Bu aralar "medeni ölüm"den söz ediyorlar. Medeni ölüm "bir başına, işsiz-iletişimsiz, ekmeksiz-sohbetsiz" bırakarak, modern hayatın gerektirdiği koşullarda(!) derin yalnızlık içinde ölüme terketme kararı alınanlara dair uydurulmuş bir kavram. Zihnin bedeni tükettiği ölme biçimidir "medeni ölüm".
Niye konuşuyoruz bu "medeni ölüm"ü? Niye şimdi acil ve kaçınılmaz kılınıyor? Edebiyata bulaşık bir yanı var mı? Herhangi bir yazar ya da şair, kurgusunun içinde anlatmış mı, bir kahramanın sözlerinden ya da yapıp ettiği bir şeyden ötürü medeni ölüme layık görülmesini? Sanmıyorum. Edebiyat kesilecek dala tutunmaz. O halde?
Sözün ölmesini isteyenlerin icadıdır "medeni ölüm". Öfkesini masumlara kusanlara tepki gösteren birinin sözüne kesik atmaktır. Yapılan hatanın ve genel değerlerin ötesine geçerek affedilemez sonuçlara sebep olanlara yükselen itirazın boğazlanmasıdır "medeni ölüm". Hakikati söyleyenlerin modern çağ kalıplarına göre cezalandırılmasıdır. Hayattan izole edilmesidir sözün.
Fakat bu layık görülen sözsüzleştirme, sessizleştirme biz gibi sıradan insanlar için değildir. Biz modern yöntemlere gerek duyulmadan doğrudan öldürülüyoruz zaten. Bizim ölümümüz sıradan ve kalabalık ve üstüste ve her gün ve durmaksızın olagelendir. "Neden öldürüyorsunuz, buna bir son verin, yaptığınız bir katliam" diyor bazıları katillere. Bu sesi çıkarma kabiliyetinde olanlara aydın, münevver, hak savunucusu deniyor. Medeni ölüme layık görülenler, sıradan vatandaşların ölümünü sorgulayanlardır. Vatandaş tek başına özgür konuşamaz, biliyorsunuz. Ama "medeni ölüm"lüler konuşur, kafa tutar, sorgular ve hesap ister ve adalete inanır. Açıksözlülüğün gereklerine inanır ve risk alır. İlahi sessizliğin bir halkasını kırar- ki kırmalıdır ve hedef olur.
"Masumları öldürmeyin. Çocukları öldürmeyin. Kadınları öldürmeyin. Yaşlıları öldürmeyin. Hayvanları öldürmeyin. Ağaçları kesmeyin. Suları kurutmayın. Hayatla savaşmayı durdurun" der. Ki demelidir. Der ve risk alır. Ölümü hak eder. Ama öyle dünyanın gözünün içine baka baka gelmeyecektir bu kurşun. Ekmek almak için koşan çocuk, 5. kattaki evinn mutfağında yemeğin pişip pişmediğini anlamak için tencerenin başında duran kadın, torunlarına bir parça bir şey bulmak umuduyla evinin bahçe kapısından kafasını hafif dışarı uzatan 70 yaşındaki adam, doğduğu günü kutsayan anne ve babasına henüz fazladan bir geçmiş armağan edemeyen 6 aylık bebek ya da daha "sana bir müjdem var, hamileyim" diyen genç kadın ve karnındaki bebek ya da balkonda delik deşik edilen 5 çocuk annesi ya da hiçbir zaman hangi öfkenin kurbanı olarak öldürüldüğünü ve sokağın ortasında cansız bedeninin neden günlerce bekletildiğini bilemeyecek olan kadın... Böyle olmayacak onların ölümü. O eskidendi, öyle bir kere de "küt" diye vurulmaları sokak ortasında... Şimdi sözün dilden, yürekten çekilmesinden söz ediyoruz. Ve bu ölümün gerekçesinin hakikati seslendirmek isteme gayretlerine verilen ceza olduğunu biliyoruz.
"Medeni ölüm"e layık görülenler önce işsiz, sonra evsiz, sonra arkadaşsız, sonra sözsüz bırakılarak, ağır ağır delirmesi beklenerek yok edilecek... Kör kuyularda merdivensiz bırakılacak, "af dilersen belki..." denerek, zaten şurada hazırdı denen sözlerden tıkılarak ağzına verilecek özgürlüğü... Sessizliğin suç olduğunu bilerek haykıranlara biçilen kaftandır "medeni ölüm" dedikleri. Vicdanın hakikat mücadelesine atılan tokattır. "Medeni ölüm"lü ilan edilenler, hakikati dillendirdikleri için öldürülecekler. Vicdanın sessizliğine karşı hakikati haykırmaları kimsenin işine gelmedi, gelmeyecek. Ama medeniyetin bir giyotine dönüşmesini engelleyebilir; hakikatin bize ait olduğunu, hakikati dillendirenlerin de biz olduğunu unutmadan haykırabiliriz hayata: Seni boğdurmayacağız ve yaşayacağız; tüm başıbozuk kelimeler ve o kelimelerden kurulan sakat saraya karşın...