.

Raxt’ındaki defter ve kalem

Tekoşîn bir şairdi. Dağını, taşını, suyunu, toprağını, insanını ve kutsallarını gönül gözüyle görür, aynı gözle kaleme alırdı. Raxt'ında her daim bir defter ve kalem vardı. Gün batımında şiirler yazar, adeta ertesi günün güneşini dizeleriyle doğururdu. Bir de su gibi berrak bir sesi vardı. Her akşam gerilla ateşinin etrafında toplanıldığında, közde demlenen gerilla çayına onun sesi eşlik ederdi. Hayatın zorluklarına, özlemlere ve yoldaşlarının ruhuna derman olurdu. Onun olduğu yerde yaşam aşk ile akardı.

‘Biz seninle xinamîyiz’

Genç yaşına rağmen olgundu. Bir o kadar da çocuk ruhlu ve espriliydi, şakalaşmayı severdi. Anlatmadan geçemeyeceğim bir anımız var: İkimiz de aynı bölgedendik. Köylerimiz birbirine yakın olduğu için bizim köye sık sık geliyormuş, bana hep “Biz xinamîyiz” derdi. (Xinamî, Kürtçede dünür demektir.) “Nasıl yani” diye sorduğumda, merakımı iyice artırmak için sözü uzattı. Sonunda gülerek şöyle dedi: “Bizim köyde öküz yoktu. Ne yapalım fakirdik. Ama ineklerimiz vardı. Her bahar mecburen inekleri sizin köye, sizin öküzlerin yanına getirirdik. İnekler buzağı verirdi. Yani biz seninle xinamîyiz.” Ardından kahkahasını patlattı. Öyle ki, yalnız kaldığımız zamanlarda birbirimize hep “xinamî” diye takılır, gülerdik. Hayatın bütün zorluklarını, işte bu mizacı ve neşesiyle hafifletir, yaşamı daha katlanılır kılardı.

Yüreği Dêrsim’de kalmıştı

Yaşamı gibi şahadeti de anlatılmaya değerdir. Tekoşîn, şahadetinde yoldaşlarını yaşatan bir kadın komutandı. Bir Ağustos gününde başlayan özgürlük yolculuğunun, yine bir Ağustos gününde son bulacağını bilmiyordu. 1999'daki geri çekilme sürecinin bütün sancılarını ve yaşanan kayıpların acısını derinden hissetti. Yüreğini Dêrsim'de bırakarak Güney'e geçti. Güncelerinde de dile getirdiği gibi, Güney'e alışamadı. Aradan iki yıl geçmeden, geri çekilmeyle başlayan barış sürecine devletin olumsuz yanıt vermesi üzerine yeniden Kuzey'e geçme kararı alındı. Savaş bir kez daha kızışacaktı. Dêrsim'e gitmek için kendini ilk önerenlerden biri de Tekoşîn'di. Çünkü yüreği orada kalmıştı.

‘Mendili Munzur suyuna bırakın’

Dêrsim'e üç bölükten oluşan bir tabur geçecekti. İlk grup yola çıkarken boynundaki mendili çıkarıp arkadaşlarına verdi ve şöyle dedi: “Ne olur ne olmaz bilemem, yoldur bu. Bu yolda düşen de olur, ulaşan da... Siz o kutsal topraklara ayak basacak ilk güç olacaksınız. Bu mendili Munzur'un suyuna bırakın. Benim için o sudan yüzünüze vurun. Ben gelmeden beni kutsayın.”

Öyle de yaptılar.

İntikam yeminiyle kuşandı

Tekoşîn'in grubu son gruptu. Botan üzerinden ilerlerken Beşiri Ovası'nda pusuya düşürüldüler. Komutan Mahir (Şerif Yalçın) ve gruptaki erkek savaşçılar orada şehit düştü. Tekoşîn ile yanındaki kadın savaşçılar ise pusu alanındaki bir mağaraya sığınarak kurtulmayı başardı. 1 Haziran Hamlesi'ne kadın gerillaların da katıldığından düşmanın haberi yoktu. Bu nedenle şehit düşen erkek savaşçıları gören düşman, sonuç aldıklarını düşünerek bölgeden çekildi. Böylece Tekoşîn ve yanındaki kadın savaşçılar ağır bir imha operasyonundan sağ çıkmayı başardı. Çok sevdiği yoldaşlarının kaybı onu derinden etkiledi. Ancak onların umutlarını ve hayallerini heybesine katarak intikam yeminini kuşandı. Soyadı bundandır ki Tolhildan’dı. Ve sonunda yeniden Dêrsim'e ulaştı.

Son mermisine kadar çatıştı

Dêrsim'de, daha büyük bir kararlılık ve ısrarla mücadeleye katıldı. Ancak kader, Beşiri Ovası'nda kurtulduğu çatışmanın yıllar sonra tersinden karşısına çıkmasına neden olacaktı. 2 Ağustos 2004 sabahı, Munzur Dağları'nın eteklerindeki Zel Yaylası'nda düşmanın nokta operasyonunda üç komutan birlikte şehadete ulaştı.

1 Ağustos akşamı köy görevine çıkmışlar, dönüş yolunda takibe alınmışlardı. Ulaşmalarının ardından düşman noktayı kuşatmaya almış. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte saldırı başlamıştı. Tekoşîn, sorumluluğundaki bölüğün büyük bölümünü kuşatmadan çıkarmayı başardı. Ancak iki savaşçısını çıkaramayınca onları bir kayanın altına gizledi. Yanındaki örgütsel materyalleri imha ettikten sonra, son mermisine kadar onları korumak için çatışmayı sürdürdü.

Şehadette ihanet parmağı

Kuşatmadan çıkmayı başaran Cephe Komutanı Seyit Rıza (Serdar Morsümbül) ile Manga Komutanı Koçer Kerkük (Necati Muhammed) de kurtulmalarına rağmen uzaklaşmak yerine Tekoşîn’e destek için yeniden çatışma alanına döndü. Ve üç komutan birlikte şehadete ulaştı.

Direniş kadar ihanetin de bu topraklarda iz bıraktığı bilinir. Üç komutanın şehadeti de bir ihanet sonucu yaşanmıştı. Düşmanı Zel Yaylası'na götüren kişi, Azadî isimli Mardinli bir kontraydı. Tekoşîn'le aynı taburda Dêrsim'e gelen Azadî, daha sonra yoldaşlarına ihanet ederek teslim olmuş ve düşmanın saldırısında rol oynamıştı.

Operasyonun ardından cenazeleri Azadî'ye teşhis ettiren düşman komutanı, sonuç aldıklarını düşünerek ayrıntılı arama yapmadan geri çekildi. Tekoşîn'in kaya altına sakladığı iki savaşçı ise kurtulmayı başardı.

Mor dağların yıldızı

Tekoşîn'in annesi, kızının şahadetinin ardından yoldaşlarına şu sözlerle seslenmişti: “Sizden istediğim, onun ve yoldaşlarının yarattığı değerlere ve anılarına sahip çıkmanızdır. Bir de senede bir onu anmanızı ve yaşatmanızı istiyorum.”

Annenin dile getirdiği bu sözler, aynı zamanda birçok şehit annesinin yüreğinde yatan vasiyetti. Biz yoldaşları açısından ise bu çağrı, yerine getirilmesi gereken bir vefa borcumuz.

Botan'da şehit düşen Zinarîn Dêrsim'in bir şiirinde dile getirdiği gibi:

“Onlar ölüler,
Ölülerimiz.
Yaşamı getirmeye gidenlerimiz.
Size yalın ve açık bir söz veriyoruz:
Çalışma ve başarma sözü…”

SERKEFTIN…