• Jineoloji Konferansı, derin tartışmaları ve enternasyonal dayanışma ruhuyla unutulmaz bir deneyimdi. Konferans, yalnızca kadınların ortak mücadelesine değil, kişisel yüzleşmelere, bilginin nasıl üretileceğine ve kadınların kendi tarihlerini nasıl yazacağına dair sorulara da kapı araladı.
  • 149 kadın, beş çocuk ve bir bebek… Farklı dillerin, deneyimlerin buluştuğu Jineoloji Konferansı, yasaklara ve kapatmalara inat, her kadının kendi kimliğiyle ve güzelliğiyle var olduğu bir buluşma oldu. Kadınlar yalnızca bilgiyi ve yaşamı değil, bedenleri üzerindeki söz haklarını da hatırlattı.

MÜGE TUZCUOĞLU

Üç günlük Jineoloji Konferansı’nda beni en çok hangisinin etkilediğini bilemiyorum; tam yerinde ve derinde olan tartışmalar mı, her oturum öncesi ve moral zamanı söylenen kadınlar tarafından üretilen şarkılar mı, yemeklerde et olmayışı mı, hayatımda gördüğüm en sorunsuz ve en iyi organizasyon olması mı, Kürt Kadın Hareketi’nin kazandığı enternasyonal ruh mu, Almanların bu kadar iyi halay çekmesi mi, toplantı dilinin yüzde 80’nden fazlasının Kürtçe olması mı ve bu listeyi hala hiç abartmadan uzatabilecek olmam mı? Her bir başlık birbirinden daha da etkileyiciydi. Ben kişisel olandan başlayacağım. Konferans boyunca bir yüzleşme yaşadım.

Karadenizli olarak Kürt halayları çektiğimde, TCK ile ters orantılı sloganlara eşlik ettiğimde alaycı bakışlara maruz kalıyordum kimi zaman. Bir keresinde uzun dönem mücadelede kalan birinin ismini sormuştum birine. İki dakika sonra birilerine anlatıp güldüğünü gördüm, tesadüfen. Bunları yazmadan geçemezdim, çünkü mekan ve zaman farkının bilincinde olarak, o salonda gördüklerimin gurur duyulacak bir mesele olduğunu düşünüyorum. Fikirlerinin çok daha büyük olduğu ve kendilerinin dışında insanları da etkileyebilecek olduğu gerçeği, o salonda çok çarpıcı bir şekilde karşımda duruyordu çünkü.

Kadınların ortak dili

İrlanda’dan İtalya’ya İspanya’dan Fransa’ya kadar Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden kadınlar, Jineoloji’yi tartışarak kadını, yaşamı ve aslında kendini anlamaya çalıştı. Bir kadın olarak erkeklerin dünyasında yaşamak kadar kendini eksik hissettiren bir şey yoktur. Ne kadar çabalarsan, ne kadar başarırsan başar, ne kadar imtiyazlı olursan ol, o eksiklik hissinden kurtulamıyorsun. Bunu yoksulluk/yoksunluk, nostalji veya değersizlik hissi dışında bir politik bakış ile açıklamak ciddi bir bilinç ve netlik ister.

Abdullah Öcalan’ın bu kapıyı açmış olması takdire şayandır. Avrupalı kadınlar bütün bunların bilincinde orada yer almışlardı. Üstelik çoğu Kürtçe öğrenmiş ve düşüncelerini Kürtçe  dile getiriyor veya yanlarındaki arkadaşlarına anadillerinde tercüme yapıyorlardı. Yani tercüme üstlenebilecek kadar iyi derecede Kürtçe konuşabiliyor ve bunu dert ediyorlardı.

Ben Diyarbakır’da Türkçe ile yaşayabilmiştim, Şırnak’ta yetmemişti. Kürtçe öğrenmiştim, ancak çeviri yapacak düzeyde değil. Ancak konferans sırasında Türkçe bana yetmedi tabi ki, ve sürekli tercümeye ihtiyaç duydum. Diyarbakır’dan gelen arkadaşın, dil konusunda, “Avrupalıların konuştuğu Kürtçeyi gördükten sonra kendimden utandım” itirafı boşuna değildi.

Balkanlar üzerine de düşünmek gerek

Konferansta, Kürtçe, Türkçe, İngilizce simültane çeviriler yapıldı. Onun dışında Kürtçe veya İngilizce çeviri üzerinden de konuşmalar İtalyanca ve İspanyolca’ya çevrildi. Bir tek Doğu Avrupa’nın dillerini duyamamak eksiklikti. Bir Bosnalı kadının, Polon, Sırp, Yunan kadının Jineoloji’ye dair fikirlerini merak etmedim değil. Balkanlar, üzerinde özel olarak düşünmeye değecek bir bölge!

Fen bilimlerinin eksikliği hissediliyordu

Oturumların çoğu sözlü yapıldı, doğal olarak. Ancak Jineoloji’nin bilgiyi açığa çıkarma ve yayma arayışının ürünleri konferansta da kendini gösterdi. Her oturum öncesi bir şarkı veya performans gösterisi yapılıyordu. Anladığım kadarıyla pedagoji tartışmaları, en yoğun şekilde geçiyordu.

Jineoloji’nin kendini bilim olarak göstereceği alan olarak yöntem ve tekniğin altyapısı, pedagoji başlığında tartışılıyordu. Bunun için sadece sözlü bir yöntemle, orta sınıfın entellektüel hevesiyle sınırlı kalmak değil, kadınların bin yıllardır süregelen bilgi üretim ve aktarımını görünür kılmak ve örnek almak istiyorlardı.

Atölye sırasında sunduğum öneriyi burada daha derli toplu hale getirmek isterim. Konferansın katılımcılarının tahminimce tamamına yakını sosyal bilimler yoğunlaşması, disiplini, diploması veya yöntemine sahip. Fen bilimlerinin eksikliği çok fazla hissediliyordu. Bir ara sıkça araştırılan ve dile getirilen Kuantum’un, konferans sırasında bir cümle dışında esamesi okunmadı.

Analitik düşünce kadınlar için yaşamsal

Matematik olmadan bilim olmayacağı, kadının ve yaşamın anlaşılamayacağı kanısındayım. Matematik bilgisi temel toplum bilgisidir ve olmazsa olmazdır. Bilgiyi anlamaya ve aktarmaya çalışırken, beynin nasıl çalıştığını bilmeden yani bir fizyolog veya nörolog olmadan olmaz, en azından çok zaman kaybedilir. Psikosomatik rahatsızlıkların kadın bedenini tanıyarak bir tanıdan ötesine geçebilecek bir Jineoloji hayalini kurdum. Ayın etrafında dolaşan uzay aracındaki kadının vücudundaki değişimi inceleyen bir Jineoloji... Doğum sırasında mesela kullanılan bütün yöntemleri ve aletleri değiştirebilecek, erkek aklından kurtaracak ve doğum anını özgür yaşamamızı sağlayacak bir bilim sanırım sadece Jineoloji olabilir. Yoksulluk ve işgücündeki kadının yerinin matematiksel açıklamasına da ihtiyacımız var. Yani analitik düşünce, erkeğe bırakılamayacak kadar değerli ve biz kadınlar için yaşamsal!

Madem ki bilgi tekdüzelikten çıkacak…

Ben daha çok çocuk alanında çalıştım. Çocuk alanının özel bir alan olduğunu ve öznel bakılması gerektiğini düşünüyorum. Jineoloji kapsamında olmalı mı emin değilim ama olacaksa eğer özel bir birim kurulup, sadece bu konuyla ilgilenmesi gerekir. Pedagoji atölyesi, Aile atölyesi gibi alt başlıklarda çocuk konusu tartışıldı ama doğru bir bakışın yakalanması ve pratik sonuçların alınması için ayrı bir birim ile çalışılması uygun olabilir.

Konferansta Avrupa’da bir akademi kurulması tartışmaları da yapıldı. Akademi, Kürtlerin yabancı olduğu bir alan değil. Bu konuda muhtemelen birçok fikir alışverişi yapılmıştır. Ben ise buna öneri olarak müze-kütüphane, akademi ve bir sahnenin de içinde olduğu bir mekan düşledim. Madem ki bilgiyi tekdüzelikten çıkaracağız ve farklı yollarla aktaracağız, o zaman mekansal olarak da farklı kodlarımız olabilir. Çok işlevsel ve pratik de olabilir.

Tarih de Jineoloji’ye dahildir

Kürt kadınlarının ciddi bir hafızası ve deneyimi var. Kendi içindeki cevheri bile sadece aktarsa, kanımca bilime de politikaya da feminizme de katkısı tahminimizden büyük olacaktır. Mesela Kürt kadın hareketinin tarihinin bugüne kadar yazılmış olması gerekirdi. Bence birkaç arkadaşın ödevi belli bir süre sadece bu olmalı. Tarih de bilime ve Jineoloji’ye dahildir neticede. Sözlü olarak söylediğim bu öneriyi, yazılı olarak da dile getireyim ki, kayıtlara geçsin. Aynı şekilde kadınların hayat hikayeleri, çok uzakta aramamamız gereken bir birikim sunuyor bize. Kadınlar binyıldır kendi ve çevresindeki kadınların hayat hikayelerinden öğreniyorlar. Samimi ve açık yüreklilikle anlatılacak hikayeler, biz hepimize çok iyi yollar açacaktır. Konferansta yapılan en güçlü önerilerden biri de bence buydu.

Tüm anneler seferber oldu

Konferansın organizasyonu kapsamında ulaşımdan konaklamaya, yemekten oturumlara kadar her şey çok sade ve yerli yerindeydi. Her şey olması gerektiği kadardı ve tıkır tıkır işledi. 149 kadın, 5 çocuk, bir bebek bu üç günü memnuniyetle bitirdi (19 yaşında genç bir kadın, bedeniyle orada ama ruhuyla tamamen başka yerdeydi. Genç kadınlar konferansta da çok konuşulan bir konuydu.

Sanırım daha fazla üzerine düşünülmesi gerekir). Profesyonel bir aşçıya herkes gönüllü olarak yardım etti. Vejetaryen bir menü seçilmişti, ki konferansta beslenme konusunun ve özellikle vegan- vejetaryen tercihin daha fazla konuşulmasını isterdim. 5 çocuktan özellikle küçük olan üçüne, iki saatte bir farklı bir kadın eşlik etti ve böylelikle anneleri konferansı aralıksız izleyebildi. Bir bebek için ise tüm kadınlar seferber oldu. Çocuğa da yaşlıya da anneye de göstermelik değil, özellikle yer açılmıştı.

Olmayanların ağırlığı

Türkiye’deki bir etkinlik olsaydı cezaevindeki kadınlara daha mı fazla yer verilirdi diye düşünmedim değil. Benim gözlerim Leyla ablayı (Güven) çok aradı. Hayatta olmayanlar için bir köşe vardı, mor örtülü sandalyeler ve bir dut ağacı...

Türkiye’de olsaydık, olmayanların ağırlığı daha fazla olurdu sanırım. Avrupa’nın ölüm ve ölüyle kurduğu ilişki, bizimkinden çok daha farklı. Karşılıklı etkileşim ve değişimi çok normal ve iyi buluyorum. Bu, yaşama ve yeniye daha fazla yer açıyor. Anma da moral de, diğer bütün şeylerde olduğu gibi, olması gerektiği kadar ve yerli yerindeydi. Eminim birçok kadın da gözyaşlarını gizli gizli akıttı, arkadaşlarının eksikliğini hissederek. Ah Fadile burada olsaydı diyerek mesela... Konferansın bana düşündürdükleri böyle. Olumlusuyla olumsuzuyla içimdeki her şeyi döktüm. Hem konferansa hem de bu izlenim yazısına davet için çok teşekkür ederim. Benim için bu davet, çok anlamlıydı.

Tüm yasaklamalara inat
Çocuklarla da konuştuk konferans üzerine. Her bir kadından öğrendikleri oyunları anlattılar teker teker. Dansları-halayları-şarkıları çok sevmişler. Kendi aralarında bir kadından bahsederken küçüğü büyüğüne sordu: “Saçları nasıl görünüyordu?” Diğeri de tarif etti ona.

Hakları vardı. Bu bir kadın konferansıydı ve kadın demek saç demekti. E kadınların hepsi de bunu kanıtlamıştı. Güzellikte sınır tanımıyorlardı. Kısacık kestirmiş bazıları, gözlerin tüm güzelliği ortaya çıkmış. Bazıları savura işlemeli elbisesinin üzerinde dolaşıyor. O güne özel yazmalar bağlanmış, o güne özel örükler örülmüştü. Hemen hepsinin kendi kişiliğine, kültürüne, keyfine göre saçları vardı. Hepsi farklı. Hepsi güçlü. Hepsi alımlı. Hepsi bir arada.

Tüm kapatmalara inat, tüm yasaklamalara inat:
Saçlarınız çok güzel görünüyordu!