- Almanya’da insanlar kendilerini tehdit altında hissettiklerinde 110’u arıyor. Konferansın adında 110 sayısının kullanılması çarpıcı bir çelişkiye işaret ediyor: Ya insanın korunmak için başvurduğu kurumun kendisi bir tehdit kaynağına dönüşürse?
- 2000’de İstanbul’da gözaltında cinsel taciz ve tecavüze karşı yürüttüğümüz mücadeleden bugüne uzanan çizgi, bir gerçeği hatırlatıyor: Kadınların seslerini duyurması kadar, o sesin karşılık bulacağı bir adalet düzeninin kurulması da gerekiyor.
HÜLYA İMAK*
Cinsel şiddete karşı mücadele, devlet şiddeti ve enternasyonal dayanışmanın bugünkü anlamı Berlin’de ZORA Genç Kadın Örgütü ile Tutsakların Sesi Platformu’nun (TSP) birlikte düzenlediği 2. “Sessizliği Kırmak İçin 110 Neden” konferansını izlerken yalnızca farklı ülkelerden kadınların tanıklıklarını dinlemedim. Zihnim yıllar öncesine, İstanbul’a ve 2000’de Emekçi Kadınlar Birliği öncülüğünde yapılan, sözcülüğünü üstlendiğim Gözaltında Cinsel Taciz ve Tecavüze Hayır Girişimi’nin çalışmalarına gitti.
O günlerde kadınlar, gözaltında maruz kaldıkları cinsel tacizi ve tecavüzü anlatabilmek, yaşadıklarını görünür kılmak ve sorumluların cezasız kalmasını engellemek için mücadele ediyordu. Bugün Berlin’de benzer deneyimlerin ve adalet taleplerinin yeniden dile getirildiğini görmek, geçmişle bugün arasında güçlü bir bağ kurmama neden oldu.
Aradan geçen yıllarda kadınların mücadelesi büyüdü, deneyimler paylaşıldı ve uluslararası dayanışma güçlendi. Ancak Berlin’deki tanıklıklar, temel bir sorunun hâlâ yanıt beklediğini gösteriyordu: İnsanları korumakla yükümlü kurumların mensupları şiddet uygulamakla suçlandığında kadınlar nasıl korunacak, adalet nasıl sağlanacak?
‘110’ neden bir protestonun adı?
Almanya’da 110, polise ulaşmak için kullanılan acil çağrı numarası. İnsanlar kendilerini tehdit altında hissettiklerinde bu numarayı arıyor. Konferansın adında 110 sayısının kullanılması çarpıcı bir çelişkiye işaret ediyor: Ya insanın korunmak için başvurduğu kurumun kendisi bir tehdit kaynağına dönüşürse?
Konferansta kadınların, LGBTİ+ bireylerin ve göçmenlerin polisle karşı karşıya kaldıklarında yaşadıklarına ilişkin tanıklıklar paylaşıldı. Cinsiyetçi sözler, bedene yönelik müdahaleler, tehditler, aşağılayıcı muameleler ve çıplak arama uygulamaları anlatıldı. Berlin’de 11 kişinin polis şiddetine ilişkin deneyimlerini açıklaması, meselenin münferit birkaç olayla sınırlı olmadığını ortaya koydu.
Koruması gerekenler şiddet uyguladığında
Filistinli tutsaklarla dayanışma örgütü 3EZWA’nın temsilcisi, Filistin’le dayanışma eylemlerinde gözaltına alınan kadınların yaşadıklarını aktardı. Anlatımına göre polisler bazı kadınların başörtülerini çıkarmış, cinsiyetçi sözlerle tacizde bulunmuş ve bedenlerine yönelik müdahaleler gerçekleştirmişti. Bu olayların gazeteciler tarafından fotoğraflarla belgelendiği de belirtildi.
İsrailli gazeteci Noa Avisgah Schnall ise Filistin Özgürlük Filosu’ndaki deneyimlerinden hareketle Filistinli tutsaklara yönelik cinsel şiddet iddialarına ve cezasızlık sorununa dikkat çekti. Bu tanıklıklar, savaşın ve işgalin yalnızca cephede yaşanmadığını; bedenler, kimlikler ve insan onuru üzerinde de tahakküm kurulduğunu hatırlatıyordu.
Konferansta öne çıkan talep, yaşananların anlatılmasıyla yetinilmemesi; etkili soruşturmaların yürütülmesi, mağdurların korunması ve sorumluların hesap vermesini sağlayacak mekanizmaların kurulmasıydı. Güvenlik adına kullanılan yetkiler denetlenmediğinde, insanları koruması gereken kurumlar korkunun kaynağına dönüşebilir.
İstanbul’dan Berlin’e uzanan hafıza
2000’de İstanbul’da gözaltında cinsel taciz ve tecavüze karşı mücadele yürütürken kadınların yaşadıklarını anlatabilmelerinin ne kadar zor olduğunu biliyorduk. Bir yandan uğradıkları şiddetin ağırlığıyla baş etmeye çalışıyor, diğer yandan anlattıklarının sorgulanması, inkâr edilmesi ya da kendilerinin suçlanması ihtimaliyle karşı karşıya kalıyorlardı.
Mücadelemiz yalnızca yaşananları kamuoyuna duyurmakla sınırlı değildi. Kadınların yalnız olmadıklarını hissetmeleri, seslerinin duyulması ve adalet arayışlarının ortak bir sorumluluğa dönüşmesi de önemliydi. Berlin’de farklı ülkelerden kadınların kendi deneyimlerini anlatmasını dinlerken, yıllar önce kurulan dayanışmanın anlamını yeniden düşündüm.
Elbette Türkiye’deki deneyimlerle Almanya’daki veya başka ülkelerdeki bütün deneyimler aynı değil. Her ülkenin siyasal koşulları, hukuk sistemi ve mücadele dinamikleri farklı. Ancak kadınların bedenleri üzerinde kurulan denetim, cinsel şiddet iddiaları, devletin zor kullanma yetkisi ve cezasızlık, sınırların ötesinde ortak bir tartışma alanı yaratıyor.
Cezasızlık sınır tanımıyor, dayanışma da tanımamalı
BASK Ülkesi’nden aktivist Nekane Txapartegi’nin konferansta söylediği sözler bu ortaklığı çarpıcı biçimde ifade ediyordu: “Ben işgal edilmiş bir ülkede doğdum. Sadece ülkemiz değil, bedenlerimiz de işgal edildi.”
Txapartegi, kadınların maruz kaldığı cinsel işkencenin uzun süre konuşulmadığını, yaşananların kurumlar tarafından meşrulaştırıldığını ve cezasız kaldığını anlattı. Onun sözleri, devlet şiddetinin kadınların bedenleri ve halkların özgürlük mücadeleleri üzerindeki etkisini ortaya koyuyordu.
Türkiye’den Kürdistan’a, BASK Ülkesi’nden Filipinler’e ve İran’a uzanan deneyimler birbirinin aynısı değil. Ancak işgal, militarizm, cinsel şiddet ve polis baskısının farklı biçimlerde kadınların özgürlüğünü ve toplumların kendi geleceklerini belirleme hakkını nasıl sınırladığı üzerine birlikte düşünmek zorundayız.
Demokrasi iddiası nerede sınanıyor?
Avrupa, insan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğü konusunda güçlü bir iddiaya sahip. Ancak bu iddianın gerçek karşılığı yalnızca başka ülkelerdeki ihlallere gösterilen tepkilerle ölçülemez. İnsan haklarının kendi sınırlarında, karakollarında, gözaltı merkezlerinde ve sokaklarında ne ölçüde korunduğuna da bakmak gerekir.
Konferansta Almanya’da faşizme karşı mücadele edenlerin polis müdahaleleriyle karşılaştığı da anlatıldı. Nürnberg Mağdurlar Çevresi temsilcisi, faşist eylemlere karşı protesto düzenleyen antifaşistlerin polis şiddetine maruz kaldığını, kendisinin de bir eylem öncesinde gözaltına alındığını ve çıplak aramaya maruz bırakıldığını söyledi. Bu tanıklık, ırkçılığa ve faşizme karşı çıkanların hedef hâline gelmesinin demokratik hakların kâğıt üzerinde tanınmasıyla açıklanamayacağını gösteriyordu.
Benzer bir çelişki, Kürtlerin yas tutma ve yakınlarını anma hakkına yönelik müdahalelerde de karşımıza çıkıyor. Almanya’da Kürt ailelerinin kaybettikleri yakınlarını anmak ve taziyelerini paylaşmak için bir araya geldikleri etkinliklere polisin müdahale etmesi, temel hakların ne ölçüde korunduğunu sorgulatıyor. İnsanların kaybettikleri yakınlarını anması ve acılarını paylaşması, demokratik bir toplumda korunması gereken insani haklardandır.
Avrupa’nın sınırlarında sertleşen göç politikaları da bu tartışmanın dışında değil. Göçmenler ve mülteciler çoğu zaman güvenlik meselesi olarak ele alınırken yaşadıkları şiddet ve korunma ihtiyaçları geri plana itilebiliyor. Oysa savaş karşıtı bir eyleme katılmak, başka bir halkla dayanışma veya devlet politikalarını eleştirmek hiç kimseyi şiddete açık hâle getirmez.
Filistin’le dayanışma amacıyla bölgeye giden Alman gazeteci ve insan hakları aktivisti Anna Liedtke, İsrail’de tutulduğu hapishanede cinsel şiddete maruz kaldığını açıkladı; Rojava’yla dayanışma amacıyla Türkiye’ye giden sosyalist aktivist Paula Maya da geri gönderme merkezinde tecavüze uğradığını belirterek hukuki sürecin başlatılmasına konu olan bir iddiayı kamuoyuna taşıdı.
Beden üzerindeki denetim ve cezasızlık
Berlin’de tartışılan çıplak arama uygulamaları, beden üzerinden kurulan baskının başka bir boyutunu ortaya koyuyordu. Güvenlik gerekçesiyle yapılan aramalar zamanla olağan bir prosedür gibi sunulabiliyor. Oysa kişinin bedenine yönelik mahrem bir müdahalenin hangi koşullarda ve nasıl gerçekleştirildiği son derece önemlidir. Güvenlik ihtiyacı, insan onurunu ve beden dokunulmazlığını ihlal eden her uygulamayı kendiliğinden meşru hâle getirmez.
Suriye’de Alevi kadınların kaybolduğu, kaçırıldığı ve cinsel şiddete maruz bırakıldığı yönündeki ağır iddialar da bağımsız biçimde araştırılmalı; kayıp kadınların akıbeti açıklığa kavuşturulmalıdır.
Öz savunmayı yalnızca fiziksel bir karşılık verme biçimine indirgememek gerekir. Kadınların birbirini koruyabildiği dayanışma ağları, kayıpları izleyen komiteler, hukuki destek mekanizmaları ve yerel örgütlenmeler de öz savunmanın parçalarıdır. İnsanların kendi yaşamlarını ve haklarını koruyabilecekleri kolektif mekanizmalar oluşturması, şiddet ve cezasızlık karşısında yaşamsal önem taşır.
Aşırı sağ, savaş ve militarizm
Bugün yaşananları münferit olaylar üzerinden değerlendiremeyiz. Aşırı sağın yükselişini, göçmen karşıtlığını ve militarist politikaların güçlenmesini de hesaba katmalıyız.
Trumpizmle özdeşleşen siyasal eğilimlerin güç kazanması ve Avrupa’da aşırı sağın yayılması, toplumların giderek daha fazla güvenlik söylemi üzerinden şekillendirildiği bir ortam yaratıyor. Göçmenler, mülteciler ve siyasal muhalifler tehdit olarak gösterilirken devletin zor kullanma yetkisi genişletilebiliyor; demokratik haklarını kullananlar kriminalize edilebiliyor.
Her ülkede farklı biçimler alan bu gelişmelerin ortak tehlikesi, Fransa’da olduğu gibi toplumsal sorunların kaynağı olarak ezilen kesimlerin gösterilmesi ve güvenliğin özgürlüğü sınırlayan politikaların gerekçesine dönüştürülmesidir. Savaş ve militarizm güçlendikçe cinsel şiddet de korkutmanın, cezalandırmanın ve toplulukları sindirmenin aracına dönüşebiliyor. Bu nedenle cinsiyetçi polis şiddetini yalnızca bireysel davranışlarla açıklamak eksik kalır. Siyasal iklim, kurumsal denetim ve cezasızlık da bu tartışmanın parçasıdır. Hukukun üstünlüğü, devletin ve onun adına hareket eden görevlilerin de hukuka bağlı olmasıyla mümkündür.
Dayanışmadan ortak mücadeleye
Berlin konferansının asıl anlamı, farklı ülkelerden kadınların bir araya gelmiş olmasıyla sınırlı değildi. Asıl mesele, bu buluşmanın kalıcı bir dayanışma ve ortak mücadele hattına dönüşüp dönüşemeyeceğiydi. Farklı coğrafyalardan gelen tanıklıklar, kadınların yaşadığı şiddetin birbirinden bağımsız olaylar olarak ele alınamayacağını gösteriyordu. Ortaklıkları görmek, bütün deneyimleri aynılaştırmak anlamına gelmemeli. Her toplumun kendi koşullarını ve mücadele biçimlerini dikkate alırken birbirimizden öğrenmenin yollarını bulmalıyız.
Uluslararası dayanışma yalnızca açıklamalarla sınırlı kalmamalı; hukuki destek, bağımsız izleme, belgeleme, kamuoyu oluşturma ve mağdurların güvenliğini sağlama çalışmalarını da kapsamalıdır. Cinsel şiddet iddiaları nerede ortaya çıkarsa çıksın, mağdurların korunması ve sorumluların hesap vermesi için ortak mekanizmalar geliştirilmelidir.
Devletler savaşlara hazırlanırken, sınırları sertleştirirken ve güvenlik aygıtlarını güçlendirirken ezilenlerin de kendi yaşamlarını ve haklarını savunabilecekleri kolektif mekanizmalar kurması gerekiyor. Bu örgütlenmeler yalnızca bir saldırı yaşandığında harekete geçen geçici dayanışmalar olarak kalmamalı; bugünden kurulmalı ve kalıcı hâle getirilmelidir.
İstanbul’dan Berlin’e: Soru hâlâ aynı
2000 yılında İstanbul’da gözaltında cinsel taciz ve tecavüze karşı mücadele ederken temel bir talebimiz vardı: Kadınların yaşadıkları şiddet görünür olsun, sesleri duyulsun ve adalet sağlansın.
Bugün Berlin’de, Avrupa’nın merkezinde, kadınların benzer taleplerle bir araya gelmesi bu mücadelenin henüz tamamlanmadığını gösteriyor. İstanbul’dan Berlin’e, BASK Ülkesi’nden Kürdistan’a, Filipinler’den İran’a ve Suriye’ye uzanan deneyimler, kadınların yaşadıkları şiddeti anlatmalarının toplumsal değişimin başlangıcı olabileceğini hatırlatıyor. Hiçbir kadın sesini duyurabilmek için tek başına mücadele etmek zorunda kalmamalı; hiçbir kayıp kadının akıbeti siyasi hesapların gölgesinde unutulmamalıdır.
Mesele yalnızca kadınların sesini duyurması değil, o sesin karşılık bulacağı bir adalet düzeninin kurulmasıdır. Bu nedenle 2000 yılında İstanbul’da sorduğumuz soruyu bugün Berlin’de yeniden sormak gerekiyor:
Aradan geçen bunca yıldan sonra kadınların hâlâ aynı şiddete karşı mücadele etmek zorunda kalmaması için ne yapıyoruz?
Bu sorunun yanıtı yalnızca konferanslarda, bildirilerde veya dayanışma açıklamalarında bulunmayacak. Yanıt; mağdurların yalnız bırakılmadığı soruşturmalarda, devlet görevlilerinin hesap verdiği bir hukuk düzeninde, kayıp kadınları arayan dayanışma ağlarında ve faşizme karşı birlikte kurulan örgütlü direnişte ortaya çıkacak.
İstanbul’dan Berlin’e uzanan çizgi, yalnızca geçmişin hafızası değil, bugünün sorumluluğudur: Sessizliği kırmak, tanıklıkları ortaklaştırmak ve dayanışmayı kalıcı bir güce dönüştürmek.
Çünkü kadınların özgürlüğü devletlerin iyi niyetine bırakılamayacak kadar yaşamsaldır. Adalet, kadınların seslerinin duyulduğu, haklarının korunduğu ve mücadelelerinin ortak bir sorumluluğa dönüştüğü yerde gerçek bir güvenceye dönüşebilir.
* Gazeteci / Aktivist