
Tarihin doğru kavranmasına, insanlığın doğru bir bilinç edinmesine izin vermiyorlar. Bizim toplumumuzda da bu tür sorunlar var. Tabii çok yakın bir tarih. Üzerinden daha çeyrek asır geçti. O dönemi yaşayanların çoğu hala sağ. Günlük hayatta giderek bu canlı, yoğun tarihi bir kenara bırakma, ya da biraz unutma, etkisinden kurtulmaya çalışılıyor. Bir yerde “tarihin nankörlüğü”nden söz edilir. Çünkü; Kürtler kendi basın-yayınında, kendi okullarında, kendi sanat-kültür çalışmalarında tarihini özgürce öğrenerek, yazarak, tartışarak büyümüyorlar. Kenarda, köşede hatta biraz da gizlice bir şeyler bulup da birbirine anlatmaya çalışıyorlar. Bu durumda gerçek bir tarih bilinci oluşmuyor.
Tarih bilinci olmazsa bir ulus gerçekler etrafında eğitilip, aydınlatılıp, birleştirilemiyor. Kürtlerde bu kadar yabancılaşmanın, koruculuğun, asimilasyonun gelişmesinin nedenlerinden biri de budur. Sağlam bir tarih bilincinin olmayışı. Bizim bütün bu olan bitenleri, bu karmaşa, bu savaş, bu çatışma ve yıkım ortamında tarihimizi doğru yazma, taşırma, topluma mal etme gibi ağır sorumluluklarımız var. Bunun da sorumluluklarını, zorluklarını, sıkıntılarını, çekiyoruz. Yeterince rolümüzü oynamadığımızı görüyoruz.
Yerleri dolmadı
Tabi Hayrilere, Kemallere arkadaş olmak, öyle zor bir ortamda birlikte olmak... Herkesin “Artık her şey bitti. Karanlığa gömülüyoruz. Her şey betona gömülecek” dediği bir noktada, kendilerini acılardan süzerek, damla damla eriterek ışık oldular. Herkesin beynini, yüreğini, gönlünü açmaya, biraz vicdanı harekete geçirmeye çalıştılar. Bu halkın diyebiliriz ki en temiz, en karşılıksız kendini veren insanlarını bu acımasız şartlarda kaybettik. Onların davasını başarıya götürme gibi sorunu olanlar bunu unutamazlar. Sürekli onlarla olmak, onları yaşamak, onları taşırmak, onların yükünü de sırtlamak zorundadırlar. Nasıl ki onlar bugünü yarattı; en zor, en amansız koşullarda en önde yürüdü; en önde kendini feda ettilerse, onların o yüksek ruhlarını, kişiliklerini, düşüncelerini; taşımak, yaşatmak, bugüne-yarına mal etmek gibi bizim de çok ağır ve ciddi sorumluluklarımız var. Bu açıdan ele aldığımızda duygusal olarak kayıpları, üzerimizdeki tazeliğini koruyor.
Onlar niye direndi? Kürt sorununun çözümü için. Onurlu ve özgür bir yaşam için. Bu konuda hayatını verenler, ruhunu, beynini sunanlar dahi sonuçlandırmış değillerdir. Bu açıdan Kürt davasını her zamankinden daha çok sahiplenerek, herkesin her zamandan daha çok çalışarak, bunlara layık olmak, Kürt toplumuna, geleceğe taşımak gibi sorumluluklarımız var. Bu açıdan gönüllerimizin, duygularımızın, düşüncelerimizin biraz yaralı olduğunu söyleyebiliriz. Hayrisiz, Kemalsiz, Mazlumsuz olmak her şeyin eskisi gibi olduğu anlamına gelmiyor. Ayrıca bir yerde de bunların boşluğu doldurulmadı. Böyle büyük insanlar, kendini adamış insanlar; toplumların, hareketlerin içinde her zaman çıkmaz. Bu arkadaşların eksikliğini hala çekiyoruz, yeri dolmuş değil.
Bir kırılma noktası
Bazı arkadaşlar veya çevreler direnişi biraz dar ele aldılar. “Orada işkence vardı. Devrimciler, devrimcilik adına iddiası olan kadrolar, hareketler faşizme, zulme, baskıya teslim olmadı, direndi” gibi. Bu, direnişin çok dar ve kaba bir tanımı olur. Bu direnişler ve Diyarbakir vahşeti birçok şeyi etkiledi. Özellikle Türklerle Kürtlerin ilişkilerinde Diyarbakır Cezaevi bir kırılma noktasıdır. Sonraki yıllarda savaşın böyle seyretmesinde çok önemli, özel bir yeri, payı var. Çünkü; Türkiye orada insanları tutuklamış, elinde, yargılıyor, ceza verecek. Bunun hukuki dayanaklarını da kendi yasalarına göre oluşturmuş. Ama bununla yetinmiyor. Bütün insanlık tarihi boyunca yaratılan bütün değerleri bir kenara bırakıyor, hukuk dışı, çok kaba bir şiddetle ve kuralsızca insanların üzerine gitmeyi benimsiyor.
“Ben darbe yaptım. Gücüm var. İstediğimi ezerim. Asarım, keserim” mantığıyla yöneldi. İşte buna karşı çok fazla seçeneğin olmuyor. Yine “bütün dayatılanları, insana ait olmayan bütün uygulamaları, yol ve yöntemleri kabul edeceksin, boyun eğeceksin, kendin olmaktan çıkacaksın” diyor. Fakat bir dava, halk, insanlık, siyaset adına iddian varsa onu korumaya çalışacaksın. Korumanın da çok fazla yolu, imkanı yok. Çünkü; seni senden istiyor. Ruhunu, beynini, fiziğini de dahil. Çünkü; yeri geldiğinde öldürüyor da. Kesinlikle, diyor ki “beynine girerim, ruhuna girerim, yüreğini, düşünceni, beynini sökerim. Olmazsa da seni öldürürüm.”
Boyun eğenler de oldu tabii. Şahin Dönmezler, Yıldırım Merkitler şahsında bu acımasız politikaya güç getiremeyen, hatta giderek onun yanında yer alan, iddialı geçmişine sırt çeviren insanlar da çıktı. Ama Mazlum, Hayri, Kemal gibi yüksek ruhlu insanlar da halka verdiği sözü, arkadaşlarına bağlılığını, insanlığa olan saygılarını yaşattılar. Türklük adına da olsa bu kadar vahşi bir saldırının kabul edilemeyeceğini, bunun gerçek demokrasiyi, halkı, Türklüğü temsil etmediğini, durdurmak gerektiğini, tarihe mal etmek gerektiğini söylediler.
Eğer Diyarbakır’da bu direnişler olmasaydı, yani insanların kanıyla bu durdurulmasaydı, böyle acımasız bir tarihi gerçek ya da Türk ırkçılığı adına uygulananlar tarihin karanlıklarına gömülecekti. Nitekim eskiden Kürtlere yapılanların çoğuna bakalım. İsyanlar ve direnişler öldürüldüğü ya da boyun eğildiği için unutuldu. Ne Türk, ne Kürt kuşakları gerçek tarihi öğrenmediler. Tarih bilgisi olmayanlar doğal olarak ne siyaset yapabilir, ne ülkeyi doğru yönetebilir, ne toplumsal gerçeğine denk bir proje, program yapabilirler ne de örgütlenmeye girişebilirler. Onun için Türk tarihi çok yüzeysel, çok kısır bir yönetim ve politika gerçeği ortaya çıkardı. Kürtlerin inkarı, Kürt tarihinin öğretilemeyişi ve kendini tanımaz bir Kürdü, kime yar olacağı belli olmayan, güçlünün elinde kalan bir Kürdü ortaya çıkardı. İşte bu kırılma yani en acımasız şartlarda, cenazelerin çıktığı bir ortamda oldu.
Diyarbakır, Kürtlerin kendısıni var etme; hareketi yaratanlar, PKK’yi oluşturanların bu direniş ortamında biraz kişilik kazanması, 12 Eylül karanlığını yıkmak için direnişi örgütlemesi, savaşın şekillenmesi ve savaşın gelişmesi gibi çok temel bir rol oynadı.
Başka bir yol bırakılmadı
Eğer Türkiye bu kadar provokasyonu tırmandırmasaydı, bu işkence ve ölümü dayatmasaydı, belki mücadele farklı boyutlarda gelişirdi. Türkiye bir yerde kendisi bu yolu seçti. Kürtlere başka bir direniş ya da mücadele yolu bırakmadı. Direnişler hep silahlı değildir. Gandi örneği var. Başka örnekler var. Yasal-demokratik pasif yöntemlerden savaş yöntemlerine kadar süren direnişler var. Kürdistan, Kürt-Türk ilişkilerinde şiddetin bu kadar dal-budak salmasında, şiddet dilinin hakim olmasında Diyarbakır başlangıçtır.
Bu dönemin militanlığı hareketi en iyi tanıyan Hayri, Kemal, Mazlum gibi arkadaşların şahsında dile gelen militanlıktır.
Hepsi üniversite öğrencileri. 20-25 yaşlarında. Türkiye gibi bin yıllık Osmanlı tarihini arkasına almış, NATO’nun ikinci, Ortadoğu’nun en büyük ordusu, ülke içinde ordunun devlete hakim olduğu, son derece milliyetçi, yıkıcı bir karaktere sahip bir orduya, “Sen bir ulusu yok ediyorsun. Bu tarihi bir haksızlıktır. Tarihin zenginliğine, mirasına böyle seyirci kalamayız. Kürtler de insanlığın bir parçasıdır” diyorlar. Dolayısıyla bu bir insanlık davasıdır.
Biz de militanlık sadece “militan savaşır, direnir” gibi değerlendiriliyor bazen. Sanki felsefesi, tarih bilinci, bir toplum projesi, özgürlük arayışı, ya da yaşam sevdası yokmuş gibi. Hayır, büyük bir insanlık davası var. Büyük bir toplumsal, özgürlük sorunu var. Halkı yoksul... talan ediliyor. Dili, kültürü yok ediliyor. Tarihi bir zenginlik herkesin gözü önünde kayıp gidiyor. İşte buna karşı durmak büyük bir insani erdemdir.
Kürtler gelişti
Kürt halkı dün nasıl ki şiddet ve savaş seçeneği dışında varolamadı, sesini duyuramadı ise, bugün artık örgütlendi ve sorunu olgunlaştırıp herkesin önüne koydu. Örgütlü ve savaş yeteneğini gösteren, yenilmeyen bir Kürt Özgürlük Hareketi Türk devletinin karşısında duruyor. Devleti yönetenler de eski kaba inkar ve savaşla artık bu sorundan kurtulamayacaklarını az çok gördüler. Kürdistan sorununu bu kadar görünür kılan Kürt Halk Önderi ve Özgürlük Hareketi bu noktadan sonra savaşı ve şiddeti devreden çıkarmak için yeniden devreye girdi.
Daha önceki barış arayışları ve çözüm girişimleri de hep Kürt tarafından geldi. Kürtlerin tercihinin savaş olmadığı her zaman anlatılmaya çalışıldı. Ancak Kürdistan’ı inkar ve asimilasyon temelinde strateji belirlendiği için geleneksel politikalarından devlet vazgeçmedi. Böyle olunca da Kürtlerin barış arayışı sonuçsuz kaldı. Bugün AKP iktidarı henüz Kürtleri, liderlerini ve varlıklarını tam hazmetmiş olmasa da bir biçimde diyalog ve silahsız çözüme varolduğunu söylüyor. Buna karşı Kürt tarafının tutumu, silahların susmasını sağlamak ve barışçıl çözüm için elinden geldiği kadar katkı sunmak oldu. Aylardır herhangi bir çatışma yaşanmadı. Gerilla güçleri Türkiye’nin sınırları dışına çekiliyor.
Burada görülmesi gereken en önemli sonuçlardan birisi, Kürt Halk Önderinin ve Kürt Hareketinin eğer varsa bir silahsız çözüm şansı ona öncelik vermeyi tercih etmesidir. Yıllardır başta ABD gibi ittifakları olmak üzere Türkiye’yi yönetenler sınırsız bir psikolojik savaş yürüttüler. PKK ve Kürt halkının direnişini hep terörizm ve şiddet olgusu içinde andı ve tanıtmaya çalıştılar. Halbuki tarihi olarak şiddet ve teröre en fazla maruz kalan halk Kürtlerdi. Türkiye’nin büyük bir ordusu vardı. Güçlü bir polis teşkilatı ve istihbaratı vardı. Mahkemeler ve hapishaneler de Kürtlere karşı bir savaş cephesi olarak kullanılıyordu. Sınır tanımaz bir inkar ve asimilasyonun yanında devletin şiddet aygıtları Kürtlere karşı hiç bir sınır tanınmadan kullanılıyordu. Ne katliamlar ve göçler, yıkımlar yaşandı. Tüm bunlar ortada yerde dururken Kürtleri ve liderlerini şiddet yanlısı göstermek büyük bir tarihi saptırmaydı.
Bütün bu saptırma ve bastırma operasyonlarına karşı Kürt tarafı direndi ve halklar arası düşmanlık gelişmemesi için azami çaba sarf etti. Milliyetçilik tuzağına düşmedi. Halklar arası birlik ve kardeşlik ilkesinden vazgeçmedi.
Teslimiyete karşı bir panzehir
Bugün Kürt halkı mevcut önderlik ve politikaların bir sonucu olarak barışa ve birlikte yaşamaya karşı çıkmıyor. Tam tersine sahipleniyor. Aynı şey Türk tarafı için geçerli değil. Türkiye’de birçok çevre savaşın bitmesinden yana ama halkın önemli bir kesimi de yıllarca sürdürülen ırkçı politika ve propagandaların etkisinde ve barışa gerektiği gibi sahip çıkmıyor.
Kürt halkı ve mücadeleyi yürüten militanları dün nasıl ki 14 Temmuz direniş ruhunu esas alıp kendilerini yenilmez kıldılarsa bugün de onu esas almaya devam ediyorlar. Çünkü 14 Temmuz direniş ruhu aydınlığı, iyiyi güzeli ve insanlık değerlerini esas alıyordu. Kötüye, zorbaya ve karanlıklara karşı ölümüne bir başkaldırıyı ifade ediyordu. Bugün de bu ruh ve değerlerle yaşamı ve barışı, kardeşliği örmeye devam edeceğiz. En zor ve karanlık zamanlarda çıkış olduğunu, teslim olmak yerine gerekirse ölünebileceğini gösteren tarihi bir direniş geleneğine sahip olan Kürt halkının bundan sonra da kendi geleceğine sahip çıkacağını ve özgüce dayanarak yol almaya bir çağrı olarak 14 Temmuz’u göreceğiz.
Bugün birçok badire aşıldı. Hala tehlikeler olsa da herkes artık Kürt sorunu etrafında konuşabiliyor, tartışabiliyor. Birçok çevre de hala saptırma faaliyetleri içinde ve iktidar olanaklarından yararlanmak için Türk egemenlerinin eteklerine yapışmaya devam ediyor. 14 Temmuz ruhu bunlara karşı en etkili panzehirdir. Halka ve özgüce dayanmayı, ölmeyi ama boyun eğmemeyi vasiyet ediyor. Kürdistan gençliğinin ve özgürlük arayışı olanların bu mirasa sahip çıkacağına ve savaşta olduğu gibi barışta da bu ilkeleri esas alacaklarını inanıyoruz.
14 Temmuz 1982’de karanlıklara karşı bir aydınlıktı Hayriler, Kemaller, Mazlumlar, Akifler ve Aliler. 14 Temmuz 2013’te Kürdistan daha aydınlık ve önünü görebiliyor. Rojava devrimiyle Kürdistan bugün daha fazla birleşmeye ve özgürleşmeye yol alıyor. 14 Temmuz direniş ruhuyla yarınlarımızın daha özgür olacağı kesindir.
MUZAFFER AYATA