- Antidemokratik cumhuriyetin kutsal kabul ettiği dogmaları vardır. Bu dogmaları tanımak ve günümüz uygulamalarını anlamak için 1925'e ve sonrasına bakmalıyız.
CİHAN EREN
Kürt sorunu, Türk devletinin Kürt halkının varlığını yalan ve iftiraya dayandırdığı sistematik inkâr ve imha siyasetinin sonucudur. Bu sistematik yalan ve iftira siyaseti, 1923’te kurulan cumhuriyetin Kürtleri yurttaşlık hukuku dışında bırakmasıyla başladı. Kürtler, 1925’te, bu yalan ve iftiraya karşı isyan etti. Cumhuriyet, bu isyana, yalan ve iftiraya dayandırdığı inkar ve imha politikasını, resmi ideoloji haline getirerek cevap verince demokratikleşmeden uzaklaştıkça uzaklaştı, Kürtlerin varlığını da büyük bir soruna dönüştürdü. Dolayısıyla rejimin anti demokratikleşme tarihini 1925’ten başlatmak yanlış olmayacaktır.
Kürt inkar ve imha politikası, Kürt ve Türk halkları arasında yüzlerce yılla dayanan kardeşlik hukukunu yaraladı. Yeni rejim, Kürtlerin devletle ilişkisini ise sökülüp atılması gereken “çıban” olarak tanımladı. Belgeleriyle, soykırım saldırılarıyla da ispatlı bu politika, 1925’te Şêx Said’in liderlik ettiği Kürt direnişinin sebep ve sonuçlarını objektif ele almadan, Türk devleti ve iktidarının bugün yürüttüğü siyasetini anlamanın mümkün olmayacağını gösterir.
Türkiye Cumhuriyeti, ulus devletlerin kuruluş süreçleri bağlamında ele alındığında, geç kurulmuş bir rejim ve ulus devlettir. Bu gecikme, kurucu kadronun devleti ve ulusunu Jakoben yöntemle inşaya yönelmelerinde etkili olmuştur. Cumhuriyet rejiminin, Osmanlı sisteminden kalma siyasi, ekonomik, toplumsal ve kültürel yapıların tümünü inşaya giriştiği devlet-ulusu önünde engel ve zamanı geçmiş gerici öğeler olarak tanımlamasıyla, birçok iç karışıklığa ve gerginliğe neden olduğu biliniyor. Örneğin Kazım Karabekir ve ekibi ile Mustafa Kemal arasında yaşanan çelişki, bu yöntemden kaynağını almıştır. Mustafa Kemal ve İnönü ekibi, devlet ve ulus inşası önünde engel olabilecek ne varsa hızla ve sert yöntemlerle ortadan kaldırmayı doğru bulmuştur. Rejimin kurucu kadroları hedefleri için dış politikada başını İngiltere’nin çektiği 1920’lerin hegemon güçlerinden onay ve destek alacak çizgiyi seçince, devlet ve ulusunu rahat kuracakları harici koşullara da kavuşmuş oldular. Bağlantılı olarak 1925’teki isyan, Kürtleri hukuk dışı bırakan, Misak-ı Milli politikasını terk ederek Kürtleri parçalayan Türk ulus devlet zihniyet ve siyasetine karşı bir isyandır. İsyan, “rejimin kendini içeride tahkim etmesinin iç koşullarını yarattı” politikasıyla ele alınınca, Kürt halkı, Şark Islahat Planı'nda yazıldığı gibi sistematik inkar ve imhaya tabi tutuldu.
Türk ulus devleti, 1925’ten itibaren Kürtleri inkar ve imha etmeyi, gerici ve zamanı geçmiş kategorisi içine aldığı halklara ait kültürel değerleri yok etmeyi ya da üstten dönüştürmeyi vazgeçilmez ve değiştirilmez bir politika haline getirmiş oldu. Buna, çoğu asker kökenli cumhuriyetin kurucu kadrolarının, 2. Mahmut ile başlayan merkezileştirme politikası mantığıyla Osmanlı şeriatı yerine yeni rejimi ve ulusunu, şeriatın nasları yerine ise kendi ideolojilerini koyması demek de mümkündür. AKP’nin eleştirerek iktidara geldiği, 2009’dan itibaren kimi yasa değişiklikleriyle yamayarak yeniden inşa ettiği ve bugün inandığı da bu Türk ulus devlet dinidir. Erdoğan ve AKP’nin, Kürt sorununun demokratik çözümüne gelmemesindeki en önemli neden, bu ulus devlet dinine inanmaya başlamasıyla doğrudan bağlantılıdır.
Cumhuriyetin demokratikleşmemesi, Kürtlerin inkar ve imhasını seçmesinin yanında, toplumun ağırlıkta din-inanç kültürüne Jakoben müdahalede bulunmasıyla da direkt bağlantılıdır. Antidemokratik cumhuriyetin kutsal kabul ettiği dogmaları vardır. Hem bu dogmaları tanımak hem de günümüz uygulamalarını anlamak, 1925‘e ve sonrasına bakmayı gerektirir.
1925 Kürt isyanı başladığında, Fethi Okyar hükümeti darbe yöntemiyle düşürülür. Yerine şiddet ve baskıda sınır tanımaz İnönü hükümeti getirilir. Bu, Türkiye’de baskı ve şiddet yanında kültürel soykırım yöntemiyle Kürt inkar ve imhasını temel politika yapmayanların iktidara gelemeyecekleri anlamına gelir.
Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılması, Türkiye’de siyasi partilerin Kürt inkar ve imha politikasını sürdürmek isteseler bile bunu resmi ideolojinin belirlediği çerçevede yapmak zorunda olduklarının ilk uygulamasıdır.
Takriri Sükûn Kanunu ve Şark Islahat Planı, Kürt halkının inkar ve imhasının özel kanunlar ve politikalarla yürütüldüğünü, Kürtlere normal hukukun işletilmediğinin ispatıdır.
İstiklal Mahkemeleri, Örfi İdare, Kürtlerin hak taleplerinin savaş gibi ele alındığını ve Kürdistan’da normal bir rejimin olmadığının kanıtıdır. Bu uygulamalar aynı zamanda Kürtlerin hak talebinin Türkiye'nin tümünde antidemokratik rejim inşasına gerekçe yapıldığının günümüzde de yürürlükte olan ilk örnekleridir.
Yargılamalarda isyan liderlerine “şeriat istiyorduk deyin sizinle anlaşır, barışırız” telkin ve yönlendirmesi, devletin Kürtleri, kimlikleriyle düşman dahi kabul etmeme politikasının bugün de süren başlangıcıdır.
Mahkemede İngiliz parmağı töhmetinin yaratılmak istenmesi, devletin bizzat kendisinin Kürtlere ihanetini, bölücü politikalarını, suçlarını Kürtlere mal ederek anlatmasının bugün de süren demagojisinin ilk pratiğidir.
Kürtler, devletin inkar ve imha politikalarını zorlayınca, her türlü insanlık dışı suçu işleyebilecek sosyo-psikolojik kişiliğe sahip devşirmelerin devlet yönetiminde etkili görevlere getirilmesi de halen yürürlükte olan bir yöntem olarak 1925’te devreye konulmuştur.
Kürtler, biz bu toprakların kadim halkıyız, bütünlük içinde demokratik hukukla diğer halklarla bütünleşmek istiyoruz, dediklerinde yalan ve iftiralarla Kurmanc-Zaza, Şafii-Alevi diye böldürme de özellikle AKP döneminde ayyuka çıkmış o günden kalma İttihatçıların uydurmasıdır.
Maddeler halinde özetlemeye çalıştığımız bu politikalar, 1925 isyanında uygulanmış ve sonrasında da resmi ideoloji haline getirilmiştir. İşte günümüz devlet ve iktidarı, kurum ve kuruluşları kadar, Türk aydın ve entelektüellerinin, Kürt halkına nasıl baktıklarını, sorunun çözümünden neyi anladıklarını görmek istiyorsak bu maddelerde belirtilenlerle günümüzdeki söylem ve eylemlerini karşılaştırarak kimin nerede durduğunu anlamak mümkündür.
Genelde Kürtlerin, özelde de Kürt mele ve medrese geleneğinin 1925’ten günümüze değişenleri ise başka bir yazının konusudur.