- Filistin denince sömürgecilikten, direnişten ve halkların iradesinden bahseden birçok kişi, konu kendi sınırlarına gelince bir anda devletlerinin güvenlik söylemini tekrarlamaya başlıyor.
- Bazı insanlar Filistin'i gerçekten evrensel bir adalet anlayışıyla değil, daha konforlu olduğu için savunuyor. Çünkü Kürt meselesinde aynı cesareti, dili ve ilkeli duruşu göremiyoruz.
Robîn ZANA
Türkiye'de kendisini solcu olarak tanımlayan kişilerle konuştuğunuzda; "halkların kardeşliği", "eşitlik" ve "özgürlük" gibi kavramları dillerinden düşürmezler. Konu Kürtlerin dili, kimliği ya da hak talepleri olunca, o çok savundukları "halkların kendi kaderini tayin hakkı" bir anda unutulur. Sanki hafızalarında hiç böyle bir ilke yokmuş gibi davranırlar; hatta bazen sessiz kalmayı da geçip, doğrudan devletin resmi diliyle konuşmaya başlarlar.
Aynı durum dindar çevrelerde de görülür. Ortamlarda Türk-Kürt kardeşliği anlatılır, ümmet bilincinden bahsedilir. Kürtlerin en temel hakları konuşulmaya başlandığında kardeşlik rafa kalkar, yerini milliyetçiliğe bırakır. Allah'ın huzurunda herkesin eşit olduğunu söyleyenler, siyaset söz konusu olduğunda bu eşitliği ilk terk edenler olur.
Eskiden bunun sadece Türkiye'ye özgü bir ikiyüzlülük olduğunu sanıyordum ama öyle değilmiş. İngiltere'de kursa giderken kendisini "koyu solcu" olarak tanımlayan hocamızın iki lafından biri Filistin, diğeri Trump'ın politikalarıydı. Sürekli insan haklarından söz ediyordu. Bir gün derste Britanya ile İrlanda tarihi konuşulurken konu bir şekilde IRA'ya geldi. Hiç duraksamadan "teröristler" dedi. İçimden, "Ne kadar tanıdık bir yaklaşım" dedim. Sanki İrlanda geçmişte hiç sömürgeleştirilmemiş, insanlar ağır baskılar görmemiş gibi... Sanki Britanya İmparatorluğu o topraklara gül dağıtarak hâkim olmuştu. Dayanamayıp "Peki, sizin 'terörist' dediğiniz bu insanlar için İrlanda halkı ne diyor?" diye sordum. Biraz küçümseyen bir ifadeyle "Onlar özgürlük savaşçısı diyor" cevabını verdi.
Aslında anlatmak istediğim tam da buydu. Devletlerin kullandığı kavramlar ile halkların hafızası her zaman örtüşmüyor. Tarihe, sadece devletlerin penceresinden bakarsanız herkesi kolayca "terörist" ilan edersiniz. Biraz geriye dönüp bu çatışmaların neden yaşandığını sorgularsanız; karşınıza yıllarca çözülememiş sorunlar, inkâr edilmiş kimlikler ve bastırılmış hak talepleri çıkar.
Bugün İngiltere'de IRA, İspanya'da ETA, Türkiye'de Kürt meselesi konuşulurken benzer bir refleks devreye giriyor. Filistin denince sömürgecilikten, direnişten ve halkların iradesinden bahseden birçok kişi, konu kendi sınırlarına veya konfor alanlarına gelince bir anda devletlerin güvenlik söylemini tekrarlamaya başlıyor. İşte benim anlamakta en çok zorlandığım nokta bu. Elbette hiçbir çatışmada sivillerin zarar görmesi kabul edilemez; şiddet kimden gelirse gelsin aynı sertlikle eleştirilmelidir ama aynı ölçüyü, aynı ahlaki teraziyi her coğrafyada kullanmıyorsanız mesele ilkeli olmak değil, sadece "kimin" söz konusu olduğudur. İnsan hakları da, özgürlük de, adalet de coğrafyaya göre eğilip bükülemez.
Bazen düşünüyorum; acaba bazı insanlar Filistin'i gerçekten evrensel bir adalet anlayışıyla mı savunuyor, yoksa bunu dile getirmek daha konforlu olduğu için mi? Çünkü konu Kürt meselesi olduğunda aynı cesareti, aynı dili ve aynı ilkeli duruşu göremiyoruz. Bence insan hakları seçmeli bir ders değildir; bir halk için hararetle savunulurken, başka bir halk için askıya alınamaz. Tutarlılık dediğimiz şey de tam bu kırılma noktasında başlar. İnsan, hakları sadece sempati duyduğu topluluklar için değil, katılmadığı, eleştirdiği ya da kendisine uzak gördüğü halklar için de savunabildiğinde gerçekten ilkeli bir duruş sergilemiş olur.