1 Mayıs İşçilerin birlik, dayanışma ve mücadele günü olarak ilan edildiğinden beri anlamından hiçbir şey yitirmeden kutlanıyor.
Çalışanların fiilen 8 saatlik iş günü hakkını dahi yitirmiş olduğu, kazanılmış hakların geri alındığı ve güvencesizliğin hâkim kılındığı şartlarda tekrara düşme pahasına yazıya 1 Mayıs’ın nasıl 1 Mayıs olduğunu anarak başlamak istiyorum.
Bundan 130 yıl önce Şikago’da işçiler günde 12 saat, haftada 6 gün çalışmaktaydı. 1 Mayıs 1886’da Amerika İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun önderliğinde işçiler 8 saatlik iş günü için greve çıktılar. 500 bine yakın işçi o gün hayatı durdu. Siyah, beyaz, göçmen, yerli, kadın, erkek bütün işçiler grev ve eylemde ortak hareket ettiler. Böyle bir durum, yani ilk kez siyah ve beyaz işçilerin birlikte eylem yapması, ırkçılıktan kaynaklı ön yargıların kırılmasının işareti olarak görüldü.
Daha sonraki günler grevler artarak sürdü, McCormick adlı fabrikadan işten atılan işçiler de greve katılmıştı. McCormick patronunun grev kırıcıları işçilerin üzerine yollaması üzerine çatışmalar çıktı. Polisin işçilerin üzerine ateş açması sonucu 4 işçi yaşamını yitirdi, 10’un üstünde işçi yaralandı. Saldırıları protesto etmek isteyen işçiler Haymerket Meydanı’nda miting gerçekleştirdi, miting dağılırken nereden geldiği anlaşılmayan bir bomba patladı ve patlamada 7 polis yaşamını yitirdi. Patlamanın ardından, düzmece bir mahkemeyle bu olaydan sorumlu tutulan 7 işçi idam cezasına çarptırılıyor. İşçilerden 4’ü; August Spies, Albert Parsons, George Engel ve Adolph Fischer asılarak idam edildi.
Bu sürecin sonunda işçiler 8 saatlik iş günü hakkı için yürüttüğü mücadeleyi kazandı. Ve 1890’da II. Enternasyonal’in çağrısı ile 1 Mayıs, işçilerin, emekçilerin uluslararası birlik, mücadele ve dayanışma günü ilan edildi.
2016 1 Mayıs’ına gittiğimiz şu günlerde çalışma koşulları her bakımdan 130 yıl öncesini aratmayacak şekilde geri gitti. 1970’lerde başlayan neoliberal saldırılar karşısında kazanılmış haklar da kaybedilmeye başlandı. Aslında kaybedilen sadece haklar olmadı; emek, sermaye karşısında siyasi gücünü, örgütlülüğünü ve bununla beraber direngen konumunu da büyük ölçüde kaybetti.
İşçi sınıfının kapitalizme karşı yükselttiği mücadelenin kazanımı olan politik gücü nerdeyse kalmadı. Emekçiler kapitalizmin sömürüsüne karşı kolektif davranma becerisini büyük ölçüde yitirdi ve bir belli bir stratejiye de sahip değil.
Örneğin Türkiye’de son derece ciddi bir yaşam hakkı ihlaline dönüşen iş cinayetleri, işçilerin sistemli olarak sağlıklı ve güvenli olmayan çalışma koşullarına maruz kalması hak arayarak giderilebilecek bir sorun olmaktan çıktı. Çalışanlar aleyhine katılaşan, daha fazla otoriterleşen sisteme, sermaye lehine esnekleşip, güvencesizleşen statüye karşı duracak stratejilere ihtiyaç var.
Türkiye’de işsizlik oranının yüzde 11’in üstünde seyretmesi bu asimetrik gücü emek aleyhine yeniden üretiyor. İşçiler arasında işini kaybetme korkusu kötü şartlara boyun eğmeyi beraberinde getiriyor. TÜİK Ocak 2016 verilerine göre erkeklerin iş gücüne katılımı yüzde 70,8, kadınlarda bu oran sadece yüzde 31. Yani kadın çalışanlar çifte sömürüye uğrayan, ya da karşılıksız emek sarf eden görünmeyen üreticiler olarak bu hiyerarşide en aşağılarda olmaya devam ediyor. Bu piramidin daha da altında göçmen ve çocuk işçiler yerlerini alıyor. Artan çatışma ve savaşlar bedava emek deposu olarak görülen göçmen emeğini sermaye elinde önemli bir koza dönüştürüyor. Bu gidişata çözüm gücü olamadığından sendikaların krizi de büyüyor.
Evet, bu gün 130 yıl önceki yere, başladığımız yere fiilen dönmüş durumdayız. 1 Mayıs direnişine konu olan, uğrunda işçilerin öldüğü 8 saatlik iş günü fiilen uygulanamıyor. Günde 12 saat, haftada 6 gün kölelik koşullarında sömürü ancak işçilerin gücünü gösteremediği despotik bir iktidarla mümkün olabiliyor. Ancak sömürü sürdükçe sömürülenlerin, ezilenlerin direnişinin de bitmeyeceğini bilmeyecek ne var. Komünist Manifestodaki ünlü ifadeyle söylemek gerekirse "Şimdiye kadarki bütün toplumların tarihi, sınıf savaşımları tarihidir".
O savaş hep sürüyor. Şimdi 1 Mayıs’ta emeğin gücünü gösterme zamanı. 1 Mayıs 2016’ya giderken emek, barış, demokrasi mücadelesine baş koyanların yolu açık olsun.