14 Nisan 2009 siyasi soykırım operasyonunun beşinci yılını doldurdu. Beş yılını dolduran siyasi tutukluların bir kısmı zorunlu bırakılırken, Türkiye’de hala demokratik siyaset baskı altında tutuluyor. Demokratik siyasetin hiçbir zaman özgür olmadığı Türkiye’de Kürt demokratik hareketinin ağır baskı altında olması da doğaldır. Kürtler örgütlendikleri ve siyasi olarak kıpırdadıkları her zaman siyasi soykırıma uğramışlardır. Kürtleri siyasi soykırıma uğratmak Türkiye’nin temel kanunu olmuştur. Kürt sorununda çözüm iradesi ortaya çıkmadığı müddetçe böyle olacağı kesindir. 

14 Nisan operasyonu öncesi bir çatışmasızlık vardı. Bu çatışmasızlık iki taraflı sürüyordu. 29 Mart 2009 seçimlerine çatışmasızlık ortamında girilmişti. Bu seçimlerde Kürt demokratik hareketi büyük başarı elde etmişti. Kürt demokratik hareketi bu başarıya dayanarak Türkiye’de de demokratikleşmenin gelişebileceğini düşünüyordu. Çünkü seçim sonuçları bu mesajı vermişti. Bu nedenle Kürt Özgürlük Hareketi o güne kadar aylardır fiili olarak süren çatışmasızlığı 13 Nisan’da resmileştirdi. Buna rağmen 14 Nisan’da siyasi soykırım operasyonları başlatıldı. Bu durum, siyasi soykırım operasyonunun kararının seçimden hemen sonra alındığını gösteriyordu. Seçim sonuçlarının ortaya çıkmasından sonra böyle bir siyasi soykırım operasyonu gerekli görülmüştü.

Türk devleti o yıllarda bir konsept belirlemişti. Bu konseptin belirlenmesinde o dönemin Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un da önemli rolü olmuştu. Bu konsepte göre dil ve kültür alanında bazı yumuşamalar yapılacak; buna dayanarak da Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye planı yürürlüğe konulacaktı. Nitekim 2009 29 Mart seçimleri öncesi TRT6 açılmıştı, Kürdoloji bölümleri açılacağı ilan edilmişti. Ancak 29 Mart seçimlerinde bu özel savaş yumuşamaları etkili olmamış, Kürt demokratik hareketinin başarısıyla sonuçlanmıştı. İşte bunun üzerine siyasi soykırım operasyonları başlatılmıştır. 

14 Nisan siyasi soykırım operasyonu ile Kürt halkının bu siyasi iradesi kırılmak istenmiştir. Çünkü mevcut halk iradesi kırılmadan tasfiye konseptlerinin başarıya ulaşması mümkün değildi. Bu irade ve kararlılık olduğu müddetçe tasfiye konseptleri başarılı olamazdı. Her türlü tasfiye planı bu halkın iradesine çarpar, başarısız olurdu. Bu nedenle siyasi soykırım operasyonları yapılarak halkın iradesi kırılıp tasfiye planını kabul eder bir duruma getirilmeliydi. 14 Nisan operasyonları bu nedenlerle başlatılmıştır. Yüzlerce demokratik siyasetçi, belediye başkanı bu nedenle zindanlara atılmıştır. Hiçbir gerekçe yokken demokratik siyasetçiler sudan bahanelerle zindanlara atılmış ve yıllarca bu rehin alma durumu sürdürülmüştür. 

Siyasi soykırım operasyonlarını, devlet içinde paralel örgütlenen Fethullahçılar ile AKP Hükümeti birlikte planlamış ve uygulamaya geçirmişlerdir. Kuşkusuz bu tutuklamalara siyasi irade olarak karar veren AKP Hükümeti olmuştur. Propagandalarla zemin oluşturan Fethullahçılar, operasyonun haklılığının propagandasını yoğunca yapmışlardır. Başbakan ve hükümet yetkilileri “suçlu oldukları için tutuklandılar” diyerek bu siyasi soykırım operasyonunu açıkça savunmuşlardır. Çünkü AKP’nin politikalarında Kürt sorununu çözme değil, tasfiye etme vardır. Hatta tasfiye edilmesinden çok, zayıflatılmak hedefleniyordu. AKP, Kürt sorununun çözümsüzlüğü ortamında iktidar olduğu için Kürt Özgürlük Hareketi’nin tasfiyesini esas almıştır. Bu nedenle bu tür tutuklamalarla Kürt Özgürlük Hareketi’ni zayıflatma ve oyalama politikalarını sürdürmek için bu operasyon yapılmıştı. 

Bu operasyonlarla ne tür bir politikayı Kürtlere kabul ettirmek istedikleri ise 14 Nisan’da operasyonların yapıldığı gün İlker Başbuğ’un açıklamasıyla ortaya konulmuştu. Aynı gün, İlker Başbuğ gazetecilere nasıl bir Kürdistan istediklerini uzun uzun açıklamıştı. İlker Başbuğ’a göre Türkiye’de yaşayan herkes Türkiye halkı içindeydi. Türkiye halkı kavramı her etnik ve dinsel topluluğu içeriyordu. Bu teze göre herkes kendi dilini konuşabilir, kültürünü yaşayabilirdi. Böylece Türkiye halkı oluşurdu. Bunun dışında kendi kendini yönetme ve anadilde eğitim kabul edilmezdi. İşte Kürt halkının bu tezi kabul etmediği, etmeyeceği görülünce 14 Nisan’da siyasi soykırım operasyonları başlatılmıştır. Böyle bir politika içine oturtulunca bu tutuklamalar daha anlaşılır hale gelmektedir. 14 Nisan tutuklamalarını anlamak, Kürt demokratik hareketine ve halka önemli bir siyasal bilinç kazandırır. Halk seçimde demokratikleşme mesajı verirken bu operasyonların yapılması, AKP Hükümetinin demokratikleşme gibi bir kaygısı olmadığını en iyi biçimde ortaya koyan örnektir. 

14 Nisan siyasi soykırım operasyonları, Kürdistan’da demokratik siyaset yürütmenin ne kadar imkanı olup olmadığını göstermiştir. “Türkiye’de demokratik siyaset özgürdür, seçimler de özgür ortamda yapılıyor” biçiminde düşünenler kendilerini kandıranlardır. Zaten demokratikleşmeyen bir ülkede demokratik siyasetten söz etmek doğru değildir. Türkiye’de seçimler yapılmaktadır. Ancak çok partili yaşam ve seçimler iç dinamiklerden çok dış dinamikler nedeniyle Türkiye’de gündeme girmiştir. Gerektiği zaman bu göstermelik ve özel savaş aracı haline gelen seçimler de yapılmamıştır. Ancak seçimler her zaman özel savaş rejimini örten bir etken olarak ele alınmıştır. Özellikle Kürtleri ve devrimci hareketleri bastırmada kolaylık sağlayan bir enstrüman olarak kullanılmıştır. 

Kürdistan’da demokratik siyaset ve seçimlere nasıl yaklaşıldığını gösteren önemli bir örnek de son seçimlerdir. Seçim öncesi ve sonrası devletin Kürdistan’da seçimlere çok yönlü müdahalesi, demokratik siyasetin özgür olmadığını açıkça gösterdiği gibi, seçimlere müdahalenin de örgütlü yapıldığını ortaya koymuştur. Özel savaşçılar ve devletin politikalarını uygulayanlar dışında kim seçimlerin adil ve eşit ortamda yapıldığını söyleyebilir? 30 Mart seçimleri, birçok belediye başkanının ve binlerce siyasetçinin tutuklu bulunduğu bir ortamda yapılmıştır.  

Türkiye’de herkes de biliyor ki, demokratik bir siyasi ortamda, demokratik siyasetçilerin serbestçe çalıştığı ve özgür seçimlerin yapıldığı bir ortamda kültürel soykırımcı sömürgecilik sürdürülemez ve uygulanamaz. Türkiye bu nedenle demokratikleşmiyor. Dolayısıyla Kürt sorununda çözüm zihniyeti olmadan demokratik siyasetin özgürleşmesinden söz edilemez. 

Ancak şunu vurgulamalıyız ki, Kürt demokratik hareketi ve Kürt basını 14 Nisan operasyonu ve siyasi soykırım operasyonlarını yeterince gündemine alıp teşhir edememiştir. Öyle ki, bu operasyonlar normalleşmiştir. Kürt basını da bu soykırım operasyonlarını sürekli gündemde tutarak AKP’yi teşhir edememiştir. 

Kürdistan’da siyasi soykırımı iyi anlamak lazım. Bu operasyonlar, Kürdistan’da uygulanan kültürel soykırımcı sömürgeciliğin karakterini ortaya koymaktadır. Dünyada Kürtler kadar siyasi nedenlerle cezaevine düşen bir halk yoktur. Hiçbir faşist ülkede bile bu kadar toplu ve uzun süren tutuklamalar görülmemiştir. Kuşkusuz şiddetli savaş ortamında tutuklanan ve öldürülenler olmuştur. Ancak Kürdistan’da 90 yıldır siyasi nedenlerle idamlar, öldürmeler ve yaygın tutuklamalar yapılmıştır. Tüm Kürtlerin ikinci evi zindanlar olmuştur. 10 yıl, 15 yıl, 20 yıl ve daha fazla zindanda kalanlar o kadar çok ki, neredeyse normalleşmiştir. Bu gerçeklik, Türkiye’de siyasi soykırım operasyonlarının rutinleştiğinin kanıtıdır. Aynı zamanda Kürtler üzerinde kurumsallaşmış bir faşizmin uygulandığının da kanıtıdır. Türkiye gerçeğini bu süreklileşen siyasi soykırımlar kadar ortaya koyan bir gerçeklik olamaz. 

Hem bu kadar siyasi tutuklu zindanlarda olacak, hem de demokrasiden söz edilecek! Demokrasi, demokratik siyasetin özgürce örgütlendiği ve siyasi çalışma yapıldığı duruma denilmektedir. Eğer çeşitli bahanelerle siyasetçiler, avukatlar ve gazeteciler tutuklanıyorsa orada demokrasiden değil, faşizmden söz edilebilir. Türkiye’de faşizmin karakteri özel savaş niteliğinde olduğundan ve üzerinde örtüler bulunduğundan yanılgılar yaşanıyor. Bu, doğru anlaşılmadığı için özel savaşa karşı savaş yürüten kurumlar olma yerine, özel savaşın aleti ve argümanı olma durumları yaşanıyor. Eğer bu durumdan çıkılırsa özel savaşa karşı güçlü mücadele verilir ve gerçek demokratikleşmenin önü de açılır.