• Alevi kurumlarının önündeki önemli görev, kadını yalnızca yönetim kurullarında sayı olarak artırmak değil, yolun bilgisini üreten, yorumlayan ve geleceğe taşıyan kadınların çoğalmasıdır.
  • 'Ana' makamının tarihsel ve manevi değeri yeniden görünür kılınmadan, Rea Haq'ın hakikat anlayışı da eksik kalacaktır. Rea Haq'ta 'Ana', yaşamın kurucu ilkesi, hafızanın taşıyıcısı ve rızalık toplumunun ilk öğretmenidir.
  • Avrupa'da yaşayan Kürt Alevi ailelerinde kendi ana dilini bilmeyen çocuklar, o kelimelerin taşıdığı hafızayı da kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bu nedenle ana dil mücadelesi, aynı zamanda inançsal bir sorumluluktur.

SONGÜL MORSÜNBÜL TARHAN*

 Aleviliğin yalnızca bir inanç tanımı olmadığını, bir yaşam öğretisi olduğunu hep hissederdim. Annem, Aleviliği kitaplardan öğrenmedi. Ne uzun vaazlar verdi ne de kendini anlatma telaşına düştü. Sessizliğiyle, lokmasıyla, rızalığıyla, komşusuna uzattığı eliyle, doğaya gösterdiği saygıyla, acıyı bal eyleyen sabrıyla öğretti.

Bugün dönüp geriye baktığımda görüyorum ki Aleviliğin en büyük öğretmenleri çoğu zaman adı tarihe yazılmayan analardı.

Onlar yazmadılar, yaşattılar.

Onlar konuşmadılar, yol oldular.

Onlar hükmetmediler, hakikati taşıdılar.

İşte bu nedenle bu yazıyı yalnızca bir araştırma ya da akademik değerlendirme olarak kaleme almıyorum. Bu satırlar, anneme verdiğim sözün, Nerme Nenemin bastonuyla ayaklarımıza vurarak "Zone xo qesî bike! Mektebe gitsen de dilini unutma!" diye haykırışının ve hakikati bugüne taşıyan bütün anaların huzurunda verilmiş bir sözün ifadesidir. Biliyorum ki; dilini kaybeden yalnızca kelimelerini değil, inancını, hafızasını ve yolunu da kaybeder. Bugün Alevilik üzerine çok konuşuluyor. Cemler yapılıyor, paneller düzenleniyor, kitaplar yayımlanıyor Fakat en temel sorulardan biri hâlâ yeterince sorulmuyor: Bu yolun asıl taşıyıcısı kimdi?

Neden Alevi toplumunda ana kutsal kabul edilirken, zamanla inanç kurumlarının büyük bölümü erkeklerin temsil ettiği yapılara dönüştü? Neden kadın, yaşamın merkezindeyken karar mekanizmalarının kıyısına itildi? Bu sorular, yalnızca kadın meselesi değildir, bunlar hakikat meselesidir. Rea Haq'ın özü, insanı cinsiyetiyle değil, can oluşuyla değerlendirir. 'Can' kavramı kadınla erkeği birbirine üstün kılmaz, ikisini de aynı hakikatin parçaları olarak görür. Tarih boyunca devletleşen dinler, iktidar ilişkileri, savaşlar ve erkek egemen zihniyet bu hakikati örseledi. Alevi toplumu da bu süreçlerden bütünüyle bağımsız kalamadı.

Ben bu yazıda kimseyi suçlamak için değil, unutulan hafızayı birlikte hatırlamak için konuşuyorum. Unutulan her ana, biraz daha eksilen bir hafızadır. Unutulan her dil, biraz daha yitirilen bir hakikattir. Unutulan her ocak, biraz daha zayıflayan bir yol demektir. Kürt Alevileri açısından bu hafıza daha da derindir. Dêrsim'den Koçgirî'ye, Maraş'tan Sivas'a, Amed’den Avrupa sürgünlerine uzanan tarih, yalnızca göçlerin ve katliamların tarihi değildir. Aynı zamanda anaların inancı, çocuklarına fısıldayarak yaşattığı büyük bir direniş tarihidir. Bu nedenle kadın meselesini yalnızca eşit temsil ya da yönetim sorunu olarak ele almak yetersizdir.

Yolun kurucu öznesi

Kadın, Rea Haq'ta yalnızca temsil edilen değil, yolun kurucu öznesidir. Ana, yalnızca doğuran, analık da yalnızca biyolojik bir durum değildir. Analık, hakikati korumaktır, lokmayı bölüşmektir, dili yaşatmaktır, rızalığı büyütmektir, talibi yolda tutmaktır ve gerektiğinde bütün bunlar uğruna bedel ödemeyi göze almaktır. Amacım geçmişe övgüler dizmek değildir. Amacım geleceğe bir yön gösterebilir miyim çırpınmasıdır.

Bugün Alevi kurumlarının, ocaklarının, derneklerinin ve federasyonlarının kendilerine sorması gereken en temel soru şudur: Kadını gerçekten yolun öznesi olarak mı görüyoruz, yoksa onu yalnızca temsil edilen bir unsur olarak mı bırakıyoruz? Bu soruya verilecek cevap, yalnızca kadınların değil, Rea Haq'ın geleceğini de belirleyecektir. Ben bir Kürt Alevi kadını olarak bu satırları öfkeyle değil, hakikate olan inancımla yazıyorum. Biliyorum ki hakikat, hiçbir zaman zorbalıkla değil, rızalıkla büyür. Anaların sesi yeniden duyulmadan ne bu yol kendi hakikatiyle buluşabilir ne de gelecek kuşaklara eksiksiz aktarılabilir. Bu nedenle bu yazı bir serzeniş değil, bir davettir.

 

Can kavramı ve bozulan denge

"Can olmak, kadın ya da erkek olmanın önünde gelir, çünkü Hak katında canın cinsiyeti değil, hakikati vardır." Bugün Alevilik üzerine yürütülen tartışmaların önemli bir bölümü kurumlar, temsil, cemevleri veya siyasal ilişkiler etrafında şekilleniyor. Oysa bu tartışmaların merkezine dönüp şu temel soruyu koymadığımız sürece eksik kalacağız: Rea Haq insanı nasıl tanımlar? Bu soru yalnızca bir inanç sorusu değildir, aynı zamanda varoluş (ontoloji) sorusudur. Rea Haq'ın kadim öğretisinde insan, öncelikle 'can’dır. Can, kadın ve erkek ayrımından önce gelen, yaşamın özünü ifade eden bir kavramdır. Bu anlayış, insanı biyolojik cinsiyetiyle değil, ahlakıyla, rızalığıyla ve hakikate bağlılığıyla değerlendirir. İşte bu nedenle "eline, beline, diline sahip ol" öğretisi, yalnızca bireysel bir ahlak ilkesi değil, toplumsal yaşamın da temelidir. Burada üzerinde durulması gereken önemli bir nokta vardır. Rea Haq'ta can kavramı, kadın ile erkeğin aynı olduğu anlamına gelmez. Aksine, her ikisinin de birbirini tamamlayan, yaşamı birlikte var eden özne olduğunu ifade eder. Eşitlik, farklılıkların inkârı değil, birbirine üstünlük kurmayan bir yaşam anlayışıdır.

Ne var ki tarih içinde bu denge giderek bozulmuştur. Devletleşen dinlerin etkisi, iktidarın kutsallaştırılması, savaşlar, mülkiyet ilişkileri ve ataerkil toplumsal düzen, yalnızca siyasal yapıları değil, inançların yorumlanışını da değiştirmiştir. Alevi toplumu, uzun süre bu baskılara karşı dirense de zamanla bu etkilerden tamamen bağımsız kalamamıştır. Böylece kadın, hakikatin kurucu öznesi olmaktan çok, çoğu zaman görünmeyen emekçisi hâline gelmiştir. Oysa yolun hafızasına baktığımızda bambaşka bir manzara görürüz.

Analık kültürünün yaşattığı

Ocaklar yalnızca erkeklerle ayakta kalmadı. İkrar yalnızca erkekler tarafından yaşatılmadı. Lokmayı yalnızca erkekler paylaşmadı. Çocuklara dili, nefesi, deyişi, erkânı, yası ve sevinci öğretenlerin büyük bölümü analardı. Bir toplumun belleğini en çok kim korur? Saraylar mı? Ordular mı? Yoksa çocuklarına kendi dilinde ninni söyleyen analar mı? Ben ikinci cevabın hakikate daha yakın olduğuna inanıyorum. Asimilasyon, önce dili hedef alır. Dil kaybolduğunda inancın kavramları da silikleşir. "Rızalık", "ikrar", "cem", "musahiplik", "lokma", "Hak-Muhammed Ali", "Xızır", "ocak" ve daha nice kavram, yalnızca sözcük değildir; bir yaşam biçiminin taşıyıcılarıdır. Bu kavramların kuşaktan kuşağa aktarılmasında ise anaların emeği belirleyici olmuştur.

Bu nedenle analık yalnızca doğurmak değildir. Doğurmak biyolojik bir olaydır. Analık ise kültürü, dili, vicdanı ve hakikati yaşatmaktır. Çocuk doğuramayan bir kadın da ana olabilir, çünkü analık, yalnızca bedenle değil, emekle, sorumlulukla ve yol bilinciyle kurulan bir bağdır. Aynı şekilde bir çocuğu dünyaya getirmek de tek başına analığı tanımlamaz. Rea Haq'ın ölçüsü biyoloji değil, hakikate hizmettir. Bu yaklaşım, kadın özgürlük çalışmalarında da karşılık bulur. Jineolojik bakış, feminist tarihçiler ve kadın araştırmacıları, insanlık tarihinin uzun dönemlerinde kadınların yalnızca aile içinde değil; üretimde, bilgi aktarımında ve toplumsal örgütlenmede de merkezi roller üstlendiğini göstermektedir. Bu çalışmalar, kadını yalnızca mağdur olarak değil, tarihin kurucu öznesi olarak yeniden görünür kılmayı amaçlar. Bu bakış, Rea Haq'ın can merkezli öğretisiyle birçok noktada buluşur. Burada önemli olan, herhangi bir akademik kuramı inancın yerine koymak değildir. Tam tersine, farklı bilgi alanlarını hakikati daha iyi anlamanın araçları olarak değerlendirmektir. İnanç ile bilim, birbirini dışlamak zorunda değildir; biri yaşamın anlamını, diğeri ise yaşamın izlerini araştırır.

Önce anaların sesi duyulmalı

Bugün Alevi kurumlarının önünde önemli bir görev duruyor. Kadını yalnızca yönetim kurullarında sayı olarak artırmak yeterli değildir. Esas mesele, yolun bilgisini üreten, yorumlayan ve geleceğe taşıyan kadınların çoğalmasıdır. Ana makamının tarihsel ve manevi değeri yeniden görünür kılınmadan, Rea Haq'ın hakikat anlayışı da eksik kalacaktır. Rea Haq'ın geleceği konuşulacaksa, önce anaların sesi duyulmalıdır. Hakikatin sesi, çoğu zaman en yüksek kürsülerden değil, en sessiz ocaklardan yükselmiştir. Belki de bugün yeniden sormamız gereken soru şudur: Biz gerçekten kadınlara söz veriyor muyuz yoksa yalnızca onları dinliyormuş gibi mi yapıyoruz? Bu soruya verilecek dürüst cevap, yalnızca kadınların değil, bütün yolun geleceğini belirleyecektir. "Bir yolun hakikati, en çok kadınlarına nasıl davrandığında görünür."

Alevi inancı üzerine konuşurken çoğu zaman "pir", "mürşit", "rehber", "ocak" ve "talip" kavramlarını dile getiriyoruz fakat çok daha temel bir kavramı yeterince konuşmuyoruz: Ana. Rea Haq'ta 'Ana', yaşamın kurucu ilkesi, hafızanın taşıyıcısı ve rızalık toplumunun ilk öğretmenidir. Bir çocuk dünyaya gözlerini açtığında ilk dili anadan öğrenir. İlk nefesi, ilk lokmayı, ilk paylaşmayı, ilk merhameti ve ilk hakikat duygusunu anadan alır. Bu nedenle 'Ana' biyolojik bir tanımdan önce, ahlaki ve toplumsal bir makamdır. Ne yazık ki zamanla bu hakikat görünmez hâle getirildi.

Bugün birçok insan, Alevi inancını anlatırken önce pirlerden söz ediyor; oysa piri yetiştiren anaları çoğu zaman anmıyor. Erkânı yürüten pirleri ve dedeleri biliyoruz fakat o erkânın dilini çocuklara öğreten kadınların adları çoğu kez tarihin satırlarına yazılmamış durumda. Oysa yazılı tarihin sessiz kaldığı yerde sözlü hafıza konuşur. Dêrsim'in, Koçgirî'nin, Maraş'ın, Sivas'ın, Çewlîg'in, Varto'nun, Erzincan'ın, Erzurum’un Malatya'nın köylerinde cemler yalnızca meydanlarda kurulmadı. Evlerde kuruldu. Ocaklarda kuruldu. Çocukların başı okşanırken, tandır başında ekmek pişerken, ağıtlar söylenirken, deyişler fısıldanırken kuruldu. İnancı geleceğe taşıyan yalnızca meydandaki pir değildi, evdeki anaydı. İşte bu nedenle bugün kendimize şu soruyu sormalıyız: Neden tarih, erkeklerin adını daha çok yazdı da kadınların emeğini çoğu zaman görünmez bıraktı?

Zone xo qesî bike!

Bu sorunun cevabı yalnızca Alevilikte değildir. İnsanlık tarihinin büyük bölümünde yazıyı, devleti ve resmi tarihi oluşturan yapılar, erkek egemen kurumlar olmuştur. Yazanlar, çoğu zaman iktidarın yanında durmuş; yaşayanların, özellikle de kadınların hafızası ise sözlü kültürde korunmuştur. Bu nedenle Alevi inancını yalnızca devlet arşivlerinden okumak eksik kalır. Deyişlerden, ağıtlardan, masallardan, ninnilerden, ziyaretlerden ve anaların hafızasından da okumak gerekir. Hakikat, bazen bir ninenin söylediği tek cümlede saklıdır.

Çocukluğumda Nerme Nenem'in elindeki bastonla ayaklarımıza hafifçe vurup, “Zone xo qesî bike!” demesi yalnızca bir dil uyarısı değildi. O baston, yüzyıllardır süren bir direnişin sembolüydü. Biliyordu ki; ana dil giderse deyiş gider. Deyiş giderse nefes gider. Nefes giderse yol eksilir. Asimilasyon önce okullarda başlamaz. Önce evlerin içine girer. İnsanların kendi çocuklarıyla başka bir dilde konuşmasını normalleştirir. Sonra o çocuklar kendi analarının anlattığı hikâyeleri anlayamaz hâle gelir. İşte o gün yalnızca bir dil değil, bir inanç da yaralanır.

Kaç hafıza kayıt altında?

Bugün Avrupa'da yaşayan binlerce Kürt Alevi ailesi tam da bu gerçekle karşı karşıyadır. Çocuklarımız birçok dili öğreniyor. Bu zenginliktir ama kendi ana dilini bilmeyen bir çocuk, yalnızca kelimeleri değil, o kelimelerin taşıdığı hafızayı da kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bu nedenle ana dil mücadelesi yalnızca kültürel değil, aynı zamanda inançsal bir sorumluluktur. Rea Haq'ın "rızalık" öğretisi, ancak insanlar birbirlerinin dilini, acısını ve hafızasını duyabildiğinde yaşayabilir.

Bugün kadınların önünde duran en önemli görevlerden biri de budur: Yalnızca çocuk yetiştirmek değil, hafızayı canlı tutmak. Yalnızca aile kurmak değil, yol kurmak. Yalnızca gelenek aktarmak değil, hakikati geleceğe taşımak.

Ne yazık ki son yüzyılda Alevi kurumlarının önemli bir kısmı da farkında olmadan devletin ve modern dünyanın erkek merkezli örgütlenme biçimlerinden etkilendi. Yönetim kurulları oluştu, başkanlıklar, eşbaşkanlıklar kuruldu, temsil mekanizmaları gelişti. Bunların bir kısmı kaçınılmazdı. Kentleşen toplum yeni örgütlenme biçimlerine ihtiyaç duyuyordu fakat şu soruyu sormadan geçemeyiz: Bu yeni yapılar, anaların bilgeliğini gerçekten taşıyabildi mi?

Kadınlar yönetim listelerinde yer alsa bile, yolun bilgisini üretme süreçlerinde ne kadar söz sahibi oldular? İnancın geleceğine dair kararlar alınırken kaç ana dinlendi? Kaç yaşlı kadının hafızası kayıt altına alındı? Kaç ziyaret geleneği kadınların anlatımlarıyla yazıya geçirildi? 

Kadın yolun kurucu nefesidir 

Bugün hâlâ birçok bölgede en eski duaları, gulbengleri, en eski ağıtları ve en eski ziyaret hikâyelerini bilenler yaşlı kadınlardır. Onlar birer yaşayan arşivdir. Çoğu zaman arşivleri dinlemek yerine, dosyaları dinlemeyi tercih ediyoruz. İşte burada yeni bir kadın bakış açısına ihtiyaç olduǧu da ortaya çıkıyor. Rea Haq öğreticisi kadınların oluşturduǧu örgütlülük, erkeklere karşı değil, kadın ananın hakikatindeki unutuluşa karşı olmalıdır. Pirliğe karşı değil, pirliği ana bilgeliğiyle yeniden buluşturmaya yönelik olmalıdır. Temsile karşı değil, temsilin hakikatle yeniden buluşmasına yönelik olmalıdır.

Rea Haq'ın geleceği, kadınların daha fazla yönetici olmasına indirgenemez. Asıl mesele, kadınların yeniden hakikatin yorumlayıcısı, erkânın üreticisi, hafızanın koruyucusu ve yolun düşünürü olarak görünür olmasıdır. Yol yalnızca yürünerek değil, anlatılarak, sorgulanarak ve yeniden üretilerek yaşar. Kadın bu yolun yardımcısı değildir. Kadın bu yolun kurucu nefesidir. Hakikatin ilk öğretmenidir. Belki de insanlığın en eski ocağıdır.

* DAKB Sözcüsü (Demokratik Alevi Kadınlar Birliği)