Emperyalizmin kalem darbesiyle şekillenen sınırlar

Mark Sykes ve François Georges-Picot
Mark Sykes ve François Georges-Picot
  • Sykes-Picot anlaşması ile milyonlarca insanı, ticaret yollarını denetlemeyi ve doğal kaynakları sömürmeyi kolaylaştıracak şekilde çizilmiş yapay sınırlar içine hapsettiler. Bütün bunlar, bölgenin kendi toplumsal dinamikleri doğrultusunda devletleşmesinin ve kalıcı bir istikrar kurmasının önüne geçmek pahasına yapıldı.
  • Emperyal güçler, bölgenin tarihsel ve toplumsal gerçekleriyle örtüşmeyen devletler kurdu, meşruiyetleri sürekli tartışmalı, iktidarlarıysa son derece kırılgan yerel yöneticileri iş başına getirdi. Bu yöneticiler, iktidarlarını korumak ve sömürgeci efendilerinin talimatlarını yerine getirmek uğruna kendi halklarını baskı altında tutmaya hazırdı.
  • Yaygın biçimde kullanılan 'Ortadoğu' adı bile sömürgeci bakış açısının bir ürünüdür, bölgenin kendi coğrafi tasavvurundan doğmamıştır. Emperyalist nitelikteki bu terim, başlangıçta deniz stratejisine dayalı bir hesaplamayı ifade ederken, zamanla yaygın olarak benimsenen bir jeopolitik tanıma dönüştü.

M. Reza Behnam* - Çeviri: Yeni Özgür Politika

Levant’tan Basra Körfezi’ne uzanan topraklar, yüzyıllardır tuhaf bir kavramsal dönüşüme tabi tutuluyor. Batılı Şarkiyatçılığın, sömürgeci haritacılığın ve modern jeopolitik hesapların etkisiyle Batı Asya’nın dinamik ve çoğulcu toplumsal dokusu sistematik biçimde tek boyutlu bir karikatüre indirgeniyor. Bölge; şiddet, köhne köktencilik ve kurtarılmaya muhtaçlıkla özdeşleştiriliyor.

Bu çarpıtmalar, akademik alandaki basit başarısızlıklardan ibaret değil, tarihin sistematik biçimde silinmesine yol açıyor. Karmaşık toplumsal yapıların modernleşme süreçlerini kendi dinamikleri içinde şekillendirme kapasitesini yok sayan ve onları kendi tarihlerinin öznesi olmaktan çıkaran bu yanlış tasvirler, mevcut baskı düzenlerinin meşrulaştırılmasına hizmet ediyor.

Günümüz Arap Batı Asyası’nı gerçekten anlayabilmek için bölgenin siyasi sınırlarının ve güç ilişkilerinin büyük ölçüde emperyalizmin ürünü olduğunu kabul etmek gerekiyor. Bölge, bugün de 1916 tarihli sömürgeci Sykes-Picot düzeninin modern bir versiyonunun pençesinde. Yabancı eller tarafından çizilmiş yapay sınırlar, petrodolara bağımlı ekonomiler, dış güçleri memnun etmek ve içerideki muhalefeti bastırmak üzere tasarlanmış yönetim modelleri ve bu amaçlara hizmet etmek için iş başına getirilen yerel yöneticiler, söz konusu düzenin başlıca unsurlarını oluşturuyor.

François Georges-Picot/foto:Wikipedia

Sykes-Picot’nun jeopolitik tahribatı

İngiliz ve Fransız sömürgecileri Mark Sykes ile François Georges-Picot, bilinçli bir jeopolitik tahribat yoluyla Batı Asya’nın sistematik biçimde geri bırakılmasının önünü açtı. I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı topraklarını gizlice Avrupa devletlerinin nüfuz alanlarına bölerken bölgenin demografik yapısını, aşiret ilişkilerini ve ekonomik gerçeklerini bütünüyle göz ardı ettiler. Milyonlarca insanı, ticaret yollarını denetlemeyi ve doğal kaynakları sömürmeyi kolaylaştıracak şekilde çizilmiş yapay sınırlar içine hapsettiler. Bütün bunlar, bölgenin kendi toplumsal dinamikleri doğrultusunda devletleşmesinin ve kalıcı bir istikrar kurmasının önüne geçmek pahasına yapıldı.

Londra ve Paris’in sanayi ihtiyaçlarını karşılamak ve bölge üzerindeki denetimlerini sürdürmek isteyen bu dış güçler, yerel halkların bağımsızlık girişimlerini engelledi, mezhepsel ve dinsel ayrılıkları birer silaha dönüştürdü. Sonuçta, koca toplumlar parçalanmış ve kaynakları dışarıya aktarılmak üzere sömürülen himaye bölgelerine indirgendi.

Sykes-Picot Anlaşması ve onu izleyen benzer anlaşmalar, bölgenin haritasını yeniden çizmekle kalmadı, onu kalıcı bir istikrarsızlık döngüsüne de mahkum etti. Emperyal güçler, bölgenin tarihsel ve toplumsal gerçekleriyle örtüşmeyen devletler kurdu; meşruiyetleri sürekli tartışmalı, iktidarlarıysa son derece kırılgan yerel yöneticileri iş başına getirdi. Bu yöneticiler, iktidarlarını korumak ve sömürgeci efendilerinin talimatlarını yerine getirmek uğruna kendi halklarını baskı altında tutmaya hazırdı. Böylece bölge halkları, sonuçları bugün de hissedilen ve bölgenin siyasi yapısının temelini derinden etkileyen ağır bir mirasla baş başa bırakıldı.

Mark Sykes/foto:Wikipedia

Sömürgeci bakış açısı

Yaygın biçimde kullanılan “Ortadoğu” adı bile sömürgeci bakış açısının bir ürünüdür; bölgenin kendi coğrafi tasavvurundan doğmamıştır. Emperyalist nitelikteki bu terim, 1850’lerde Britanya Hindistan Ofisi’nde ortaya çıktı. 1902’de Amerikalı deniz stratejisti Alfred Thayer Mahan’ın Basra Körfezi çevresini Yakın Doğu ile Uzak Doğu arasında bir ara bölge olarak tanımlamak için bu ifadeyi kullanmasıyla daha geniş çevrelerin dikkatini çekti.

Avrupa merkezli bu adlandırma, II. Dünya Savaşı sırasında Britanya Silahlı Kuvvetleri’nin Kahire’de Orta Doğu Komutanlığı’nı kurmasının ardından resmi kullanıma girdi. 1950’lerde ABD de terimi resmi dış politika söylemine dahil etti. Böylece başlangıçta deniz stratejisine dayalı bir hesaplamayı ifade eden kavram, zamanla yaygın biçimde benimsenen bir jeopolitik tanıma dönüştü.

Bir haritada çizilmiş sınırların ötesinde, emperyalizmin mirası varlığını bugün de sürdürüyor. Bunun en açık göstergelerinden biri, bir asırdan uzun süre önce çizilen sınırların günümüzde nasıl algılandığı ve yorumlandığıdır.

Bu devletlerde şiddet patlak verdiğinde Batı söylemi, alışıldık özcü kalıplara başvurur. Çatışmaların gerçek nedenlerini araştırmak yerine istikrarsızlığı “kadim etnik, aşiretsel ya da dinsel düşmanlıklara” veya “yönetme konusundaki doğuştan gelen bir yetersizliğe” bağlar.

İndirgemeci klişeler

Bu indirgemeci klişeler, sömürgeci güçleri tarihsel sorumluluklarından azade kılan kullanışlı kurgulardır. Kaynaklar üzerinde hakimiyet kurmak ve jeopolitik denetim sağlamak isteyen dış güçlerin günümüzün otoriter rejimlerini, mezhep çatışmalarını ve dini hizipleri nasıl sistemli biçimde şekillendirdiğini, silahlandırdığını ve manipüle ettiğini, devletlerin çöküşünde nasıl rol oynadığını gözlerden saklar.

Filistin asıllı Amerikalı düşünür Edward Said, Şarkiyatçılık üzerine kaleme aldığı çığır açıcı eleştirisinde, Batı akademisinin, edebiyatının ve medyasının nasıl yapay bir ikilik inşa ettiğini ortaya koydu. Bu anlatıda Batı akılcı, mantıklı ve ilerici olarak sunulurken Doğu duygularıyla hareket eden, değişime kapalı ve despotik bir dünya olarak resmediliyordu.

Bu anlayışta Batı Asya halklarına, kendi özgürleşme mücadelelerini yürüten, ekonomik geleceklerini belirlemeye çalışan veya toplumsal reform talep eden tarihsel özneler olarak neredeyse hiç yer verilmez. Bunun yerine insanlar, indirgemeci kalıplara sıkıştırılır.

Fanatik, kurban ve egzotik kalıplar

Bu kalıpların başlıcaları şunlardır:

Fanatik: Yalnızca kadim husumetlerin veya dini dogmaların peşinden sürüklenen, maddi koşullardan, siyasi gerçeklerden ve ekonomik çıkarlardan kopuk kişi.

Kurban: Edilgen ve çaresiz, Batı müdahalesini, insani yardımı ya da dışarıdan gelecek bir demokratikleşme hamlesini sürekli bekleyen kişi.

Egzotik bir dekor unsuru: Geçmişte kalmış bir çağın estetikleştirilmiş kalıntısı, günümüzün siyasi bilincinden ve toplumsal gerçekliğinden yoksunmuş gibi sunulan kişi.

foto:Wikipedia

Hak arayışları

Bölgede özgürlük ve hak arayışına dayalı ayaklanmalar yaşandığında Batılı yorumcular, sıradan insanların onurlu bir yaşam, emek hakları ve demokratik hesap verebilirlik talep etmesine çoğu zaman şaşırır. Sanki yurttaşlık bilinci ve demokratik talepler yalnızca Batı’ya özgüymüş gibi davranırlar. Buna karşılık, bu hareketler Batı’nın desteklediği otoriter yöneticiler tarafından bastırıldığında, yaşananlar sıklıkla bölge halklarının “zorbalığa kültürel yatkınlığı” ile açıklanmaya çalışılır.

Emperyalist tarih yazımı, kuşaklar boyunca bölgeyi yalnızca bir kaynak deposu olarak gördü ve ona bu gözle yaklaştı: Önce baharatları ve ticaret yolları, ardından petrolü için; her dönemde de stratejik bir satranç tahtası ve ele geçirilmesi gereken bir jeopolitik ganimet olarak. Bu yaklaşım, bölgenin bir zamanlar önemli bir bilim ve düşünce merkezi olma niteliğini, toplumsal gelişim tarihini ve kültürel zenginliğini bütünüyle göz ardı etti.

Avrupa merkezli tarih anlatısı

Avrupa merkezli tarih anlatısı, modern dünyanın şekillenmesinde bölgenin oynadığı belirleyici rolü de sistematik biçimde görünmez kılıyor. Bölgenin bilim, tıp, hukuk, yönetim düşüncesi, edebiyat ve felsefe alanlarındaki katkıları, dar ve Avrupa merkezli bir ilerleme anlatısına uydurulmak üzere önemsizleştiriliyor ya da üzeri örtülüyor.

Üstelik günümüzde dış müdahalelere ve yerel otoriter yönetimlere karşı verilen mücadeleler de sıklıkla “Batı karşıtlığı” olarak nitelendiriliyor. Oysa söz konusu mücadelelerin özünde egemenlik, kişinin kendi bedeni ve yaşamı üzerinde söz sahibi olması, ayrıca hem dış güçlerin hem de içerideki iktidar sahiplerinin sömürü ve tahakkümüne karşı adalet arayışı yatıyor.

Batı Asya’yı gerçekten anlayıp takdir edebilmek, emperyalist tarihin ürettiği kullanışlı mitleri yıkmayı gerektirir. Bunun için bölgenin şairlerini, düşünürlerini, işçilerini, öğrencilerini ve devrimcilerini kendi sesleriyle dinlemek, kendilerini nasıl ifade ettiklerini ve dünyayı nasıl anlamlandırdıklarını ciddiye almak gerekir. Sonuçta bölgenin mücadelelerinin kültürel kusurlardan değil, dış güçlerin bilinçli müdahaleleriyle açılan yaralardan kaynaklandığını kabul etmek zorundayız. Yüzyıllar boyunca süren çarpıtmaların altında, insan onuruna ve direnişe dayanan köklü bir tarih yatıyor.

Sömürgeci kibir, bölgeyi yapısal bir siyasi çıkmaza hapsetti. Bu miras, yerel ekonomik bağımsızlığın önünü keserek kurumsal çürümeye, süreğen istikrarsızlığa ve bölgenin bir türlü aşmasına izin verilmeyen bir yönetim krizine yol açtı.

Bu emperyalist çerçeveden kurtulabilmek için Arap devletlerinin ABD'ye ve diğer Batılı güçlere olan yapısal ve askeri bağımlılıklarını sona erdirmeleri gerekiyor.

foto:Wikipedia

Sömürgecilikten arınma…

Bu düzeni ortadan kaldırmak, rantiyeci yönetim anlayışından liyakate dayalı, bilgi temelli ekonomilere geçişi sağlayacak köklü bir zihniyet değişimini gerektiriyor. Rantiyeci düzende devletin meşruiyeti, yönetime bağlılık ve itaat, yurttaşların vergileriyle sağlanan kamusal kaynaklara ve demokratik temsile değil, petrol gelirlerinin dağıtımına dayanır. Başka bir deyişle, yurttaşlarla devlet arasındaki ilişki haklar ve hesap verebilirlik üzerinden değil, ekonomik ayrıcalıklar ve bağımlılık üzerinden kurulur.

Bölgede kalıcı istikrarın sağlanabilmesi için liderlerin mezhep temelli ayrışmaları ve Batılı güçlerin yönlendirdiği vekâlet savaşlarını aşmaları, bölge içi ticaretin önündeki korumacı engelleri kaldırmaları ve otoriter liderlerin kişisel iktidarına değil, hukukun üstünlüğüne dayanan kurumlar oluşturmaları gerekiyor.

Gerçek anlamda sömürgecilikten arınma, yeni bir kurtarıcının ortaya çıkmasıyla ya da Batı ittifaklarının değişmesiyle gerçekleşmeyecek. Egemenliğin kazanılması, bölgenin kendi içinde köklü bir dönüşüm geçirmesini gerektiriyor: Ekonomik bağımsızlığın öncelik kazanması, insan kaynağına hidrokarbonlardan daha fazla değer verilmesi ve bölgenin kendi toplumsal koşullarına ve ihtiyaçlarına dayanan bir yönetim sistemi kurması gerekiyor.

* M. Reza Behnam, Batı Asya üzerine yoğunlaşan karşılaştırmalı siyaset alanında uzman bir siyaset bilimcidir. Utah Üniversitesi Yayınevi tarafından yayımlanan ve hâlen basımı süren Cultural Foundations of Iranian Politics (İran Siyasetinin Kültürel Temelleri) adlı kitabı, Choice dergisi tarafından 1987–1988 döneminin Öne Çıkan Akademik Kitabı olarak seçilmiştir.

Kaynak: Znetwork

Kaynak link: https://znetwork.org/znetarticle/the-imperial-pen-geopolitical-vandalism-in-west-asia/

Paylaş X Facebook LinkedIn WhatsApp