- Bazen hayatta yollarınız kesişmemiş olsa da bazı kişilerden bahsedildiğinde, yüreğiniz de tanıdık bir his bırakır. Ciwan yoldaşın hikayesi de böyledir. O artık sadece Şadiye ananın oğlu Levent değil, bir halkın hakikat arayışını yüklenmiş bir özgürlük savaşçısıdır... Ve yüzümüzü Orta Anadolu’nun uçsuz bucaksız bozkırlarına çeviriyor.
- 1993 yılının Mart ayında bir gün evden çıkarken, ardında yalnızca ailesini bırakmıyordu. Şadiye ananın anlattığı gibi, o gün “okula gidiyorum” diyerek evden çıkmıştı. Akşam olmuş, gece olmuş, Levent dönmemişti. Bir anne için o gün başlayan şey ayrılık olsa da, Levent için, Ciwan koduyla başlayan yeni bir yaşamın ilk adımıydı.
- Şadiye ana bir anısını paylaşıyor: “Levent hep hakikatin izindeydi. Gitme oğlum, sen evin en büyüğüsün, en kıymetlisin. Başkalarının çocukları gibi sen de oku. Burada ne gerekiyorsa yap derdim. O kızardı, 'Ben iyi bir yere gidiyorum, beni merak etme' derdi. Küçük oğlana dikkat etmemi söylerdi."
- Ciwan’ın yüreğinde ise büyüyen bir özlem vardı ki Avrupa’daki çalışmalar artık onun bu özlemini dindirmiyordu. Ülke özlemi, Kürdistan özlemi… 27 Kasım 1995’te, partinin kuruluş yıldönümü kutlamasında 27 genç ile birlikte sahneye çıkıp, halkının önünde ülkeye gidiş kararını verdi... Dağlar… Botan… Ülke… O'nu çağırıyordu.
SEVDA CAN
Bazı insanların hikayesi yalnızca kendi ömürleriyle sınırlı değildir. Onlar doğdukları toprağın, büyüdükleri coğrafyanın, tanıklık ettikleri acıların ve uğruna yaşadıkları değerlerin bir toplamı olarak yaşarlar. Bundandır ki, onları anlatmak, yalnızca bir insanı anlatmak değildir; bir dönemin ruhunu, sevdiklerinin ve en önemlisi de bir annenin hiç dinmeyen özlemini de anlatmaktır. Bu yazı bir annenin dilinden, en değerli varlığı olan evladının anlatısıdır. Bir amcada bıraktığı izdüşümü ve yaşamda değdiği insanlardaki yansımasıdır… Kısaca bazen hayatta yollarınız kesişmemiş olsa da bazı kişilerden bahsedildiğinde, yüreğiniz de tanıdık bir his bırakır.
Ciwan yoldaşın hikayesi de böyledir. O artık sadece Şadiye ananın oğlu Levent değil, bir halkın hakikat arayışını yüklenmiş bir özgürlük savaşçısıdır. Şadiye Ana da, bunun bilincinde olarak, onun yaşamını anlatmaya kök saldığı toprakların hakikatini anlatmakla başlıyor. Ve yüzümüzü Orta Anadolu’nun uçsuz bucaksız bozkırlarına çeviriyor.
Kürtlüğümüzü hiç unutmadık
Kırşehir’e… Rüzgarın sarı otlar arasında dolaştığı, ufkun gökyüzüyle birleştiği, insanın bazen yalnızlığını bazen de direncini öğrendiği topraklara… Dışarıdan bakıldığında sessiz görünen bu coğrafya, aslında yüzyılların göçlerini, sürgünlerini, özlemlerini ve direnişlerini bağrında taşır. Ciwan hevalin annesi Şadiye ana, bu coğrafyaya gelişlerini şöyle dile getiriyor: “Dedelerimiz Malatya ve Adıyaman tarafından gelmişler. Buralar o zamanlar susuz, kupkuru, öyle ki yaşanabilecek bir yer değilmiş. Ama bizimkiler bu verimsiz topraklara büyük bir emekle can vererek bereketlendirmiş, ekmiş, biçmiş, adeta cennete çevirmişler. 300 yıldan fazladır burada yaşıyoruz. Toprakla uğraşır, emeğimizle geçiniriz. Büyüklerimiz yaşadıkları acıları ve geçmişi hiç unutmasalar dahi, biz sonraki kuşaklara pek bu acılardan bahsetmediler. O yüzden bizler rahattık, bir baskı hissetmedik. O yüzden öyle geçmişimize dair bir arayışımız da olmadı. Sanırım devlet bilinçli bize dokunmuyordu, asimilasyon politikasını bunun üzerine kurmuştu. Bizi bize unutturarak, Türkleştirmek istiyordu. Ama buna rağmen Kürtlüğümüzü hiç unutmadık…”
Şadiye ananın bu anlattıklarında aslında Orta Anadolu Kürtlerinin hafızası gizlidir. Sonra “Bozkır insanı sabrı bilir. Beklemeyi bilir. Acıyı içine gömüp yaşamayı bilir” diyor. Adeta duygularına coğrafyanın ruhu işlemiş. Belki de bu yüzden Levent’in hikayesi daha doğmadan önce o topraklarda yazılmaya başlamıştı. Çünkü insan yalnızca bir anne ve babadan doğmaz. Coğrafyasının havasından, rüzgarından, toprağından ve süregelen halkının hafızasından doğar.
Bozkırın hatırası, gurbet yükü
Levent Çelik, Kasım 1974 yılında, sürgün bir ailenin ilk çocuğu olarak Yozgat’ta dünyaya geldi. Ancak ailesi Kırşehir’in Çiçekdağı kazasındandı. Şadiye ana bunu özellikle vurguluyor. 4 yaşına kadar Kırşehir’de köyde yaşar. Sonrasında bir kız ve erkek kardeşi daha dünyaya gelir. Levent’in babası geçim derdiyle Almanya yollarına düşen binlerce Kürt emekçiden biriydi. İşçilik için çıktığı yolculuk, zamanla bütün ailenin kaderini değiştirdi. Levent, henüz dört yaşındayken ailesi ile babasının yanına Almanya’ya gider. Bir çocuk için iki ülke, iki kültür arasında büyümek kolay değildir. Bir yanında bozkırın hatırası vardır. Diğer yanında gurbet… Yabancı bir dil, yabancı sokaklar ve göçmenliğin görünmez yükü…
Hafızada kalan küçük bir ayrıntı
Şadiye ananın anlattıklarından anlıyoruz ki, Levent, daha o yıllarda farklı bir çocuktu. “Çok akıllıydı” diyor ana.
“Hiç yalan söylemezdi. Haksızlığa dayanamazdı. Yardımseverdi. Okulunda çok başarılıydı. Herkes onu severdi.”
Sonra bir anısını anlatıyor: “Bir gün alışverişe gönderdim. Kadın kasada bir lira fazla vermiş. Eve geldi, hesapladı, ‘Bir lira benim üstüme geçmiş, geri götüreceğim’ dedi. ‘Boş ver oğlum’ dedim. ‘Yok, ben fark ettim, geri vereceğim’ dedi. Götürdü, geri verdi.
Bir annenin hafızasında kalan bu küçük ayrıntı bile, aslında Levent’in karakterinin ne kadar büyük olduğunun göstergesiydi. Çünkü Levent’in yürüdüğü yolun temelinde her şeyden önce vicdan vardı. Hakikate bağlılık vardı. Adaletsizliğe karşı duyulan derin bir rahatsızlık vardı. Her izin zamanı köye gittiklerini anlatıyor ana. Levent her gidişlerinde, meraklı gözlerle her şeyi gözlemliyor, sorguluyor, dedesi ve nenesiyle konuşuyor. Oraya ait olmadıklarını hissediyor. Çevre illerle kültür farkını, dil farkını görüyor. Ve hep soruyor…
Halepçe’nin karanlığı
“Biz kimiz? Niye buradayız? Nereden geldik, gibi…” Bu sorular zamanla çoğaldı. Ve onu kendi halkının tarihine götürdü. Levent’in iki ayrı dünya arasındaki bu gidiş gelişleri, onun kimliğini, kişiliğini şekillendirmeye başladı. Tam da o yıllarda Kürtlerin üzerine Halepçe’nin karanlığı çökmüştü. Televizyon ekranlarında kimyasal gazlarla katledilmiş Kürt çocuklarının görüntüleri dönüyordu. Levent’i de en çok bu olay etkilemiş. O günü hiç unutmayan Şadiye ana şöyle anlatıyor: “Babasıyla birlikte televizyonun karşısında oturmuşlardı. İkisi de ağlıyordu. Saddam’ın Kürtlere yaptıklarını izliyorlardı. Ben ‘yatın artık, sizin elinizden bir şey gelmez’ dedim ama kalkmadılar. Sonuna kadar seyrettiler, ağladılar…”
Ölen tanıdığı insanlar değildi. Ama onların acısı kendi acısı oldu. Çünkü insan olmak, halk olmak biraz da buydu. Hiç tanımadığın insanların yarasını kendi yaran gibi hissedebilmek… Bu yüzden onda şekillenen öfke kişisel değildi. Bir vicdanın isyanıydı.
Sonra Asaf Koçak…
Ve bunu kovalayan yıllarda, başka bir yer de, başka bir ateş yükseliyordu… 2 Temmuz 1993’te Sivas’ta Madımak Oteli yakıldı. Aydınlar, sanatçılar, gençler ve inanç insanları, yobazların eliyle, diri diri ateşe verildi. O ateş yalnızca Sivas’ta yanmadı. İnsanım diyen her insanın yüreğine ulaştı, kor etti… Madımak’ta yakılan 33 canın içinde Levent’in akrabası olan genç karikatürist Asaf Koçak da vardı. Bu sefer acı, Levent için daha tanınır ve hissedilirdi. İlk değildi. Bir tarafta Halepçe… Bir tarafta Madımak… Bir tarafta Dêrsim ve Maraş’ın hafızası… Bir tarafta inkâr edilen Kürt kimliği… Levent bütün bunları birbirinden ayrı görmüyordu. Çünkü zulmün adı değişse de özü aynıydı. Bazen Kürt olduğu için, bazen Alevi olduğu için, bazen de yalnızca hakikati söylediği için insanlar öldürülüyordu. İşte Levent’in özgürlük arayışı tam da bu kavşakta şekillendi. Bozkırın sessizliğinden gelen bir çocuk, dünyanın adaletsizliğine karşı sorular sormaya başlamıştı. “Levent, hakikatin izini böyle sürmeye başladı” diyor Şadiye ana.
Dedesi torununu çok seviyordu. Öyle zeki ve cana yakındı ki, ‘bu çocuğu dışarı çıkarmayın, nazar ederler’ diye kızına nasihat ederdi. Şadiye ana Levent’in kültürüne olan bağlılık ve sevgisini ise şu anısıyla dile getiriyor: “İzinde yine köydeydik. Levent nenesinin Kürtçe konuşmasına bayılıyordu. Nenesine takılıyor; ‘nene sen hep Kürtçe konuş’ diyordu. Levent de her seferinde birkaç kelime öğreniyordu. Dedesiyle de arası çok iyiydi. Hep ona geçmişleri ile ilgili sorular soruyordu, konuşuyorlardı.” Levent’in yurtseverlik damarının buradan beslendiği belliydi. Geniş ailesi daha çok MHP’li olsa da, Levent, özünü korumayı başarmıştı. Öyle ki, annesi o anılara dair şöyle konuşuyor: “Bir gün Çiçekdağı’n belediye başkanı katıldığı bir televizyon programında, ‘bizler Orta Asya’dan, Özbekistan tarafından gelmişiz’ diye konuşunca, Levent çok kızarak; ‘bu nasıl okumuş adam, hiç tarihini bilmiyor mu?’ dedi. Ben de ‘bırak oğlum, onlar faşist’ dedim.” Levent’in söylenenlere karşı hiç duyarsız olmadığını ekleyen Şadiye ana; “Öyle ki, bir gün yine Kırşehir de yolculuk yaparken, Levent, Ahmet Kaya’nın bütün kasetlerini satın aldı. Satıcı şaşırarak, nereli olduğunu sordu. Levent, Çiçekdağı’ndan olduğunu söyleyince, seyyar satıcı daha da şaşırarak, ‘sizin oraların etrafı hep faşist’ dedi. Levent, daha sonra o köylere gitti. Çok meraklıydı. Araştırırdı. Dedesiyle, babasıyla konuşurdu. Silahları merak ederdi. Gizliden dergiler okurdu. Biz hiç bilmezdik.”
Ciwan'ın ilk adımı
Levent, Orta Anadolu bozkırlarının ilk katılımı değildi. Ama ilklerindendi. Daha önce iki üç katılım olmuş. Levent’in onlardan etkilendiğini ve Levent’in katılımından sonrada, o bölgeden daha çok gencin katıldığını söylüyor Şadiye ana. Levent’in özgürlük saflarına katılımını şekillendiren sadece Kırşehir’de yaşadıkları, tanıklıkları değildi elbet. Avrupa’da yaşadıkları, arkadaşları, yurtsever ortamlara girip çıkması, Avrupa’daki mültecilerin durumu, Kürtlerin yaşadıkları… Bütün bunlar, Levent’in olgunlaşmasında, sorumluluk alarak kararlaşmasında büyük rol oynadı. 1993 yılının Mart ayında bir gün evden çıkarken, ardında yalnızca ailesini bırakmıyordu. Çocukluğunu, gençliğini, okul sıralarını ve kendisi için çizilmiş sıradan bir yaşam yolunu da geride bırakıyordu. Şadiye ananın anlattığı gibi, o gün “okula gidiyorum” diyerek evden çıkmıştı. Akşam olmuş, gece olmuş, Levent dönmemişti. Sonra dolaba bakmışlardı; elbiselerini de alıp gitmişti. Bir hafta sonra gelen telefonla yeni yaşamının ilk haberi ulaştı aileye. Bir anne için o gün başlayan şey ayrılık olsa da, Levent için, Ciwan koduyla başlayan yeni bir yaşamın ilk adımıydı.
Ciwan heval hareket içerisinde geçen ilk yıllar boyunca büyük bir öğrenme ve dönüşüm yaşadı. Serxwebûn gazetesinde çalıştı. Bu çalışmalarda kendisini de eğitti, halkının tarihini daha derinden öğrenmeye çalıştı, mücadeleyi yalnızca teorik değil pratik yaşamın içinde de uygulamaya sokuyordu. Avrupa’daki çalışmaları sırasında onu tanıyanların hafızasında kalan şey yalnızca çalışkanlığı değildi. İnsanlara yaklaşımı, mütevazılığı ve sorumluluk duygusuydu.
Levent ve Sinan
Oğullarının can yoldaşlığını devralan iki anne: Şadiye ananın can dostu Şenge ana da, Levent’ten bahsederken, “Her şeyi güzeldi. Unutulmayacak bir çocuktu. Zaten derler ki, PKK’ye ailelerin en değerli çocukları katılmış. Bana göre de öyleydi. En akıllılarımız gitti” diyor. İki ananın yollarının kesişmesi de oğullarının yoldaşlığı sayesinde gelişmiş. Şenge ananın da iki oğlu şehit. Oğlu Sinan, Levent’in can yoldaşıydı. Birlikte ‘Serxwebûn’da çalıştılar. Sinan’la Levent’in birbirlerine çok benzediği ve birbirlerini çok sevdiğini anlatan Şenge ana, “Çok zeki, kibar ve saygılı bir çocuktu. İnsanlara erkekliğini hissettirmezdi. Çok iyi bir aile terbiyesi almıştı. Kendi evinde bile misafir gibiydi. Kavga yok, dövüş yok. Misafir gibi gelir, misafir gibi giderdi.” diyor.
Serxwebûn’daki bir anısını şöyle aktarıyor: “Bir gün polis gazeteye baskın yapıyor. Bilgisayarda ele geçmemesi gereken notlar var. Herkes panik içinde ne yapacağını bilemezken, Levent hiç panik yapmadan, polislerin dikkatini çekmeden, bilgisayardaki notları hemen temizliyor. İşte böyle soğukkanlı, duyarlı akıllı ve atik bir çocuktu.”
Heval Mustafa Karasu’nun, Ciwan hakkındaki sözlerine tanıklık eden Şenge ana şöyle aktarıyor; “Yoldaşları olarak Levent’i hepimiz çok sevdik. O kadar saygılı, o kadar kibar ve o kadar güzel ruhlu bir insandı ki, bulunduğu ortamda varlığı ile huzur yayıyordu…”
Şadiye ana sözü devralıyor: “Oğlum baklavayı çok severdi. Hep ona baklava açardım. O gittikten sonra bir daha açamadım. O evimin biriciğiydi. Bir anneler günü, kız kardeşi ile bana sürpriz yapmak için bir demet çiçek almıştı. Hayatımda aldığım ilk ve tek çiçek bu oldu” diyor.
‘Ben iyi bir yere gidiyorum’
Levent’in bir diğer yönü de yardımseverliğiydi. O yıllarda Avrupa’ya gelen birçok mülteci ve ilticacıyla ilgilenmiş, onların işlemlerini takip etmiş, sorunlarıyla da uğraşmıştı. Şadiye ananın anlattığı gibi, yardım ettiği insanlar yıllar sonra bile onun adını saygıyla anıyordu. Çünkü Levent için halk sevgisi yalnızca bir slogan değildi, günlük yaşamın içinde karşılık bulan bir ahlaktı. Onu tanıyanların anlattıkları arasında ortak bir özellik öne çıkıyordu: Güven… İnsanlar onun yanında kendilerini güvende hissediyordu. Sessizdi ama etkiliydi. Mütevazıydı ama kararlıydı. Konuşurken kimseyi kırmayan, çalışırken herkese örnek olan bir kişilik geliştirmişti. Bu nedenle Özgürlük Hareketi içinde geçirdiği yıllar yalnızca kendisini değil, çevresindeki insanları da dönüştürüyordu. Aile de bu değişimin etkilerini yaşıyordu. Şadiye ananın nasihatler ettiği oğlu, şimdi olgunlaşmış, annesine telkinlerde bulunmaya başlamıştı. Ciwan olarak, daha büyük bir aile yaratmıştı. Annesini de bu ailedeki her ferdin anası yapıyordu. Anasının kendisine yaklaştığı gibi, yoldaşlarına da aynı özen ve sevgi ile yaklaşmasını salık veriyordu. Şadiye ana bu konuda şu anısını paylaşıyor: “Levent hep hakikatin izindeydi. Gitme oğlum, sen evin en büyüğüsün, en kıymetlisin. Başkalarının çocukları gibi sen de oku. Burada ne gerekiyorsa yap derdim. O kızardı, 'Ben iyi bir yere gidiyorum, beni merak etme' derdi. Küçük oğlana dikkat etmemi söylerdi. Bazı yurtsever aileleri ve onların çocuklarını örnek verirdim ona. V o, 'Anne sen başkaları gibi köylü kurnazlığı yapma' derdi.
İlk zamanlar anlamakta zorlandıkları Levent’in katılım kararı, zamanla yerini başka duygulara bıraktı. Bir anne için evladının yokluğu hiçbir zaman hafiflemedi. Fakat Şadiye ananın anlatımlarında yıllar geçtikçe yalnızca özlem değil, oğlunun neden o yolu seçtiğini anlamaya çalışan bir bilinç de görülüyordu. Levent’in yaşamı ailesi için zamanla bir sorgulama, öğrenme ve değişim sürecine dönüştü.
Kürdistan özlemi
Ciwan’ın yüreğinde ise büyüyen bir özlem vardı ki Avrupa’daki çalışmalar artık onun bu özlemini dindirmiyordu. Ülke özlemi, Kürdistan özlemi… 27 Kasım 1995’te, partinin kuruluş yıldönümü kutlamasında 27 gençle birlikte sahneye çıkıp, halkının önünde ülkeye gidiş kararını verdi. İlk önce, Önderlik sahasına Şam’a geçti. Şam’da bulunduğu dönemde eğitimlere katıldı, kendisini geliştirdi. Ailesi ile bağlarını koparmadı. Yazdığı mektuplarında tiyatro çalışmalarından, eğitimlerden ve ortak yaşamdan söz ediyordu. Özgürlük hareketinin insanı yeniden yaratma çabasını kendi yaşamında somutlaştırmaya çalışıyordu. Dağlar… Botan… Ülke… Onu çağırıyordu.
Botan’ın sarp dağları
Yoldaşlarının anlatımlarına göre ülkeye geçmek konusunda büyük bir ısrar gösteriyordu. Daha fazla sorumluluk almak istiyordu. Israrı zaferle sonuçlanmıştı ve sonunda yönünü Botan’a çevirdi. Orta Anadolu bozkırlarında başlayan yolculuk, Zagrosların ve Botan’ın sarp dağlarına ulaştı. Orada artık daha efsuni bir yaşam vardı. Dağların sertliği kadar sade, su kadar berrak ve yoldaşlık kadar sıcak bir yaşam… Ciwan, kısa sürede çevresinde sevilen ve saygı duyulan bir gerilla haline geldi. Onu tanıyan yoldaşları yıllar sonra bile aynı şeyleri anlatıyordu: temizliği, titizliği, cesareti, soğukkanlılığı, güvenilirliği, bağlılığı ve insanlara yaklaşımındaki incelik… En zor koşullarda bile düzenini koruyan, sorumluluklarından kaçmayan, arkadaşlarının ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarının önüne koyan bir kişilik. Belki de onu farklı kılan buydu. Savaşın ortasında bile insan kalabilmek… Silah taşıdığı kadar vicdan da taşıyabilmek… Dağlarda onunla kalan yoldaşları, “Onun gibi bir gerilla görmedik” derken yalnızca savaşçı yönünü anlatmıyordu. Aynı zamanda yaşamı örgütleme biçimini anlatıyordu. Temizliğiyle, disipliniyle, mütevazılığıyla, yoldaşlığıyla… Özgür yaşam anlayışını günlük hayatın en küçük ayrıntısına kadar taşımaya çalışıyordu.
Kahrolası 2 Temmuz!
Yakın akrabası Asaf Koçak, Madımak’ta bir 2 Temmuz günü yakılmıştı. Ciwan da 2 Temmuz 1998’de Hakkari’de gerçekleşen eylemde şehit düştüğünde henüz yirmili yaşlarının sonlarındaydı. Fakat bazı yaşamların uzunluğu yıllarla ölçülmez. Bıraktıkları etkiyle ölçülür. Şehadet haberi aileye hemen ulaşmadı. Savaşın en yoğun yıllarıydı. Bilgiler gecikiyor, yollar kapanıyor, haberler aylar sonra netleşebiliyordu. Şadiye ana tam bir yıl boyunca bekledi. Her kapı sesi bir umut oldu. Her telefon sesi yeni bir haber ihtimali… Her gelen misafir… Bir yıl sonra şehadet haberi ulaştığında bile bekleyiş sona ermedi. Çünkü Ciwan hevalin de, binlerce yoldaşı gibi hâlâ bir mezar yoktu. Bir annenin gidip sarılabileceği bir mezar taşı yoktu. Dokunabileceği belirli bir toprağı yoktu. Bu yüzden de yıllar boyunca her kapı sesi duyduğunda irkildi. Zilin sesini azaltmadı. Telefonun sesini kısmadı. Belki bir gün gelir diye… Bir haber iletir diye… O zamandan evde kalan bir kat pijama, bir iç çamaşırını hiç yıkamamış, oğlunun kokusu gitmesin diye. "Arada bir çıkarıp koklardım" diye konuşan Şadiye ana, "Ama şimdi kokusu da yok. O da gitti. Yirmi dokuz yıl geçti…”
Eğer kemiklerini bulursam…
Bir annenin evladının mezarını bilmemesi yalnızca kişisel bir acı değildir. Bu, aynı zamanda bir halkın hafızasında açılmış bir yaradır. Çünkü mezarsızlık yalnızca kaybı değil, tamamlanmamış vedayı da ifade eder. Aynı acı ve özlemi paylaşan Şenge ana, şöyle anlatıyor: “Bir gün Şadiye ana telefonla beni aradı. ‘Toplu mezar bulmuşlar, orada Levent de olabilir’ dedi. Adres vermişler. ‘Gideceğim, tespit edeceğim inşallah. Levent bulunmuş, DNA testi yapacağım’ dedi. ‘Eğer kemiklerini bulursam oğlumun, izin isteyeceğim. O kemiklerle bir gece beraber yatacağım’ dedi. Ben telefonda ağladım. Ama bulamadı. Kemiklerini de bulamadı… Derin bir sessizlik ve gözlerde yaşlar…”