11 Eylül 2001’de ABD’de düzenlenen saldırının 18’inci yıl dönümü. 11 Eylül saldırıları, dünyada güvenlik politikaları ve diplomasi alanında birçok değişikliği de beraberinde getirdi. Bu nedenle “dünyanın değiştiği gün” olarak tanımlanıyor.
Dünyayı şokeden saldırı ABD’ye ilk anda müthiş bir şok yaşattı. İkinci Dünya Savaşındaki Pearl Harbor saldırısının ardından ülke sınırları içerisinde yaşanan bu saldırının sonuçları 21. yüzyılın ilk çeyreğinin siyasi çehresini temelden sarsacak nitelikteydi.
İSMET KAYHAN
Amerika Birleşik Devletleri tarihinin en büyük saldırısı olarak adlandırılan ve modern dünya tarihinin dönüm noktalarından biri olan 11 Eylül saldırılarının üzerinden 18 yıl geçti.
11 Eylül 2001 günü sabah saatlerinde El Kaide’nin kaçırdığı 4 uçaktan ikisi ABD’nin New York kentindeki Dünya Ticaret Merkezi’nin İkiz Kuleler olarak bilinen güney ve kuzey kulelerine çarparak intihar saldırısı yaptı.
Uçaklardan üçüncüsü ABD Savunma Bakanlığı karargahı Pentagon’u hedef aldı. Pensilvanya’nın Pittsburgh kentindeki Yahudi Sinagogu’nu hedef alan diğer uçak ise F-16’lar tarafından düşürüldü.
Saldırılar sonrası İkiz Kulelerin yanması ve ardı ardına çöküşü tarihi bir görüntü olarak hafızalarda yerini aldı.
2 bin 996 kişi hayatını kaybetti
30 bin kişinin çalıştığı Dünya Ticaret Merkezi’nin İkiz Kulelerinde 2 bin 606 kişi, Pentagon’da 125 kişi, kaçırılan uçaklarda ise 246 kişi hayatını kaybetti. Resmi makamlar ölü sayısını, 19 terörist ile birlikte 2 bin 996 kişi olarak açıkladı.
Dönemin ABD Başkanı George Walker Bush saldırılar sonrası yaptığı ilk açıklamalarda, ”Binlerce hayat aniden kötülük ve alçakça terör eylemleri ile sona erdi” şeklinde konuştu.
Tüm dünyada ‘terör’ alarmı
11 Eylül saldırıları ABD başta olmak üzere tüm dünyanın ”terör alarmına” geçmesine neden oldu. Havaalanlarında, ülke sınırlarında, bina girişlerinde güvenlik önlemleri artırıldı. ABD göçmen politikasını değiştirdi ve sınır dışı etme oranı hızla yükseldi.
Terör saldırısı ABD’ye ilk anda müthiş bir şok yaşattı. İkinci Dünya Savaşındaki Pearl Harbor saldırısının ardından ülke sınırları içerisinde yaşanan bu saldırının sonuçları 21. yüzyılın ilk çeyreğinin siyasi çehresini temelden sarsacak nitelikteydi.
‘Ha bizimlesiniz, ya onlarla...’
Saldırının ardından hemen hemen dünyadaki bütün devletler ABD ile dayanışma içinde olduklarını duyurdu. Ancak ABD’nin istediği dayanışmadan çok daha fazlasıydı. Bunu da dönemin ABD Başkanı George W. Bush şöyle açıklayacaktı:
”Yurttaşlarımız, hayat tarzımız ve özgürlüğümüz, kasıtlı ve seri terörist saldırılara maruz kaldı... Terörist saldırılar, en büyük binalarımızın temellerini sarsabilir, ama Amerika’nın temellerine dokunamaz. Bu eylemleri gerçekleştirmiş olanlarla, onlara yataklık etmiş olanlar arasında bir ayrım gözetmeyeceğiz. Bu terörizm değil savaştır.” Bush bu sözlerinin ardından hemen bütün dünyaya şu çağrıyı yaptı: ”Bu savaşta ya bizimlesiniz, ya onlarla...”
ABD çok hızlı cevap verdi
ABD saldırılara çok hızlı bir biçimde cevap verdi. Olaydan sadece 3 gün sonra ABD Kongresi 40 milyar dolarlık “terörle mücadele” bütçesi ayırdı. Soğuk savaşın mimarlarından olan Henry Kissenger’ı 11 Eylül saldırısının sebeplerini araştırmakla görevlendirilen kurulun başına geçirildi.
Bush yönetimi El Kaide’nin merkezi durumundaki Afganistan’a askeri operasyon için hazırlıklara başladı. Bu süreçte NATO ittifakın herhangi bir ülkesinin saldırıya uğraması durumunda diğer ülkeleri savaş ilanıyla sorumlu kılan 5. maddesini yürürlüğe koydu. Ancak ABD, Afganistan operasyonu için yanına sadece İngiltere ve Avustralya askerlerini aldı.
7 Ekim’de bombardıman başladı
7 Ekim tarihinde Afganistan bombardımanına başlayan ABD kısa sürede ülkede egemen olan Taliban rejimini yerel güçlerin de yardımıyla yıktı. 3,700 sivilin ölümüyle sonuçlanan operasyonda bir o kadar da Taliban savaşçısı ve El Kaide elemanı öldürüldü. Ancak operasyonun ardından ne saldırıların baş zanlısı Usama Bin Ladin ne de Taliban lideri Molla Ömer yakalanabildi.
Şarbon mektupları
Bu arada ABD’de de nereden gönderildiği belli olmayan şarbon mikrobu taşıyan mektuplar çok çeşitli adreslere postalanıyordu. Toplumda inanılmaz bir histeri ve paranoya gelişiyordu. Toplumu alınacak güvenlik önlemlerinin gerekliliği konusunda olağanüstü bir şekilde hazır gören ABD idaresi peş peşe sert yasalar çıkardı. Sivil toplum örgütleri, yasaların hak ve özgürlükleri kısıtladığı gerekçesiyle Bush yönetimine sert eleştiriler yöneltti.
Bunun ilk örneği olarak 11 Eylül’den sonra gözaltına alınanlar aylarca hiç kimse ile görüştürülmeden tutuldu. Bunlardan bazılarını işkence yapıldığı iddia edildi.
Afganistan operasyonu sonrasında yakalanan 600’ü aşkın radikal İslamcı Küba’daki Guantanamo üssüne getirildi.
Şer ekseni
Bush, Afganistan operasyonunu hemen ardından yaptığı ünlü bir ulusa sesleniş konuşmasında idaresinin bundan sonraki hedefini açıkladı. İran, Irak ve Kuzey Kore’yi “şer ekseni” ülkeleri olarak tanımlayan Bush açıklamasının hemen ardından Irak’ta Saddam Hüseyin rejiminin “bertaraf” edilmesi konusunda uluslararası alanda destek arayışına girdi.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin Irak’a yönelik bir silah denetimleri konusunda harekete geçiren ABD kısa süre sonra Irak’a girdi.
El Kaide’nin saldırıları
Saldırıların ardından El Kaide ve ona bağlı ya da ilişkide olan gruplar birçok saldırı gerçekleştirdi. Bu saldırıların hiçbiri çok büyük etki yaratmadı ancak özellikle ABD’nin ipleri elinde tutması yönündeki gerekçelerinin artmasına sebebiyet verdi. Bu süreç içerisinde Endonezya’nın Bali adası, Kenya’nın Mombasa, Fas’ın Kazablanca şehri, Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad, Bombay, Bağdat ve Yeni Delhi’de yaşanan saldırılarda yüzlerce kişi hayatını kaybetti.
Güvenlik harcamaları tavan yaptı
11 Eylül’ün ardından ülkelerin güvenlik harcamaları olağanüstü bir şekilde artış gösterirken uluslararası hukuk ve insan haklarının korunup güvencelerin geliştirilmesi konusunda ciddi gerilemeler yaşandı. “Teröre karşı uluslararası bir koalisyon” iddiasında olan bazı ülke hükümetleri bu havayı kendilerine muhalif hareketlerin bastırılması yönünde kullandı.
Bunun en çarpıcı örneğini İsrail oluşturdu. İsrail’de tam da barış sürecinin son dönemecine girilirken Nisan 2001’de tüm Batı Şeria’yı kapsayan büyük bir operasyona başlattı.
11 Eylül’ün Türkiye’ye yansıması
11 Eylül sonrası insan hakları ve temel özgürlüklere yapılan devlet saldırısında en kötü örneklerden biri olarak Türkiye de görülüyordu. Öcalan İmralı zindanında rehin alınmıştı. Kürtlere yönelik linç girişimleri, saldırılar giderek tırmanıyordu. Gösteri, toplantı ve insan hakları alanında dönemin hükümeti üst üste sert yasalar çıkartmıştı. Kısa bir süre sonra HADEP, Anayasa mahkemesi tarafından kapatıldı.
Öcalan, 11 Eylül saldırılarının Türkiye’ye yansımasını şöyle değerlendirecekti:
‘’Ecevit hükümetinin Kürt meselesinin çözümü konusunda barış arayışları gelişmekteydi. Bu durum sürerken, 2001’deki 11 Eylül saldırıları gelişince, durum tümden değişti ve bu saldırıyla birlikte her şey bitti; bambaşka bir döneme girildi. Türk devleti Amerika’nın 11 Eylül sonrasında terörizm ile savaş stratejisini sonuna dek kullandı. Kürt Özgürlük Hareketi’ni tüm dünyada ‘terörizm’ olarak tanımlamak için sınırsız arayışlara girdiler. Bir taraftan Amerika’nın Ortadoğu’daki stratejisinin bir parçası haline gelinecek, diğer taraftan Kürtleri soykırıma uğratabilecek bir iktidarın ortaya çıkarılması gerekmekteydi. AKP denilen yapılanma, bu amaçlarına ulaşmak için hazırlandı. İktidara getirilerek, bu kadar zamandır iktidarda tutulmaktadır.’’
‘Terör listeleri...’
11 Eylül, sadece Amerika ve Ortadoğu ile sınırlı olmadı. Avrupa’da yabancı düşmanlığı giderek artıyordu. Avrupa Birliği ve ABD nezrinde oluşturulan “terörist örgütler” listeleri ile çok sayıda baskıcı rejimlere karşı mücadele veren örgüte “terörist” damgası vuruldu. “Terör” korkusu nedeniyle uluslararası hukuk kuralları bir tarafa ülkeler kendi hukuklarını bile çiğnedi. Göç alan ve bununla ayakta duran çok sayıda ülke de göçmenlik kanunlarını sertleştirdi. Ülkeler toprakları içinde yaşayan yabancı kökenli kişileri fişlemeye başladı. Tabi bu ülkelerin arasında ABD ve İngiltere gibi ülkelerin yanı sıra Irak savaşında ve kayıtsız şartsız ABD egemenliğine karşı duruşları ile dikkati üzerlerinde toplayan Fransa ve Almanya’nın da yer alması dikkat çekti.
Ladin öldürüldü!
El Kaide’nin kurucusu ve lideri Usame Bin Ladin bundan tam 10 yıl sonra, 2 Mayıs 2011 tarihinde ABD kuvvetlerinin düzenlediği bir harekat ile gizlendiği Pakistan’ın Abbotabad kentinde yakalandı ve öldürüldü.
Basının karşısına çıkan dönemin ABD Başkanı Barack ObamaUsame Bin Ladin’in öldüğünü belirterek, cesedinin ellerinde olduğunu söyledi ve ekledi: ‘’Ladin’in öldürülmesiyle adaletin yerini buldu. Operasyonda hiçbir ABD’linin burnu bile kanamadı. El Kaide pek çok ülkede sayısız Müslüman’ın da canına kıydı. Pakistan’ın içinde de gerekirse harekete geçeceğimizi söylemiştik. Pakistan’la ortak istihbarat çalışmaları Bin Ladin’in nerede olduğunu bulmamızda büyük faydaları oldu. Bin Ladin’in öldürüldüğü bir günün kendileri için de tarihi olduğu konusunda hemfikirler. ABD’ler bu operasyonu gerçekleştirenlere teşekkür ediyorlar. 11 Eylül’den sonra her şeye rağmen yeniden inşa etmemiş olmamız, bizim açısından en büyük başarıdır.”
El Kaide’nin liderliğini bugün Ladin’in yardımcılarından biri olan Eyman El Zevahiri sürdürüyor. Ladin’in öldürülmesi ve DAİŞ’in ortaya çıkışından sonra El Kaide’nin nispeten eski gücünü kaybettiği düşünülüyor. Ancak El Kaide hala varlığını sürdürüyor ve saldırılarına devam ediyor. Yine ABD, ”terörizmle mücadele” gerekçesiyle girdiği Afganistan’dan henüz çıkmış değil.
Rojava’da yenildiler
11 Eylül’den sonra El Kaide hedefini değiştirdi. Örgüt ‘cihadını’ Batı topraklarından İslam dünyasına kaydırdı. Irak, Suriye ve Rojava’ya savaşı taşıyan El Kaide’nin kolları ve ondan çıkan DAİŞ ve El Nusra’ya karşı YPG yaklaşık 8 yıldır savaşıyor. Sözkonusu örgütler Kürtler ile savaşında yenildi; işgal ettikleri topraklar YPG tarafından özgürleştirildi. Ancak sözkonusu örgütler gizli hücreler biçiminde varlığını sürdürüyor. En son geçen ay QSD yaptığı yıllık olağan toplantısında, DAİŞ’in hücreler şeklinde örgütlendiğine ve Türk devletinden ciddi destek aldığını belirtti. DAİŞ’in tümüyle temizlenmesi için uluslararası koalisyonun desteğine ihtiyaç olduğuna da dikkat çekti.
11 Eylül’den sonra 3 başkan
8 Eylül 2019’da Taliban, ABD Başkanı Trump’ın barış görüşmelerini durdurduğunu duyurduğu açıklamasına tehditle karşılık verdi.
Barış süreci kapsamında ABD’nin ‘prensipte anlaşılması’ durumunda yıl sonuna kadar 14 bin askerinden 5 binini çekmesi, gelecek 16 ay içerisinde de kademeli olarak ABD askerlerinin büyük kısmının çekilmesini öngörülüyordu.
Taliban ise buna karşılık olarak El Kaide ile tamamen bağını koparacak, Afganistan topraklarının silahlı gruplarca ABD ve müttefiklerine karşı kullanılmasını engelleyecek ve Afgan hükümetiyle masaya oturacaktı.
ABD 11 Eylül 2001 sonrası sırasıyla Bush, Barack Obama ve Donald Trump olmak üzere 3 başkan gördü. Bu üç başkan da 11 Eylül’den bugüne kadar devam eden ”teröre karşı savaş” taahhüdüne öncelik verdi.