Bu makale Samir Amin'in Monthly Review'e ölmeden önce gönderdiği son yazıdır.

Sezgilerine bakınca, Marx ve Engels kendilerine vahiy inen iki peygamber miydi ya da kristal küreye bakan iki sihirbaz, yoksa olağanüstü iki varlık mıydı? Hayır. Onlar sadece, kapitalizmi tanımlayan ve niteleyen özü, kendi zamanlarında ve bizim zamanımızda yaşayan diğerlerinden daha iyi kavradılar.

Samir Amin

19. yüzyılın ortalarında yazılanların içinde, Karl Marx ve Frederick Engels'in 1848'de yazdığı Komünist Manifesto kadar geçerliliğini koruyan başka metin yoktur. Bugün bile metnin tüm paragrafları günümüz gerçekliğine, 1848'in gerçekliğinden daha çok tekabül etmektedir. Marks ve Engels'in, o çağda anlaşılması neredeyse imkansız olan önermelerden yola çıkarak vardıkları sonuçlar 170 yıllık tarih boyunca meydana gelen gelişmelerle tamamen doğrulanmış durumdadır.

Sezgilerine bakınca, Marx ve Engels kendilerine vahiy inen iki peygamber miydi ya da kristal küreye bakan iki sihirbaz, yoksa olağanüstü iki varlık mıydı? Hayır. Onlar sadece, kapitalizmi tanımlayan ve niteleyen özü, kendi zamanlarında ve bizim zamanımızda yaşayan diğerlerinden daha iyi kavradılar. Marx, ilk örneği İngiltere'de ortaya çıkan yeni ekonomiyi ve Fransa'da başlayan yeni tarz siyaseti incelemek suretiyle tüm hayatını bu analizi derinleştirmeye adadı.1

Marks'ın Kapital'i, kapitalist üretim modelinin ve kapitalist toplumun ne olduğu ve daha önceki modellerden hangi açılardan farklı olduğu üzerine titiz bilimsel bir analiz sunar. 1. cilt, sorunun kalbine derinlemesine bir dalış yapar. Özel mülkiyet sahipleri arasında gerçekleşen meta mübadelelerinin (meta mübadelesi daha önceleri de var olmasına rağmen, modern kapitalist dünyada merkeziliği eşsiz olan bir fenomendir), özellikle de değer ve soyut toplumsal emeğin ne anlama geldiğini tam olarak açıklığa kavuşturur. Bu temelden yola çıkarak Marks, proletaryanın, emek gücünü “paralı adama” satışının, kapitalistin sömürdüğü artı değer üretimini ve peşi sıra gelen gelen sermaye birikimini nasıl garantiye aldığını anlamamızı sağlar. Değerin egemenliği yalnızca kapitalizmin ekonomik sisteminin yeniden üretimine değil, aynı zamanda modern toplumsal ve politik yaşamın tüm yönlerine hükmeder. Meta yabancılaşması kavramı toplumsal yeniden üretimin genel birliğini ifade eden ideolojik mekanizmaya işaret eder.

Devrimci yol ve çöküş

Marksizmin gelişimi ile doğrulanan bu entelektüel ve politik araçlar, değerini kapitalist gerçekliğin genel tarihini isabetli bir şekilde tahmin etmesi ile göstermiştir. Marksizmin dışından —ya da genelde karşıt düşüncelerden— bu gerçeklik hakkında düşünme girişimi olmaması karşılaştırılabilir sonuçlar doğurmuştur. Marks'ın, burjuva düşüncesinin ve özellikle de “vulgar” diye doğru bir şekilde nitelediği onun iktisat biliminin sınırlarına yönelik eleştirileri tam bir usta işidir. Bu yabancılaşmış düşünce, kapitalizmin temel gerçekliğinin ne olduğunu anlama becerisine sahip olmadığı için aynı zamanda kapitalist toplumun nereye doğru gittiğini de  tahayyül edebilecek bir kapasiteye sahip değildir. Gelecek, sermaye egemenliğine son verecek sosyalist devrimlerle mi şekillenecek yoksa kapitalizm ömrünü uzatmada başarılı olup toplumun çöküşüne mi yol açacak? Burjuva düşüncesi Manifesto'da sorulan bu soruyu göz ardı ediyor.

Aslında bu bizim Manifesto'da okuduğumuz “her seferinde ya toplumun tümüyle devrimci bir dönüşüme uğramasıyla ya da çatışan sınıfların ortak yıkımıyla sonuçlanan bir çatışma sürekli mevcuttur” cümlesidir. 2

Bu cümle benim uzun zamandır dikkatimi çekiyor. Buradan yola çıkarak, eşitsiz gelişme kavramı ve çeşitli, olası dönüşüm süreçlerinin merkezden değil çevreden başlayacağı fikrine odaklanan bir tarih okumasını tedrici bir şekilde formüle etme noktasına geldim. Aynı zamanda bu meydan okumaya karşılık gelen her iki yolu da açıklığa kavuşturma girişimlerim oldu: devrimci yol ve çöküş. 3

Evrensel deneyimlerden tarihsel materyalizmin yasalarını çıkarma yolunu seçerek, bütün sınıflı toplumların eğilim gösterdiği, benzersiz bir prekapitalist modelin alternatif bir formülasyonunu, yani tribüter üretim modelini ortaya attım. Sonuç olarak, Batı’nın tarihi -eski Roma’nın kuruluşu, çözülüşü, feodal Avrupa’nın kuruluşu ve nihai olarak merkantilist çağın mutlakiyetçi devletlerinin kristalize oluşu- en güçlü örneği Çin olan, Batı dışındaki başka yerlerde görülen, Batı'daki kadar kesintiye uğramayan temel eğilimin özel bir biçimini ifade ediyor. Bizim tarih okumamızda köleci model evrensel değildir; özgüldür ve kati surette meta ilişkilerinin genişlemesine bağlı olarak ortaya çıkar. Ayrıca, feodal model de ilkel ve tribüter modelin tamamlanmamış bir formudur.

Bu hipotez, Roma'nın kuruluşunu ve akabindeki çözülüşünü tribüter yapıya prematüre bir girişim olarak görüyor. Roma İmparatorluğu ölçeğinde üretici güçlerin gelişmesi tribüter bir merkezileşmeyi gerektirmedi. Merkezileşme yönünde ilk başarısız girişim, Batı'nın mutlakiyetçi monarşileri çerçevesinde yeniden kurulacak olan merkezileşmeye bir geçiş olarak zorunlu bir feodal parçalanmayla sonuçlandı. Ancak bundan sonra eksiksiz tribüter modele yaklaşılmıştır. Dahası, Batı'daki üretici güçler, emperyal Çin'in eksiksiz tribüter modelindeki üretici güçlerin gelişmişlik düzeyini elde etme sürecinin daha başındaydı; şüphesiz bu bir tesadüf değildir.

Doğu’nun geride kalması

Roma'nın başarısızlığı ve Batı'nın feodal parçalanmayla ifade edilen geri kalmışlığı kendisine kesinlikle tarihi bir şans vermiştir. Aslında eski tribüter modelin kendine has unsurlarıyla, barbar komünal modelin kombinasyonu feodalizmi karakterize etmiş ve Batı'ya esnekliğini bahşetmiştir. Bu, Avrupa'nın tamamlanmış tribüter evreyi yaşamadaki hızını, Doğu'nun üretici güçlerinin gelişme seviyesininin üstüne hızlı bir şekilde çıkmasını ve böylelikle Doğu'yu geride bırakıp kapitalizme geçişini izah ediyor. Bu esneklik ve hız, Doğu'nun durağanlığı ve eksiksiz tribüter modellerinin yavaş evrimi ile zıtlık oluşturmuştur.

Elbette ki başarısız tribüter inşanın yegâne örneği Roma-Batı, değildir. Bu türde, her biri kendine özgü koşullara sahip en az üç örnek daha sayabiliriz: Bizans-Arap-Osmanlı, Hindistan ve Moğolistan. Bu örneklerde, tribüter merkeziyetçiliği kurmak için atılan adımlar, sağlam bir sistem için gerekli olan, üretici güçlerin gelişimi için ihtiyaç duyulanları karşılamanın çok uzağındaydı. Her bir örnekte, merkezileşme biçimleri; muhtemelen devlet, para-feodal yapılar ve meta araçlarının spesifik kombinasyonlarıydı. Örneğin İslam Devletinde meta merkezileşmesi belirleyici bir rol oynadı. Hindistan'da peşpeşe gelen başarısız girişimler, benim Konfüçyüsçülükle karşılaştırdığım Hindu ideolojiyle ilişkili olmalı. Cengiz Han imparatorluğuna gelince, bildiğimiz üzere o da son derece  kısa ömürlü oldu.

Günümüz emperyalist sistemi de, artığın dünya ölçeğinde merkezileşmesidir.  Bu merkezileşme, kapitalist üretim tarzının temel yasaları ve kapitalist tarzın ona bağımlı çevredeki pre-kapitalist üretim tarzının üzerindeki egemenliği temelinde işledi. Dünya ölçeğinde sermaye birikim yasasını, bu ölçekte işleyen değer yasasının ifadesi olarak formüle ettim. Değerin merkezileşmesi üzerine kurulu emperyalist sistem, birikimin ivmelenmesi ve sistemin çevresindeki üretici güçlerin gelişimi durdurulup sakatlanırken, sistemin merkezindeki üretici güçlerin gelişmesiyle nitelendirilir. Gelişme ve az gelişme aynı madalyonun iki yüzüdür.

Yalnızca insanlar kendi tarihlerini yaparlar. Ne hayvanlar ne de cansız varlıklar kendi evrimlerini kontrol altında tutabilirler, aksine ona tabidirler. Praksis kavramı, determinizm ve insan müdahalesinin sentezinin bir ifadesi olarak topluma mahsusdur. Altyapı ve üstyapı arasındaki diyalektik ilişki de topluma mahsustur, doğada muadili yoktur. Bu ilişki tek taraflı değildir. Üstyapı altyapının ihtiyaçlarının bir yansıması değildir. Eğer öyle olsaydı, toplum sürekli yabancılaşır ve kendini özgürleştirmede nasıl başarılı olabildiğini görmek mümkün olmazdı.

Bu, bir üretim modelinden diğerine nitelik olarak farklı iki tür geçişi ayırt etmeyi önermemizin sebebidir. Eğer bu geçiş bilinçsizce ya da yabancılaşmış bir bilinçle gelişirse, yani sınıflar üzerinde etkisi olan ideoloji değişim sürecini sınıfların kendi kontrollerine almalarına izin vermezse bu süreç, ideoloji bu doğanın bir parçası haline gelerek doğadaki değişime benzer bir şekilde işleyecektir. Bu tür bir geçiş için biz “çöküş modeli” ifadesini uygun buluyoruz. Ama tersi olur da, ideoloji arzu edilen değişimlerin gerçek boyutunu bütünüyle ele geçirirse ancak o zaman devrimden söz edebileceğiz.

Burjuva düşüncesi, kapitalizmin sonsuza kadar sürecek rasyonel bir sistem ve “tarihin sonu” olduğunu düşünebilmek için bu soruyu görmezden gelmek zorunda.

Kapitalizmin sadece küçük bir parantez

Marks ve Engels de aksine, Manifesto zamanından bize kapitalizmin insanlık tarihinde sadece küçük bir parantez olduğunu şiddetle savunuyorlar. Gelgelelim, onların zamanındaki kapitalist üretim modeli, İngiltere, Belçika, Kuzey Fransa'nın küçük bir bölümü ve Prusya Vestpalyası'nın batısından öteye gitmiyordu. Avrupa'nın diğer bölgelerinde karşılaştırılabilecek bir bölge yoktu. Buna rağmen Marx, “yakın zamanda” Avrupa'da bir sosyalist devrimin olacağını düşündü. Bu beklenti Manifesto'nun her satırında apaçık görülmektedir.

Şüphesiz, Marks devrimin hangi ülkede patlak vereceğini bilmiyordu. Kapitalist gelişmede ileri gitmiş olan İngiltere olabilir miydi? Hayır. Marks, İngiliz proleteryasının, İrlanda'nın sömürgeleştirilmesine verdiği destekten vazgeçmeden bunun mümkün olmayacağını düşünüyordu. Kapitalist olarak daha az gelişmiş ama büyük devrimin getirdiği mirasla politik olarak daha gelişmiş bir halkı barındıran Fransa olabilir miydi? Belki 1871 Paris Komünü, sezgilerinde Marks'ı haklı çıkarabilirdi. Aynı sebeple Engels de devrimi en çok “geri kalmış” Almanya'dan bekliyordu: Burada proleter ve burjuva devrimi aynı anda patlak verebilir. Manifesto'da bu bağlantıya şöyle işaret ediyor:

Komünistler dikkatlerini en başta Almanya'ya yöneltirler; çünkü Almanya burjuva devriminin arifesindedir ve çünkü bu altüst oluşu genel olarak Avrupa uygarlığının daha ileri olduğu koşullarda ve onyedinci yüzyıl İngilteresi ile on sekizinci yüzyıl Fransa'sındakinden çok daha gelişmiş bir proletarya ile gerçekleştirecektir. Öyle ki Alman burjuva devrimi ancak akabindeki bir proletarya devriminin dolaysız ön gösterisi olabilir.4

Bu gerçekleşmedi: Gerici Prusya'nın dünya-tarihsel sahtekâr Bismark yönetimi altında birleşmesi ile Alman burjuvazisinin korkaklığı ve politik vasatlığı milliyetçiliğe zafer kazandırdı ve halk ayaklanmasını da marjinalize etti. Marks ömrünün sonuna doğru bakışını devrimci bir rota izleyebileceği konusunda beklentisinin olduğunu Vera Zasulich'le mektuplaşmasından anladığımız Rusya'ya çevirdi.

Sonuç olarak Marks, devrimci dönüşümün sistemin çevresinden  başlayabileceğine dair bir sezgiye sahipti— Lenin'in, sonrasında “zayıf halka” diye nitelendirdiği. Fakat Marks, kendini bu noktada dayatan her durum için çıkarımda bulunamadı. Bunu görmek için, “tek ülkede sosyalizmin inşası” olarak nitelenen yeni bir strateji tahayyül edebilmeye başlayan komünistler V.I. Lenin ve Mao Zedung ile tarihin yirminci yüzyıla doğru ilerlemesini beklemek gerekti. Bu, benim uygun bulmadığım uzun bir açımlama yapmayı tercih ettiğim bir ifadedir: “Sosyalizme geçişin uzun yolunda atılan eşitsiz adımlar, egemen emperyalizmin sürekli savaş ve ağır tecrit stratejisi uyguladığı ülkelerle sınırlı kaldı.”

Marks küreselleşmeyi memnuniyetle karşıladı

Komünizm istikametinde sosyalizme doğru uzun tarihi geçişle ve bu hareketin evrensel kapsama alanı ile ilgili tartışma, proletaryanın kendinde sınıftan kendi için sınıfa dönüşümü, kapitalist küreselleşmenin koşulları ve etkileri, bu uzun geçişte köylülüğün yeri ve anti-kapitalist düçüncedeki ifade çeşitliliği gibi bir dizi soruyu ortaya koyar.

Marks kapitalizmin misyonunun dünyayı fethetmek olduğunu herkesten daha iyi anladı. Bunu fethin tamamlanmasına daha uzun yılların olduğu bir zamanda yazdı. Bu misyonu, köklerinden, üç yüzyıllık merkantilizmden kapitalizmin eksiksiz son haline geçişin başlangıç noktası Amerika'nın keşfinden yola çıkarak inceledi.

Manifesto'da, “Modern sanayi Amerika'nın keşfiyle yolu açılan dünya pazarını kurdu... Burjuvazi dünya pazarını sömürerek bütün ülkelerdeki üretim ve tüketime kozmopolit bir nitelik kazandırdı” diye yazdı.5

Marks insanlık tarihinin yeni fenomeni bu küreselleşmeyi memnuniyetle karşıladı. Manifesto'daki birçok sayfada bunun işaretlerini görürüz. Örneğin: “Burjuvazi üstünlüğü ele geçirdiği her yerde bütün feodal, ataerkil, kır yaşamına has ilişkilere son vermiştir.”6 Ayrıca: “Burjuvazi kırsal alanı kentin boyunduruğuna soktu... ve böylece nüfusun hatırı sayılır bir bölümünü kır yaşamının budalalığından [yalıtılmışlığından —Ed.] kurtardı. Tıpkı kırsal alanı kente bağımlı kıldığı gibi barbar ve yarı barbar ülkeleri uygar ülkelere, köylü halkları burjuva halklara, Doğu'yu Batı'ya bağımlı hale getirdi.”7

İfadeler çok açık. Marks hiçbir zaman geçmişe takılıp, eski güzel günlere üzülen biri olmadı. Düşüncelerini her zaman, Avrupa-merkezci gibi görünen bir noktaya kadar varan modern bakış açısıyla ifade etti. Bu doğrultuda epeyce yol gitti. Ama kent emekçilerinin barbarlaştırılması, proletaryanın rezil edilmesi değil miydi? Marks kapitalist yayılmaya eşlik eden kentlerdeki sefaleti görmezden gelmedi.

Manifesto’da Marks, sömürgeleştirilmiş ülkelerde çok daha büyük çapta olmak üzere Avrupa’nın kendisinde de meydana gelen köylü sınıfın imhasının politik sonuçlarını doğru bir şekilde ölçebilmiş midir? Kapitalizmin dünya çapında yayılmasının eşitsiz karakteri ile doğrudan ilişkili olarak bu sorulara dönüyorum.

Tarihteki ilk sosyalist devrim

Marks ve Engels Manifesto'da, kapitalizmin dünya çapında yayılmasının homojen olmadığını, yani fethedilmiş Doğu'ya tarihindeki kördüğümden kurtulma ve Batılı ülkelerin  verdiği imaja uygun bir şekilde “uygar” uluslar ve gelişmiş ülkeler haline gelme şansı tanımayacağını henüz bilmiyorlardı. Birkaç metninde Marx, Hindistan'ın sömürgeleştirilmesini teselli olarak sunuyor. Fakat Marks sonrasında fikrini değiştirdi. Sistematik, ayrıntılı bir şekilde oluşturulmuş argümanlar yerine bu göndermelerin kullanılması sömürgeci fethin yıkıcı etkilerini kanıtlamaktadır. Marks, benim eşitsiz gelişme olarak adlandırdığımın, bir başka deyişle, egemen merkez ile egemenlik altına alınmış çevre arasındaki karşıtlık ve bununla birlikte, kapitalist küreselleşme (doğası gereği emperyalist olan) çerçevesi içinde kapitalizmin araçlarıyla merkeze “yetişmenin” imkansızlığı üzerine kurulu sistematik yapının yavaş yavaş farkına varıyor.

Bu bağlamda, eğer kapitalist küreselleşme dahilinde merkeze “yetişmek” mümkün olsaydı, hiçbir politik, toplumsal ya da ideolojik güç buna muhalefet etmede başarılı olamazdı. Çin'e “açılma” sorununa ilişkin Marks Manifesto'da Marx “burjuvazinin metalarının ucuz fiyatları bütün Çin setlerini yerle bir eden, barbarların yabancılara karşı aşırı derecedeki nefretini zorla dize getiren ağır toplardır” diyor.8

Bu açılmanın oluş şeklinin bu olmadığını biliyoruz: Çin'e “açılmayı” sağlayan İngiliz donanmasının toplarıydı. Çin ürünlerinin rekabet gücü  çoğunlukla Batınınkilerden yüksekti. Aynı zamanda şunu da biliyoruz ki, Hindistan'a egemen olmayı sağlayan İngiliz sanayisinden daha gelişmiş değildi (aynı şekilde, Hint tekstil ürünleri İngilizlerinkinden daha kaliteliydi). Aksine Hindistan’ın egemenlik altına alınması (ve Hint sanayisinin yok edilmesi) Büyük Britanya’ya ondokuzuncu yüzyıl kapitalist siteminin hegemonik konumunu bahşetti.

Gelgelelim, yaşlı Marks gençliğinin Avrupamerkezciliğini nasıl terk edeceğini öğrendi. Dünyanın evrimi ışığında görüşlerini nasıl değiştireceğini biliyordu.

Böylece, 1848’de Marks ve Engels, kapitalizmin tarihte küçük bir parantez olduğunu onaylar bir şekilde, Avrupa’da kendi zamanlarında bir ya da daha fazla sosyalist devrimin mümkün olduğunu düşündüler. Çok geçmeden olgular onları haklı çıkardı. 1871 Paris Komünü tarihteki ilk sosyalist devrimdi. Ne var ki, aynı zamanda gelişmiş kapitalist bir ülkede başarılan son devrimdi. İkinci Enternasyonalin kuruluşuyla, Engels, özellikle Almanya'da yeni devrimci ilerlemeler için umudunu yitirmemişti. Tarih onun yanıldığını kanıtladı. Fakat İkinci Enternasyonalin 1914'deki ihanetinin kimseyi şaşırtmaması gerekirdi. Reformizme kaymanın ötesinde, tüm Avrupa'daki işçi partilerinin, burvazilerinin yayılmacı, sömürgeci ve emperyalist politikalarıyla uyum içinde olması İkinci Enternasyonal'in partilerinden pek birşey beklenemeyeceğini göstermişti. Dünyanın dönüşümünün cephe hattı Doğu'ya doğru, 1917'de Rusya'ya, ve daha sonra da Çin'e taşındı. Kuşkusuz, Marks bunu tahmin etmedi ama daha geç zamanlarda yazdığı metinleri bize Rus Devriminin Marks için muhtemelen sürpriz olmayacağını düşünmemizi sağlıyor.

Çin açısından Marks gündemde olanın bir burjuva devrimi olduğunu düşünmüştü. Ocak 1850’de şunları yazdı: “Bizim Avrupalı gericilerin… en sonunda Çin Settine ulaştıklarında… anıtın üzerinde Républiquechinoise, Liberté, Egalité, Fraternité yazısını bulmayacaklarını kim iddia edebilir”91911 devriminin ve Sun Yat-Sen’in Kuomintag’ı da tıpkı Marks gibi bunu hayal etti ve ( burjuva ) Çin Cumhuriyeti’niilan etti. Fakat Sun, ne eski rejim güçlerini ( ülkeyi yeniden ele geçirdiler) yenmeyi ne de emperyalist güçleri, özellikle de Japonya’yı, defetmeyi başardı. Chiang Kai-shek’in Kuomintag’ındaki kayma, Lenin ve Mao’nun özgün bir burjuva devrimi için artık bir neden kalmadığı ve çağlarının artık sosyalist devrim çağı olduğu anlamına gelen argümanlarını teyit etti. Tıpkı Rusya’da, 1917 Şubat devriminin, eski rejime karşı bir zafer kazanamadığı için geleceğinin olmadığı ve Ekim Devrimine gereksinim duyması gibi, 1911 Çin Devrimi de, aynı anda ulusal ve toplumsal kurtuluş beklentilerini karşılayabilecek yegâne kişilerin,  Maoist Komünistlerin devrimine ihtiyaç duydu.

Sonuç olarak, Paris Komününden sonra ikinci sosyalist devrimi sistemin “zayıf halkası” Rusya başlattı. Lakin,Avrupa işçi sınıfı haraketi,Rus Ekim Devrimi’ni desteklemedi aksine ona karşı mücadele etti. karşı çıktı. Rosa Luksemburg Avrupa işçi hareketlerinin bu yönde kayışını çok sert sözlerle eleştirdi. Başarısızlıklarından, ihanetlerinden ve “Alman proletaryasının tarihi görevini yerine getirmedeki hamlığından” söz etti.10

Çeviren: Özgür Girişen

Devam edecek