• Cumhuriyet'in ilanı üzerinden 103 yıl geçti. 1924 Anayasası ile birlikte İttihat ve Terakki'nin mirasını devralan Cumhuriyet, ret, inkar ve imha politikalarını devreye soktu.
  • Katliam, asimilasyon, demografik operasyonlar ve mülk gasplarında sınır tanımadı. 2000'lerden itibaren de İslamcı-Türkçü yönetimiyle Cumhuriyet, zulmünü sürdürüyor.

 

Türk halkının mevcut durumu ve siyasi öznelerin yaklaşımlarının; devletin güvenlik ve dışişleri gibi kurumlarının yapısının, demokratikleşmenin önündeki önemli engeller arasında yer aldığını belirten tarihçi Erdoğan Aydın, "Demokratik cumhuriyet formülü, Türkiye’ye uzatılmış bir ‘imdat’ simididir. Türkiye’nin temel sorunlarını çözebilecek, içeriği kapsamlı biçimde işlenmiş bir öneridir. Türkiye’de kimsenin dışlanmadığı, hiçbir kesimin ezilen bir konumda bırakılmadığı bir düzeni esas alıyor" dedi. 

Mustafa Kemal Atatürk'ün önderliğinde TBMM'nin 29 Ekim 1923'te Cumhuriyet'i ilan etmesinin üzerinden 103 yıl geçti. 1924 Anayasası ile birlikte İttihat ve Terakki'nin mirasını devralan Cumhuriyet, ret, inkar ve imha politikalarını devreye soktu; katliam, asimilasyon, demografik operasyonlar ve mülk gasplarında sınır tanımadı. 10 yılda bir tekrarlanan askeri darbelerin ardından Türk-İslam karakterini 2000'lerden itibaren İslamcı-Türkçü veçheye büründüren Cumhuriyet, hâlâ çoklu krizlerin ortasında demokratikleşmeye kapı açmayarak zulmünü sürdürüyor. Türk devletinin temel karakterlerinden ve yönetim ehliyetlerinden olan Kürt düşmanlığının sonucu 50 yıl süren savaşı bitirmek ve Cumhuriyet'i demokratikleştirerek herkesin devleti haline getirmek isteyen Rêber Apo, Barış ve Demokratik Toplum Süreci ile bunun adımlarını attı. İşte bu süreç kapsamında 13-14 Haziran’da İstanbul’da gerçekleştirilen “Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü” konferansının çağrıcılarından tarihçi Erdoğan Aydın, Türkiye Cumhuriyeti’nin 103. yılı dolayısıyla MA'dan Helin Özgün'ün sorularını yanıtladı. 

Cumhuriyet'in demokratikleşmesi

Cumhuriyet'in demokratikleşmesinin, devletin yurttaşların hakları karşısında sınırlandırılması ve belirleyici olanın devlet değil, halk olması anlamına geldiğini belirten Aydın, şunları söyledi: "Toplum farklı kimliklere ve sınıflara sahip insanlardan oluşuyorsa devletin yalnızca çoğunluğa dayanarak azınlıkları ezmemesi gerekir. Azınlıkların kendilerini koruyabilecekleri hak ve özgürlüklere sahip olması şarttır. Demokratik bir devletin kimsesizlerin kimsesi olması gerekir. Devletin, bütün milletlerin eşitliğinden, bütün inançların eşitliğinden yana olması gerekir. Demokrasinin asgari koşulu, halkın hak ve özgürlüklerinin güvence altına alınmasıdır. Seçim yapılması ve birden fazla partinin bulunması, tek başına demokrasinin var olduğu anlamına gelmez. Demokrasi, halkın gerçek anlamda egemen olduğu rejimin adıdır. Emekçilerin sermaye karşısında kendilerini savunabilmesi; topraksız ve yoksul köylülerin haklarını koruyabilmesi; Kürtlerin, Türklerin sahip olduğu haklardan eşit biçimde yararlanabilmesi; Alevilerin, Hristiyanların ve farklı inanç gruplarının eşit haklara sahip olması gerekir. Gerçek demokrasi, kimsenin dışlanmadığı, hiç kimsenin sistemin dışına itilmediği, herkesin hak ve güvencelere sahip olduğu, zenginliklerin ve hakların birlikte kullanıldığı bir rejimdir."

Kürtlerin barışının önemi

Kürdistan Özgürlük Hareketi'nin barışı, demokrasi ile birlikte tartışmasının çok kıymetli olduğunu vurgulayan Aydın şöyle devam etti: "Kürtlerden Türklere uzatılan bu ‘imdat simidi’, Türkiye’de herkesin haklarının güvence altına alındığı bir düzeni mümkün kılabilir. Türklerin de bu yaklaşımın değerini görmesi gerekir. Bu, yalnızca Kürtlerin değil, herkesin daha güvende yaşayabilmesinin yolunu açabilir. Barıştan söz ediyorsak demokrasiye, demokrasiden söz ediyorsak eşit yurttaşlığa, eşit yurttaşlıktan söz ediyorsak laikliğe ihtiyaç vardır. Demokrasinin temel kavramlarından biri yurttaşlıktır. Yurttaşlığın kul ya da teba olmaktan farkı; devletin değil, insanın ve insanın haklarının belirleyici olmasıdır. Türkiye’de demokrasiye duyulan ihtiyaç son derece büyük. Demokrasi, ekmek ve su kadar gerekli. Ülkenin mevcut koşulları demokratikleşmeyi zorlaştırıyor. Her şeyden önce halk, demokrasiye yabancılaştırılmış durumda. İnsanlar hakları için mücadele etmek yerine iktidardaki partiye yakınlaşarak, günlük ihtiyaçlarını karşılamaya çalışabiliyor. 

İnsanların iktidara bağımlılığı

Sosyal devletin bulunmadığı yerde gerçek demokrasinin kurulması da mümkün değil. Sosyal yardımların siyasal bağlılık yaratacak biçimde kullanılması, insanların iktidara bağımlı hale gelmesine yol açabiliyor. Milliyetçiliğin ve siyasal dinciliğin toplum üzerindeki etkisi de halkın demokrasiyi kavramasını ve demokrasi için mücadele etmesini zorlaştırıyor.

İktidar ve muhalefetin sorunları

Siyasal iktidar açısından baktığımızda hak ihlalleri, kayyım uygulamaları ve emekçilerin sendikalaşma, grev ve örgütlenme hakları önündeki engellerle karşılaşıyoruz. İktidar, demokratikleşmeye yönelik bir vizyon ortaya koyamadı.

Muhalefet açısından da sorunlar var. Demokrasiye en yakın olabilecek siyasi partiler dahi kendilerini Cumhuriyet'in kurucu ilkeleriyle sınırlandırabiliyor. Oysa kurucu ilkeleri antidemokratik özellikler taşıyor. Bu ilkeler üzerinden Türkiye’de kapsamlı bir demokrasi mücadelesi yürütmek mümkün değil.

Sosyalist kesimlerin içinde de ulusalcı anlayıştan kurtulamayan, Kürt sorununu kabul etmeyen veya bu sorunu demokrasi mücadelesinin önünde bir engel olarak gören yaklaşımlar bulunuyor. Oysa sosyalizm, başta ulusların kendi kaderini tayin hakkı olmak üzere bütün ulusların eşitliğini savunmayı gerektirir.

Dolayısıyla halkın mevcut durumu, siyasi öznelerin yaklaşımları ve devletin güvenlik, dışişleri gibi kurumlarının yapısı, demokratikleşmenin önündeki önemli engeller arasında yer alıyor. Zor bir dönemden geçiyoruz, ancak Türkiye’nin dünyada saygın bir konuma ulaşması ve bu ülkede yaşayan halkların haklarına kavuşması demokrasiyle mümkündür. Türkiye’deki demokratların mevcut durumu ciddiye alarak demokrasi mücadelesini yükseltmesi gerekiyor. Demokrasi, içinde bulunduğumuz koşullarda devrimsel nitelikte bir dönüşüm yaratabilecek değere sahiptir.

Demokratik cumhuriyet formülü

Demokratik cumhuriyet formülü, Türkiye’ye uzatılmış bir ‘imdat’ simididir. Türkiye’nin temel sorunlarını çözebilecek, içeriği kapsamlı biçimde işlenmiş bir öneridir. Abdullah Öcalan’ın ve Kürt siyasal hareketinin ortaya koyduğu ‘demokratik cumhuriyet’ perspektifi, Türkiye’de kimsenin dışlanmadığı, hiçbir kesimin ezilen bir konumda bırakılmadığı bir düzeni esas alıyor. Demokratik cumhuriyet, Hristiyanların Türklerle, Kürtlerin Türklerle, Alevilerin Sünnilerle eşit olduğu bir yurttaşlık anlayışını içeriyor. Bu fikriyat, kapitalist moderniteyi de reddederek demokratik bir modernleşme modeli öneriyor. Türk ve Kemalist modernleşmenin antidemokratik ve kapitalist niteliklerine karşı çoğulcu ve emek eksenli bir model geliştirmeyi amaçlıyor. Böylesine ağır koşullar altında yalnızca kendi hakları için mücadele etmekle yetinmeyip Türkiye’nin bütününe, emek eksenli ve mağdurları savunan bir perspektifle yaklaşmak, ülkenin geleceği açısından önemlidir.

Demokratik cumhuriyet ihtiyacının, emeğin ve diğer mağdur kesimlerin sorunlarını kapsayan bir yaklaşımla ele alınması, iktidar, muhalefet ve solun bir kesimi tarafından dahi risk olarak görülebiliyor. Bu nedenle birbirimizi ikna etme konusunda daha fazla çaba göstermemiz gerekiyor."

Konferanslar devam edecek

"Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü" konferanslarının İstanbul ve İzmir'de düzenlendiğini; Samsun’da ve Karadeniz’de yapılması planlanan çalışmalarla birlikte bu çabanın Türkiye’nin mümkün olduğunca çok kentinde devam edeceğini paylaşan Aydın, şöyle konuştu: "Dolayısıyla tamamlanmış bir süreçten değil, devam eden bir mücadeleden söz ediyoruz. Bu çalışmaların amacı barışı ve demokratik cumhuriyet fikrini toplumsallaştırmak, birbirini anlamakta zorlanan kesimleri bir araya getirmek ve onları bu dönüşümün gerekliliği konusunda ikna etmektir. Bugüne kadar yapılanlar yetersiz olsa da bu yönde bir iradenin ortaya konulması kıymetlidir. Bu iradeyi daha başarılı, etkili ve yaygın biçimde sürdürmek gerekiyor. Türkiye’de hangi kimlikten ya da sınıftan olursa olsun demokrasi savunucularının kendi dillerini ve yöntemlerini de sorgulaması gerekiyor. Şimdiye kadar yapılanlar elbette kıymetlidir ancak yapılması gerekenlerin yanında oldukça eksiktir. Bu bilinçle hareket etmemiz gerektiğini düşünüyorum." HABER MERKEZİ