Ülkemizde tarihi günler yaşanıyor. Savaş meydanlarındaki hesaplaşmanın sonuçları topluma taşıyor ve toplumumuz ilk defa bu denli umutlu olarak kendi temel sorunlarını ve çözüm yollarını tartışıyor. Bu bile çok ciddi bir yenilik ve gelişme anlamını taşıyor.

Nereden bakılırsa bakılsın, hemen herkeste gözle görülen bir umut var. Yüzler biraz da olsa gülüyor. İmralı’dan gelen çağrı ve PKK yönetiminin önce ateşkes, ardından da yaptığı geri çekilme ilanı toplumumuzda yeni bir umut ve beklenti yaratmış bulunuyor.
Dahası bu durum herkesi etkiliyor. Herkes bu sürecin içinde. Yetmişlik nineler, on yaşındaki çocuklar, tüm kadınlar ve erkekler, aydın, yazar ve sanatçılar, herkes hem bir şeyler soruyor ve hem de cevaplar veriyor. Yeni süreç ve yarattığı heyecan tüm toplumu kaplamış bulunuyor.
Tartışan sadece Türkiye mi? Hayır, tüm bölge ve dünya tartışıyor. Elbette bu tartışmalara dünyanın dört bir yanına dağılmış Türkiyeliler öncülük ediyor. Fakat devlet yönetimlerinden sivil toplum örgütlerine kadar dünyanın her yanında Türkiye tartışılıyor. Türkiye’nin Kürt sorununu çözebileceğine dair umutlar ifade ediliyor. Adeta Suriye ikinci planda kalmış, herkes Türkiye’yi konuşuyor.
Savaş olursa “Suriye’den önce İran vurulacak” denirdi. Siyasal süreç gelişince de Suriye’den önce Türkiye konuşuluyor. Demekki Suriye’de çözüm arayışı tekil olmuyor. Ancak bölgesel bir çözüm yaklaşımı Suriye sorunlarına çözüm getirebiliyor. Yoğunlaşan Türkiye tartışması, aynı zamanda yoğunlaşan Ortadoğu tartışması oluyor.
Bu büyük heyecan daha da ilerlerse belliki devrime dönüşecek. Bölgede yayılan tarihi bir demokratik devrim yaşanacak. Bir kültür devrimi, duygu devrimi, zihniyet devrimi, kadın devrimi, özgürlük ve birlik devrimi olacak. Bunlardan daha güzel ve anlamlı ne olabilir ki! Peki bu büyük heyecanın hiç olumsuzluğu yok mu? Sürece ters düşen kara lekeler ve hatalar hiç yaşanmıyor mu? Var elbette, böyle durumlar da yaşanıyor. Hiç bunlarsız yenilik ve güzellik olur mu?
Bu noktada belirtilebilecek birinci husus, tartışmaların üslûbu ve içeriğidir. Bu konularda önemli gelişmeler yaşansa da, ulaşılan düzey henüz çok yetersiz. Belkide sorunların büyüklüğü ve ağrılığı nedeniyle böyle. Ne yapalım, kendimizin yarattığı sorunlar bunlar. Nasıl bu kadar ağır sorun yaratmayı bilmişsek, onları çözecek büyüklük göstermeyi de bilmeliyiz.
Tartışma üslûbunda kısmi bir düzelme var. Fakat hala “terörden” ve “terör örgütünden” söz ediliyor. Bu sözler elbette ilgili güçleri duyarlı ve tepkili kılıyor. Hala üslûpta kırıcılık, kendini abartan, karşıtını küçümseyen, hatta hakaret eden yaklaşımlar görülüyor. Tabi bunların tümden aşılması ve düzeltilmesi gerekiyor.
Kuşkusuz üslûp bozukluklarının zihniyetle bağı var. Tekçi, şoven-milliyetçi ve egemen zihniyet en çok da kendini tartışmaların içeriğinde gösteriyor. Heyecan herkesi sarmış ama, birçok çevre süreci hala doğru ve tam tanımlayamıyor. Hangi sorununun çözümü için çalışıldığını açıkça ifade edemiyor. İçeriği yetersiz de olsa demokratikleşmeden yine de söz edilebiliyor. Fakat Kürt sorunu ve onun çözüm arayışı kaygısızca ve netçe ortaya konamıyor.
Bu durum ülkemizde kapitalist milliyetçi zihniyetin ne kadar güçlü olduğunu, Avrupa modernitesinin toplumumuzu ne kadar esir aldığını gösteriyor. Tabi iki yüz yıldır Avrupalılaşmak için çalışıyoruz. Kendimize ait ne varsa geri ve küçük görüp inkar ve reddediyoruz. Bunun zihniyet ve kültür üzerindeki etkileri çok fazla. Fakat bilmeliyiz ki, ondokuz ve yirminci yüzyıllarda bu durumun bir anlamı olsa da, yirmibirinci yüzyılda bir anlamı ve değeri yoktur. Ne acı değil mi? “Emperyalizm” diye diye emperyalistler gibi olmaya çalışmışız.
Şimdi bu konularda gerçek zihniyet ve kültür devrimlerine ihtiyaç var. Bunun başlangıcını da Kürtleri ve diğer kimlikleri kaygısız ve kayıtsız kabul etme oluşturur. Onun için biraz da cesarete, ciddiyete ve derin düşünmeye ihtiyaç vardır. Yoksa süreç bir heyecan olmaktan öteye gidemez.
Belirtilecek ikinci husus ise, CHP ile MHP’nin oynadığı uğursuz roldür. Tabi onlar da süreç dışı değildir, süreç onları da içine almıştır. Zaten yeni sürecin büyüklüğü burdan gelmektedir. Ama onlar sürecin karşıtı, engelleyeni konumundadır. Bu anlamda yeni sürecin uğursuz karşıtlarının da olduğu ortadadır. Yalnız nereden bakılırsa bakılsın, mevcut süreç karşıtlıklarının çok çirkin olduğundan başka bir şey görülmemektedir. Devlet Bahçeli’nin kibirli tehditleri Hitler’in üslûbuna ne kadar çok benzemektedir! Barış ve çözüm arayışlarına MHP sürülerinin saldırması ne kadar acı ve aynı zamanda gülünç olmaktadır!
Ya kendine CHP’li diyenlerin bayrak elde sokağa dökülmesi! Peki nerede CHP’nin sözde sosyal demokratlığı? AKP’ye koltuk değneği olsun diye genel başkan yapılan Kemal Kılıçdaroğlu’nun tutumu daha da anlaşılmaz. Hep tekrarladığı şu: “Masanın bir ucunda Abdullah Öcalan oturuyor”. Bu süreçle toplum “Apo’nun ağzına bakar hale getirilmiş”! Bunları Devlet Bahçeli söyleyince insan yine de dinleyebiliyor. Kemal Kılıçdaroğlu’nun MHP’liliği hiçbir yenilik içermiyor. Bir de bu zat sözde Kürt, sözde Dersimli! Geçen yüzyıllık egemen zihniyet ve siyasetin Kürtler için ne anlama geldiğini insan Kılıçdaroğlu’na bakarak çok net görebilir.
Masada Abdullah Öcalan da rahatlıkla oturabilir. Bir barış ve çözüm masası olacaksa mutlaka da oturacaktır. Çözümü Apo yaratıyorsa, elbette herkes O’nu dinleyecektir. Bunlarda anormal olan ne var? Bu kadar kıskanç olmaya ve bu nedenle ağzından çıkanı kulağı duymaz hale gelmeye ne gerek var? Kılıçdaroğlu var oldukça “Türk milleti” kavramını kimse yok edemezmiş! Kılıçdaroğlu acaba şunu hiç düşünüyor mu? Türklüğün Kılıçdaroğlu’na ihtiyacı var mı, yok mu? Kraldan daha çok kralcı kesilmeye hiç gerek yok. Bu ancak ne kadar köle ve asimilados olunduğunu gösterir. Bir şey daha. Mustafa Kemal’in şu sözünü de Kılıçdaroğlu iyi öğrenmeli ve hiç unutmamalıdır: Kendi milletine faydası olmayanın Türklüğe de faydası olmaz.
Bahçeli ve Kılıçdaroğlu’nun hezeyanlarına rağmen, süreç yine de umutla ilerlemektedir. Toplumu saran heyecan, bu hafta en çok işçi ve emekçilerde yaşanmaktadır. Sürecin yarattığı heyecan 1 Mayıs coşkusuyla birleşerek sel olup akmaktadır. Sürecin coşkusu en çok da 1 Mayıs heyecanında kendini göstermektedir.
İşçi ve emekçilerde görülen heyecan bunu ifade etmektedir. İşçi örgütlerinin ve tüm demokratik güçlerin çabası bunu yansıtmaktadır. Belliki bu 1 Mayıs çok daha umutlu ve görkemli kutlanacaktır. Tüm karşıtlara ve karamsarlara inat emekçi ruhu ülkeye umut yayacak, emekçi bayramı çözüm sürecini sahiplenecektir.
Emekçinin ruhu da tutumu da böyledir. O halde 1 Mayıs hak edenlere kutlu olsun!..