
Türkiye tarihine unutulmaz leke olarak geçen ve 28’i kurşunlanarak ya da yakılarak, 122’si daha sonra devam eden açlık grevlerinde olmak üzere 150 tutsağın katliamına yol açan “Hayata Dönüş Operasyonu”nun üzerinden 14 yıl geçti. Tanıklardan Mehmet Güvel, katliama iki yıl öncesinden hazırlanıldığını, buna şahit olduklarını belirtirken, Bayrampaşa Cezaevi’nde yakılarak diri diri katledilen kadın tutsaklardan ikisinin teşhis edilememesi üzerine ailelerin, “Hepsi bizim çocuklarımız, birini sen al birini ben alayım” diyerek cenazelere sahip çıktığını anlattı.
Katliamın kanlı bilançosu
Cezaevlerinde bulunan devrimci tutsakların F Tipi cezaevlerine karşı başlattıkları ölüm orucunun 60’ıncı gününde, 19-22 Aralık tarihlerinde cezaevlerinde 8 jandarma komando taburu, 37 bölük asker, binlerce çevik kuvvet ve ceza infaz memurunun katıldığı operasyonda, binlerce mermi, el bombası ve 20 bini aşkın gaz bombası kullanıldı. Katliam sırasında 28 tutsak kurşunlanarak ve yakılarak katledildi. Katliamın ardından devam eden ölüm oruçlarında 122 tutsak daha yaşamını yitirirken 600’ün üzerinde tutsak operasyon ve ölüm orucuna yapılan müdahaleler sonucu sakat kaldı. Katliamla ilgili tutsakların aileleri ve avukatlar tarafından açılan ve halen süren davalarda hiçbir ilerleme kaydedilemezken katliamın talimatını veren asıl sorumluların soruşturma dosyalarında adı bile geçmedi.
2 yıl önceden provasını yaptılar
Katliam sırasında Bayrampaşa Cezaevi’nde bulunan katliamın tanıklarından Mehmet Güvel, katliamı ve öncesinde yaşananları anlattı.
Katliamın 19 Aralık’tan iki yıl önce planlandığını belirten Güvel, “Çeşitli cezaevlerine gidip, nerelerden girilecek, nasıl bir saldırı olacak, nasıl silahlar kullanılacak, bunların ön hazırlıklarını yaptılar. Bayrampaşa’da biz görüyorduk, çatılara çıkıp bir şeylerle uğraşıyorlardı. ‘Ne yapıyorsunuz’ diye sorduğumuzda, ‘Kış geldi, kar yağacak kiremitleri düzletiyoruz’ diyorlardı” ifadelerini kullandı. Merkez medyanın, “Hapishanelerde devlet yok”, “Teröristler hapishaneleri yönetiyor” şeklindeki manipülatif haberlerle katliamın alt yapısını hazırladığını anlatan Güvel, “Ciddi bir saldırı yapacaklardı, saldırıyı bekliyorduk. Bunun için de ölüm oruçları süreci başladı. Bize dayattıkları, ‘Ya teslim olacaksınız ya öleceksiniz’ seçenekleriydi. Ama bir inancı, bir ideolojisi olan bizler asla teslim olmayı kabul etmedik” diye konuştu.
‘Bedenlerimizle karşı koyacaktık’
Saldırıyı bekledikleri için cezaevi şartlarında kendilerini korumak için çeşitli hazırlıklar yaptıklarını belirten Güvel, “Barikat malzemeleri hazırladık. İçine gazlı bezler koyarak su şişelerinden gaz maskeleri yaptık, 24 saat nöbetçiler belirledik; saldırı olursa birdenbire, uykuda yakalanmadan hazırlıklı olalım diye. Bu savaşa bedenlerimizle karşı koyacaktık. Bu tip hazırlıklar yapıyorduk” dedi.
‘Sürekli ateş ediyorlardı’
Saldırının başladığı anı, “19 Aralık sabaha karşı 04:30 sıralarıydı. Nöbetçi arkadaşlar koridordan ‘operasyon’ diye bağırarak koğuşa girdi. Bu sırada nöbetçi arkadaşlardan biri ayağından vuruldu” diyerek anlatan Güvel, şöyle devam etti: “Kimimizin üzerinde pijama vardı, kimimiz çıplak bir şekildeydik. ‘Teslim olun’ deyip ateş etmeye başladılar. Bayrampaşa Cezaevi’nin üst katı yatakhane, alt katı yemekhaneydi. Yatakhane kısmından biz pencerelerin altından sürünerek, merdivenlerden yemekhane bölümüne geçtik. Yemekhanede altı demirden olan tahta masaları kurşunlardan korunabilmek için pencerenin arkasına dizmeye başladık. Aşağıya indiğimizde sürekli ateş ediyorlardı mazgallardan, pencerelerden.”
Halay çekenlere de ateş açmışlar!
Ölüm orucu direnişçilerini alarak merdivenlerin alt kısmında bulunan bölüme geçtiklerini anlatan Güvel, geride kalan tutsakların koğuşların bulunduğu dar alanda sıkıştıklarını ve üzerlerine sürekli olarak ateş edildiğini, iki tutsağın orada yaşamını yitirdiğini söyledi. Atılan yoğun gaza karşı daha önce su şişelerini kullanarak hazırladıkları gaz maskelerinin hiçbir etkisinin olmadığını belirten Güvel, “Artık boğulacak duruma geldik. ‘Dışarıya çıkıyoruz’ dedik, havalandırmanın kapısını açtık ve çıkarak halaya durduk. Halay çekmeye başlayınca bir süre şaşırıp ateşi kestiler. Ardından tekrar ateş etmeye başladılar” dedi.
‘Askerler ellerinde coplar, bize vura vura...’
Askerlerin tekrar ateş etmeye başlaması üzerine yeniden koğuşa girdiklerini ancak bu kez de içeriye atılmaya devam eden yoğun gazdan nefes alamayacak duruma geldiklerini belirten Güvel, şöyle devam etti: “Temsilcimiz kapıyı açtı, ‘Biz çıkıyoruz’ dediler. ‘Çıkın ama ellerinizi kaldırın’ dediler. Ölülerimiz ve yaralılarımızın olduğunu söyleyince yukarıdan sedye attılar. Havalandırma duvarını vinçlerle kırarak itfaiye arabasının merdivenini dayadılar. Önce şehit düşen arkadaşlarımızı, ardından da yaralı yoldaşlarımızı indirdik. En son biz indik. Uzun bir koridor oluşturmuşlardı. Askerler ellerinde coplar, bize vura vura hangar gibi çok büyük bir yere soktular. Orada üç saat bekledikten sonra hepimizi arkadan kelepçeleyip ringlere bindirerek farklı cezaevlerine gönderdiler.”
Kadınların kaldığı koğuşa kimyasal attılar
Katliamla ilgili önemli bir ayrıntıyı daha anlatan Güvel, şunları söyledi: “Kadın arkadaşların kaldıkları koğuşla erkeklerin koğuşları arasında bayağı mesafe vardı. Kadın arkadaşlarımıza ulaşmaya çalıştık ama kurşunlardan geçemedik. Saldırı sırasında kadınların havalandırmasına attıkları bomba elbiselere bir şey yapmıyordu ama vücudun açık olan yerlerini, eller, yüzler, kulaklar ve gözleri eritmişti. Erkeklerin bulunduğu kısma bunu atmadılar. Aynı zamanda içeriye yangın bombaları attılar; kadınların bulunduğu koğuşta yangın çıkınca da su sıkıyoruz diye içinde gaz olan yakıcı bir şey sıktılar. Ve daha beter yanmaya başladı. Kadın arkadaşlar yukarıdan aşağı bölüme geçerken altı kadın arkadaş çıkamadı ve diri diri yakılarak katledildi. O katliamdan sonra avukatlar ve ailelerle beraber cenazeleri teşhis etmek için cezaevine girdiler. 4 kadını teşhis ettiler ama iki kadın arkadaş teşhis edilemedi. Aileler, ‘Hepsi bizim evladımız, birini ben alayım, diğerini sen al’ diyerek cenazeleri almışlar.”
Tutsaklar ‘sanık’ olarak yargılanıyor
Güvel’in anlattığı söz konusu katliamın üzerinden 14 yıl geçmesine rağmen açılan davalardan da bir sonuç alınamadı. Aileler ve avukatlar tarafından başlatılan hukuki sürece ilişkin bilgi veren avukat Güçlü Sevimli de, katliamdan sonra süren savcılık soruşturmalarının ardından yıllar içinde art arda çeşitli davaların açıldığını söyledi. Açılan davaların hemen hemen tamamında katliamdan sağ kurtulan tutuklu ve hükümlülerin sanık olarak yargılandığını ifade eden Sevimli, tutsakların kendi arkadaşlarını öldürme iddiası da dahil olmak üzere, “devlet malına zarar verme”, “isyan” gibi gerekçelerle sanık olarak yargılandığı bazı davaların halen devam ettiğini söyledi.
‘Göstermelik bir yargılama yapılıyor’
Kartal’da bulunan Anadolu Adliyesi 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davada, çoğu er olan 260 kişinin sanık olarak yargılandığını belirten Sevimli, yine 39 er ve rütbeli askerin “kasten adam öldürme” suçundan Bakırköy 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılamalarının devam ettiğini vurguladı. Sevimli, “260 askerin sanık olarak yargılandığı davada kötü bir yargı pratiği sergileniyor. Mahkeme hiçbir şekilde gerçeği araştırma noktasında bir çaba sarf etmiyor. Biz müdahil vekil olarak davayı takip ediyoruz ve hiçbir talebimiz kabul edilmiyor. Yıllardır hiçbir ilerleme kaydedilmediği gibi sanıklar duruşmaya bile getirilmiyor. Göstermelik bir yargılama yapılıyor” dedi.
ROJDA KORKMAZ / İSTANBUL/DİHA
Kim, ne demişti?
Bundan 14 yıl önce, 19 Aralık’ta devrimci tutsakların tecrite karşı direnişi katliamla sonuçlandı. Binlerce askerin hapishanelere operasyonu sonucunda 30 tutsak yaşamını yitirdi. Ana-akım medya ise rolüne sadık kalarak katliamı meşrulaştırmak istedi; katilleri akladı.
Döneme ilişkin birkaç örnekle “propaganda modeli”ni hatırlatmaya çalışalım:
Milliyet: Sahte oruç, kanlı iftar
Milliyet Gazetesi operasyonun ertesi gününde “Sahte Oruç, Kanlı İftar” manşetiyle çıktı. Gazetenin 20 Aralık’taki nüshasında, dönemin İçişleri Bakanı Sadettin Tantan’ın ifadeleri sürmanşetten verildi: “Ölüm orucu yapıyoruz diye kandırdılar. Hastaneye kaldırılanların çoğu sağlam çıktı.” Birinci sayfada katliam anı şöyle çarpıtıldı: “En zorlu operasyon Bayrampaşa Cezaevi’nde yaşandı. Mahkumlar direnişe geçince, jandarma koğuşların çatısında balyozla delik açtı. Ardından göz yaşartıcı bombalar atıp içeri girdi. Ancak ölüm orucu tuttuğu sanılan birçok mahkumun turp gibi olduğu görüldü. Hatta hastaneye giderken slogan atıyorlardı. Bartın Cezaevi’ndeki direnişte ise mahkumların bazıları ağır şekilde yaralandı ve eylem kırıldı.”
Milliyet yine birinci sayfadan verdiği bir “haber”inde şöyle diyordu: “Bayrampaşa’da lüks içinde yaşayan örgüt liderlerinin kendilerine balık ve ördek havuzu yaptırdığı bildirildi.”
Cemal: Fanatizm değil mi?
Hasan Cemal, Milliyet’teki 20 Aralık 2000 tarihli yazısında, Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk’ün, “Devlet bazı cezaevlerine 9 yıldır ilk kez giriyor” şeklindeki açıklamasını, görüştüğü eski bir Emniyet Genel Müdürü’nün doğruladığını belirtti. Tutsakların “Sonuna kadar savaşacağız” demesini eleştiren Cemal, “Nasıl savaşacaksın ki? Kiminle savaşacaksın? Ne için savaşacaksın? Ölümü çözüm olarak görmek... Fanatizm değil mi? İnsanca bir dünya için insan hayatıyla oynamak çelişki, çılgınlık değil mi” diye devam ediyor. Cemal, yazısının sonunda devlete de çözüm üretemediği için tepki gösteriyor.
İnsaniyet dikkate alınarak...
Milliyet’te aynı gün Güneri Cıvaoğlu, okurlarına katliamın ne kadar da ıztırari olduğunu anlatıyordu. Bayrampaşa Cezaevi’nin 1987’den beri bazı örgütlerin “kurtarılmış bölgesi” ve “kumanda karargahı” haline geldiğini savunan yazar, infaz memurlarının bu bölüme giremediğini, sayım bile yapamadığını ifade ediyordu. Cıvaoğlu, neredeyse katliamcılara madalya takılmasını öneriyordu: “Mümkün olduğunca az kan akması, az ölüm olması için özen gösterildi. Bu operasyondan sonra da çeşitli ülkelerden gözlem heyetleri gelecek. Onlar da, müdahalenin insani ölçütler dikkate alınarak gerçekleştiğini görmeliler.” İşin esprisi mi bilemeyiz ama yazı, “Ölümü değil yaşamı paylaşmak amaç olmalı” diye bitiyor.
Hürriyet: Devlet girdi
Hürriyet Gazetesi’nin 20 Aralık 2000 tarihli manşeti ise, “Devlet Girdi” şeklindeydi. Gazete birinci sayfada, “Kalaşnikof ile ateş açtılar” başlıklı bir “haber”e de yer vererek devletin güvenlik güçlerinin mağdur olduğunu vurguluyordu. Gazete, direnişi, toplumsal tepkiyi, ağıtları, cenazeleri görmezden gelerek katliam sonrası atmosferi, “Açlık grevi ve ölüm oruçlarını sona erdirmek için dün düzenlenen ‘Hayata Dönüş Operasyonu’nun ardından bugün Buca, Aydın, Uşak ve Nazilli cezaevlerinde durumun sakin olduğu bildirildi” diye özetliyordu.
Çölaşan: Entelliğin sırası değil!
Emin Çölaşan da gazetesiyle paralel bir pozisyondaydı. Katliamı olası af yasası ile ilişkilendiren Çölaşan, böylece affın “gizli gerekçesini” oluşturan “Biz cezaevlerine egemen değiliz. Bu yüzden af çıkarıp oraları boşaltmak istiyoruz” argümanının son bulduğunu savunuyordu. “Devlet pek çok cezaevine girmeyi başarmıştır! Hükümetin bu konuda bugüne kadar sergilediği tutarsız tavırların da artık son bulmakta olduğu anlaşılmaktadır” diyen Çölaşan, cezaevi direnişçilerine dışarıdan destek verenleri de “işi gücü devlet düşmanlığı yapmak olan küçük bir azınlık” şeklinde tanımlıyor. Çölaşan yazısında aydın ve entelektüel çevrelere de saldırıyor: “Siz kimleri hangi nedenlerle tahrik ediyor, kışkırtıyor ve moral veriyorsunuz? Bu işler şakaya gelmez. Biz bu medya tahrikçiliğini PKK terörü döneminde de aynen yaşamıştık. Entelliğin sırası değil muhteremler!”
Altaylı: Devlet haklı
Dönemin Hürriyet yazarlarından Fatih Altaylı’nın aktüel konumuna bakılınca “tutarlılığını” koruduğu anlaşılıyor. Köşesinde iki gün aynı konuyu gündemine alan Altaylı, “Cezaevinde boş yere can veren ve alçakça can alan militanlar bilsin ki, yanlarında halk desteği yok. Hangi sosyal gruba mensup olursa olsun, sokaktaki vatandaş devleti haklı buluyor” iddiasında bulunuyor. “Dışarda olmayan keyif içerde var. Ve bunların adı cezaevi” diyen Altaylı, yaşamını yitiren tutsaklar için “Cezaevine ‘yola gelsinler’ diye koyulmuş ama cezaevlerindeki düzen bozukluğundan iyice yoldan çıkmışlar” ifadelerini kullanmaktan kaçınmıyor.
Hürriyet yazarlarından Cüneyt Ülsever de 21 Aralık 2000 tarihli yazısında, “Cezaevi operasyonlarında hükümeti destekliyorum” başlığını kullanıyor.
Sabah Gazetesi’nin 20 Aralık 2000 tarihli nüshasında tercih ettiği manşet ise “Ölüm Koridoru” oldu. “Bayrampaşa’daki eylemi kırmak için özel timlerin düzenlediği operasyon 13.5 saat sürdü. İçerden ateş açıldı, duvarlar yıkılarak koğuşlara girildi” ifadeleriyle katliamı anlatan gazete, devlet yetkililerinin demeçlerini sayfalarına taşıdı. Sabah, “Can ve mal kaybına sebebiyet vermemek için güvenlik güçlerince daha hassas davranılarak sonuca ulaşılmaya çalışıldığını” yazdı.
Geciktiği için sorumlu tutulabilir!
Sabah’ın yazarlarından Güngör Mengi, “Terörle pazarlık edilmeyeceği gerçeği nihayet bir kez daha görüldü. Daha fazla beklemek, devletin kendini inkarı olurdu” diyerek katliamın kaçınılmaz olduğunu savunurken şunları yazdı: “Bu operasyon için hükümet eleştirilemez. Olsa olsa gecikmekten sorumlu tutulabilir. Devlet otoritesini cezaevlerinde bile egemen kılamayan çaresizliğin bedelini dün ödedik. Dokuz yıldır devletin giremediği cezaevi koğuşlarının varlığı utançtır ve bu utancı bir daha yaşamayalım.”
Ataklı: Her zaman olduğu gibi...
Can Ataklı ise bir cezaevi operasyonunda bu kadar insanın ölmesinin “ayıp” olduğunu yazarken, “Artık cezaevleri terör örgütlerinin eğitim merkezi, çetelerin, mafyanın palazlanma alanları olmaktan kurtarılmalı“ dedi. Yazar, katliamcılığın zafer olduğunu, “Terör örgütleri arkadaşlarının canı pahasına eylemi sürdürdüler, sonunda devlet her zaman olduğu gibi kazandı ve F tipi de anında uygulamaya geçti” ifadeleriyle savundu.
Zaman: Esnaf bıktı
Zaman Gazetesi de katliamı “müdahale” olarak görürken, katliamı değil protestoları hedef aldı. Gazete, “İsyanlar isyan ettiriyor” başlıklı “haber”inde, “Ulucanlar Cezaevi’nde yaşanan isyanlar ve bunlara karşı düzenlenen operasyonlarda çıkan çatışmalar, burada faaliyet gösteren esnaf ve çevre sakinlerini bıktırdı. Yılda birçok olaya şahit olan çevre esnafı ve sakinleri, cezaevinin bir an önce buradan taşınmasını istiyor” diye yazdı.
Kendine has oteldi; nihayet...
Gazetenin yazarlarından Tamer Kormaz, “Nihayet” başlıklı yazısında şöyle diyordu: “Bayrampaşa Cezaevi’nde bazı koğuşlara tam dokuz yıldır girilemiyordu... Cezaevi değil, derebeylikti Bayrampaşa; adeta ‘kurtarılmış bölge’ idi... Koğuşlar, sol örgütlerin üssü haline gelmişti... Bir anlamda, devletin giremediği ‘kendine has kanunları olan bir oteldi’... ‘F Tipi insancıl değil, istemezük’ nidaları, ölüm oruçları bahaneydi; mesele ‘cezaevlerindeki kurtarılmış bölgelerin egemenliğini teslim etmeme’ meselesi idi.”
ALİ BARIŞ KURT/ANF