Aylardır ortalıkta dolanan, kar toplu gibi yuvarlanarak büyütülen "Kürt süreci"nin "hayali" olduğunu söylemek de,"kişisellikte belalı" ama, gerçekti. Türk devleti kurnazlığının, "oyala ve içini oy" üzere, hedefe diktiği bir hayalet gerçeğiydi. Entrikalar gergefiydi, dokunan.
Nitekim, Türk Başbakanı, "süreç ha süreç" diyor, ardına sürecin hayali olduğunu, "müzakere yok, müzakere olmayınca, verilmiş bir söz, yol haritası da yok" sözleriyle Kürtlere hayal sattığını doğruluyordu.
Buna rağmen, televizyonlarda indi, bindi yapılıyor, süreç üzerine kurgulanan hayaller, gerçekmiş gibi sunuluyor, "barış ve kardeşlik geliyor"un umut demetleri ortalığa savruluyordu. "Sistemin dinamiğindeki entrikayı gör" diyenlere, "o barışa karşı" karası çalınıyordu.
Oysa, kan ve ölümün sesiyle konuşan, yayılmacılıkta olan ayağıyla bütün komşularıyla savaş halinde, içerideki farklılıkları düşman belleyip çocukları katleden, Roboskî katliamını yapan bir yapı sözkonusuydu. Alevileri kendine benzetmek için, dedelerini maaşa bağlayarak, Fethullah Gülen-İzzettin Doğan ikilisine havale eden, evlerinden çıkararak roman meselesine çözüm getiren, Kıbrıs meselesinde, urgana un sererek dünyayı bıktıran, bir entrika kumkuması…
Kürtlere sunulan da bu entrika çemberini döndür ve kandır taktiğiydi. Ama unutulan başka bir gerçek vardı: Kürtler entrika çemberinin ruhunu ezbere bilen, kollektif aklın örgütlülüğüyle kandırmaya gelmeyen bir güçtü.
Nitekim aylar boyu süren oyalamadan sonra, ta ilk adımından beri Kürt isyanının ikinci ismi olarak bilinen Cemil Bayık sonunda patladı. Türk devletinin, Kürt halkına karşı kandırma ile yol almaya çalıştığını söyleyen Bayık, devam ediyordu:
"Biz Türk devletine 1 Eylül'e kadar süre vermiştik. Şu ana kadar Türk devleti bir açıklama yapmış değil. Bunun anlamı sorunu çözmek istemeyişidir, savaşmak istemesidir. Biz buna karşı kendimizi savunacağız. Gerillayı durduruyoruz. "Eğer operasyon yapıldığını görürsek meşru müdafaa hakkımızı kullanacağız. Eğer savaşı yaymak isterlerse Kuzey'den çekilen grupları tekrar göndereceğiz."
Bayık’ın söyledikleri doğru, yaşanmış gerçekti. "Kandırma” entrikasıyla zaman kazanma ve huzur içinde bir seçim daha geçirme etrikası döndürenlerin, "iyi niyeti”ni gösteren tek bir emare, işaret yoktu.
Tam tersi, Türk devleti cephesinde, Kürt meselesini insani zeminde, barış yoluyla hal yoluna koyma yerine, savaş hazırlığı tam gazdı. Kürdistan’ın, neredeyse bütün hakim tepeleri birer şantiye, ha babam, de babam kale kışlalar inşa ediliyor, insansızlaştırma kampanyasının devamı olarak, ovaları, vadileri su altında bırakacak barajlar kuruluyordu. Gasp edilmiş köy, kasaba isimleri yasaklı, özgürleşmenin ise ismi yoktur.
Çözüme dair iyi niyete bakın ki, Kürtçe tabelalar indiriliyor, Kürt çocuklarının, okullarda "Türküm” diye bağırıp, varlıklarını Türk varlığına "armağan” eden yemin, sür-git oluyordu.
Kürtlerin, dilleriyle eğitim görmelerinin yasakta kilitlemesi, iktidar eliyle bir kere daha "dünya durdukça”ya evriliyordu.
"Silahı bırak, siyaset yapmaya bak” diyorlardı, ama aralarında Milletvekillerinin de bulunduğu çoğu seçilmiş sekiz bin Kürt, içeride esirdi. Sokağa çıkanın önünde, polis copu, panzeri ve zehirli gazlarla barikat kuruluyor, çocuklar öldürülüyor, sakat bırakılıyor, genç Kürtlerin tutuklanması, sürek avına dönüştürülüyordu.
İsyancılar ülkelerinden çekiliyor, Suriye Kürtlerinin yurdu, El Kaide’ye "vaaddedilmiş topraklar” olarak sunuluyor, işgal için baskın üstüne baskın düzenleniyor, katliamlar yapılıyordu.
Barbarca yakılarak, insanları sürülmüş, orada burada ekmeğe muhtaç edilmiş köylere dönüş yasak altındaydı. Somut örnek olarak, Yüksekova’nın Serpil köylüleri, 20 yıl sonra, o köyden olduklarını ispatlama şartıyla atalarının mezarını ziyaret etme izni koparabiliyorlardı.
Katledilmiş Kürt gençlerinin mezarları, helikopterli askeri taarruzla tahrip ediliyor, içindeki kemikler de (herhalde sevgiliye kolye bilezik yapılmak üzere) çalınıyordu. AKP düzeni derin devletinin organları, kendi vicdanlarının meşrebine uygun olarak, bu vandalca saldırıya, görülmemiş barbarlığa, kendilerine yakışan yalanla "mezarlarda silah vardı” örtüsü çekiyordu.
1990’larda devlet eliyle Hizbullah adıyla örgütlenen, Allahın adını bile ağızlarına alıp, "allahu ekber” naralarıyla şehir sokaklarında, satırla insan doğrayan, enseye tek kurşun sıkıp yollarına devam eden, kaçırdıklarını işkenceden sonra telle boğup, toplu mezarlara gömenler, hapisten çıkarılmakla da kalmadılar. Bu kez, "hayır kurumu” ve parti şeklinde AKP’ye hizmet verip, El Kaide’ye Kürt devşiriyor.
Kürdistan’a yaşatılmış barbarlık için, adalete erişip, herkesin hakkı herkese amacıyla, "hakikatleri araştırma komisyonu” kurulacaktı. Kürtlerin, devlet eliyle diri diri yakılması, çocukların, bebeklerin devlet kurşuna dizilmesi Türk basınında yer almasına, katiller konusunda tek adım atılmıyordu.
Kısacası süreç dedikleri, Bayık’ın ifadesiyle ”kandırmak”, bununla Kürt hareketini bitirerek Kürtlerin büyülü rüyasını söndürmekti. Ama oyun tutmadı. Kendi oyunlarıyla savruldular.
Birilerinin "çağ değişti, Kürtler büsbütün yenilenip, çağın özgürlük talepçileri oldular. Entrika, kandırmaca taklalarıyla bir yere varmak mümkün değil, hakikate gel” demesi gerekiyordu.
Cemil Bayık, bunu söyledi...
'Süreç'te savrulma
Nişangaha hayali bir nesne konmuş ve herkes olmayana bakarak "ah ne kadar da güzel" dediği bir yerde, biri çıkıp, "boşluğun neyi güzel" diyorsa, zoru seçmektir, bu. Kalabalıkların çırılçıplak ortalıkta dolaşan krala "Haşmetmap, elbiseniz çok şık" dediği yerde, sizin "Kral çıplak" demeniz belalıyı çekmek demektir.