Söz konusu küresel politika olduğunda takvimler çoğu zaman bir şey ifade etmez. Siyasal olgular bir süreklilik arz ederler ve her olay bir dizi şeklinde vuku bulur. Yine de her zaman takvim yapraklarının çevirilmesi manevi bir anlam ifade eder. Her yıl beklentileriyle birlikte gelir. 2016 yılı için Ortadoğu ve Türkiye özelinde söylenmesi gereken ilk şey şu: 2015 yılında IŞİD’in ve radikal İslam’ın dünyada elde ettiği yeni mevziler hepimiz için birer tehdit unsuru. Homi Bhabha’nın deyişiyle “tekinsizler” Avrupa’nın damarlarında AB projesinin ve aynı anda hem emperyalist hem çok kültürlü olunabileceği yanılgısına dayanan Avrupa fikrinin çökmekte olduğu gerçeğini haykırdı. 

Aynı anda İslam dünyası ülkelerinin ve Batı ülkelerinin pasaportlarını taşıyan insanların yaptıkları eylemler, 21. yüzyılda savaşın, etrafı cetvelle çizilmiş alanlarla kısıtlanamayacağını gösterdi. 2016 yılında tek bir cephesi olmayan ve hatta fiziki bir hattı olmayan bir savaş durumundan söz etmek doğru olacak. Bahsettiğim bu "mekana kıstırılamayacak” çatışmalar ise çok-aktörlü denklemin artan bilinmeyenlerle daha keskin bir şekilde karşımıza çıkacağını hepimize gösteriyor. 

Bu çok aktörlü denklem içerisinde Amerika Birleşik Devletleri ve Türkiye ilişkileri her zamanki gibi Ortadoğu için belirleyici faktörlerden olacak. Erdoğan’ın Katar ve Suudi Arabistan’la artan temasları, İsrail’le ortaya çıkan yeni “şüpheli” dirsek teması ve hatta Mısır meselesinde edilmiş sözlerin, verilmiş yeminlerin yerlerinde yeller esmesi bana kalırsa ABD’nin Rusya’nın devreye girdiği yeni denklemde her ne kadar Rusya’yla “kimin terörist olduğu” konusunda uzlaşsalar da Türkiye’den vazgeçmeyeceğini gösteriyor. Zaten bu, genel siyasal şartlara bakıldığında asla manalı bir tercih olmaz. Türkiye kimin yönettiğinden bağımsız olarak korumaya çalıştığı seküler yapısı gereği de ülkenin son yıllarda sürekli olarak dalgalanan siyasi ve ekonomik durumu gereği de kontağın sürmesi gereken bir coğrafya. 

Burada tabii Türkiye’nin hemen yanıbaşında Barzani’nin elde ettiği siyasal avantajı politik bir sonuca çevirme ihtimali de önemli bir yer tutuyor. Türkiye Güney Kürdistan’la ve Irak’taki olası tüm partnerlerle ilişkilerini sürdürmek için her yolu deneyecektir. Zira Türkiye’nin Kürtler’e karşı giriştiği “imha” politikalarının söz konusu ehlileştirilmiş ve sınıfsal karakterlerinden arındırılmış sömürüye açık bir nüfus olduğunda fazlasıyla değiştiği ve hatta sistem içileştirme konusunda Türkiye’nin gerek inşaat şirketleri, gerek yatırımlarıyla nasıl bir rol oynadığı ortada. Zaten tüm Ortadoğu “karmaşıklığı” da Ortadoğu’yu bombayla yıkıp, TOKİ benzeri iştiraklar ile yeniden yapabileceğini düşünen devletlerin politikaları sonucu ortaya çıkmadı mı? Yani ABD’nin ve İngiltere’nin Irak’taki eski hatalı politikalarının ortaya çıkardığı bu yeni tabloda kim en çok parseli toplar sorusunun yanıtını özellikle de Türk hükümetinin son dönemde birçok geri adım atarak belirlediği tutum gösterecek. Umudum, Barzani yönetiminin oyun teorisini de yanlış yorumlayarak Erdoğan’a yedeklenip Kürt halklarına toptan kaybettirecek seçimler yapmaması yönünde. Ancak bu konuda da kesin, optimist bir tablo ortaya koymam zor. Burada asıl yük HDP’nin uluslararası temaslarına düşecek.

HDP’nin uluslararası temasları denilince elbette Selahattin Demirtaş’ın son Rusya ziyareti ile başlamak lazım; ama önce Demirtaş’ın ziyaret ettiği Rusya’nın ajandasına da bakmakta yarar var: Putin Ukrayna’da maddi zararı çok yüksek olan bir cephe açtı. Suriye’de hava yoluyla müdahaleyi tercih etse de Putin açısından bu cephe de fazlasıyla masraflı. Ancak ulusal seferberliğe benzer bir ruh halini ortaya çıkarması ve Rusların “savaşçı” bir ruhu olduğuna dair emperyal algıyı güçlendirmesi Putin’in elini güçlendirdi. Dahası, Türkiye’yi ve Türkiyeli şirketleri ekonomik ve siyasal olarak sürekli ve ustaca politikalarla sıkıştırabiliyor olmaları Rusya’nın bölgedeki asli belirleyici olacağının kanıtlarından biri. 

Kürt politikasındaki sıkışma da Rusya için önemli bir kart. Rusya’nın aktif müdahilliği Kürtler açısından dengeleyici bir fırsat. Cenevre’deki görüşmeler öncesinde hem cephede yaşananlar hem de masada olan kozlar bakımından Rusların devreye girmesi “iki kutuplu dünya” günlerine benzer bir denge havası ortaya çıkardı. Ben Rusya’nın Suriye’ye müdahalesini açık bir şekilde Ukrayna’yla NATO ülkelerinin ilişkileriyle birlikte yorumlamaktan yanayım. Rusya’nın Suriye’de attığı her adım, adeta ülkenin batısına doğru Rus hegemonyasının attığı bir adım olarak da ortaya çıkıyor. Yani Putin, mahalle kavgasının arasına öylece dalan bir “delikanlı” değil; içine girdiği savaşın ona hangi mevziilerde avantaj sağlayacağını çok iyi bilen bir stratejist. Üstelik “derinlikle” falan işi olmadığını da dış politikadaki kararlılığıyla gösterdi. HDP ile Rusya arasında yapılan görüşmenin taşıdığı siyasal anlamı sayfalarca yorumlayabiliriz ama özeti şu: Rusya IŞİD’i ve IŞİD’lileri Suriye topraklarında nasıl bombaladıysa Türkiye’nin kirli dış politika hesaplarını da aynı şekilde bombalamış oldu. Bu tabir ilk bakışta sert görünebilir; ancak Birinci Dünya Savaşı da dahil olmak üzere uluslararası destek bakımından hep yalnız kalan ve Türkiye sınırları içerisinde yaşamlarına devam eden Kürtler’e açık bırakılan bu kapı Türkiye’nin kendi toprakları içerisinde sürdürdüğü Sri Lanka modeli çatışmanın neticesinin imha olamayacağını, Kürtler’in 20 ya da 100 yıl önce olduklarından çok daha farklı bir konumda olduklarını gösterdi. 

DTK bildirisi, öz yönetim gibi başlıklar bana kalırsa Demirtaş’ın yurtdışında yaptığı tüm lobi faaliyetlerinin dünyada bulduğu etkiyle birlikte düşünülmeli. Demirtaş 2015 yılına nasıl damga vurduysa, akıllı bir dış politikayla –2014 ve 2015’te Salih Muslim’in vurduğu gibi- Ortadoğu’nun dengelerine de damga vurabilir. Türkiye’de geniş kitlelerin övgüsüne mazhar olan Demirtaş’ın dış politikada elde edeceği bu mevzi ise en çok da Rusya’yla görüşmenin ABD’yle diplomatik teması sürdürmeden/arttırmadan bir anlamı olmayacağını anlamasına bağlı. Alanlarda savaşan, sokak sokak bir özgürlük destanı yazan Kürt halkı ilk kez masada oyunu kurallarına göre oynayan bir kadroya sahip. 2016’yı bu kadronun başarılarıyla anmak hepimizin ortak dileği olsa gerek. Ancak hepimizin uluslararası diplomasi ile ilgili öğrenecek çok şeyi var. Bugün Kürt halkı, uluslararası siyaset yapabilecek kapasitede olarak gördüğü kadrolarının yeterliliğiyle büyük bir sınav veriyor. Bu sınav YPG savaşçılarının IŞİD’e karşı verdiği savaştan çok farklı değil. Üstelik diplomasi söz konusu olduğunda mücadele tecrübesi bakımından Kürtler’in masadaki diğer aktörlere göre oldukça tecrübesiz olduğunu unutmamalıyız. Bu nedenle diplomasi şu an en az cephelerdeki aktivite kadar üstüne titrenmesi ve üzerinde düşünülmesi gereken bir şey Kürtler için.  


* Kadir Has Üniversitesi Öğretim Görevlisi