AKP ve MHP öncülüğündeki savaş bloku Kürdistan’da 24 Temmuz 2015’ten beri yıkım ve katliam politikalarını sürdürüyor. Kürt halkının varlığı, örgütlülüğü ve kazanımları tümden ortadan kaldırılmak isteniyor. Özcesi Kürtler üzerindeki soykırım sonuçlandırılmak isteniyor.

“Çöktürme planı” adı altında kapsamlı bir imha konsepti hazırlandı. Bunun için Meclis’ten tekme tokatla “güvenlik yasaları” çıkarıldı. Ekim 2014’te de MGK bu kararları ve hazırlıkları gözden geçirip saldırı kararı aldı. Basından askeri ve sivil bürokrasiye, oradan diplomasiye kadar tüm devlet güçleri, partiler, siyasi alanlar topyekün savaş konseptine göre düzenlendi. Bu saldırının en büyük ayağı da psikolojik savaştı. Askeri cepheden daha fazla basın üzerinden saldırı yürütüldü.

Milletvekilleri hapislere atıldı. Belediyeler gasp edildi. Belediye başkanları dahil binlerce parti üyesi ve çalışanı baskınlarla tutuklandı. Hiç bir hukuk, felsefe ve insani prensip tanınmadı. İnsanlık ayaklar altına alındı. Şehirler yakılıp yıkıldı. Binlerce genç, kadın, yaralılar dahil basının karartma yalanları desteğinden katledildiler. Kürdistan yakılıp yıkılırken, dağ taş bombalanırken devlet hep haklıydı. Kötü ve ölümü, yıkımı hak eden Kürtlerdi. Çünkü onlar inkara ve Türkleşmeye itiraz etmişlerdi. Başlarına ne gelse hak etmiş ve müstahak olmuşlardı.

İşgal, yıkım ve imhayı haklı ve doğal göstermek için bazı hain, keklik soylu Kürtleri de basında kullandılar. PKK’nin varlığı ve mücadelesi karşısında devlet mecbur kalmış bir Kürtçe kanal açmıştı. Bu da demokratik bir kabul ve tanıma eksenli değildi. Kürt halkı kendi kurduğu kanalları izlemesin, devletin propagandasını Kürtçe yapsın diye kurmuşlardı. Tamamen savaş stratejisinin bir parçası olarak kurulmuştu. PKK ve direnen Kürt halkı sayesinden kurulan bu kanalda bol keseden maaş alan bu hain Kürtler dönüp yine direnenlere küfretmeye ve karalamaya devam ettiler. AKP ve hükümete tek bir eleştiri getirme erdeminden ve cesaretinden yoksundular.

Katliamlar ve darbe tezgahlarından, OHAL ve KHK’lerle ülke 12 Eylül koşullarını aratacak hale getirilmişken, cümle hainler ve faşist güruhlar “Kürt halkının PKK ve HDP’den koptuğunu, artık Kürt sorunun kalmadığını, Kürtlerin PKK sorunu olduğunu” tekrarlayıp durdular. Yüzlerce gazete, TV ve dergi kapatıldı. Yüzlerce gazeteci hapislere atıldı. Binlercesi işsiz bırakıldı. Özcesi taşlar bağlandı, itler salındı.

Erdoğan ve düşük profilli başbakanı nerede ne konuşsalar onlarca TV kanalı canlı yayına geçiyor. Tüm TV kanalları ya ele geçirilmiş ya da açık tehdit altındalar. Dünyanın hiç bir demokratik ülkesinde böyle bir hilkat garibesine rastlanılmaz. Dünyanın süper gücü ABD başkanı günde kaç saat TV’lerin canlı yayınında? Avrupa’nın hangi ülkesinde devlet veya hükümet başkanları bu kadar TV’leri işgal edebiliyor? Türkiye basın ve yönetim tarihinde hiç bu kadar ayağa düşmemiş, hiç böyle pespaye olmamıştı.

Faşizmin hiç bir kural tanımadığı, ırkçılığın ve milliyetçiliğin tüm toplumu adeta uyuşturduğu, yaşamın her alanında, sokaklarda şiddet ve zorbalığın kol gezdiği böyle bir ortamda Kürtler üzerinde dünyanın her tarafında büyük bir düşmanlık ve saldırı yürütülüyor. Akıl almaz bir eşitsizlik ve adaletsizlik ortamında “Kürtler insan olmak, kimlik ve hak sahibi olmak istemiyor. Herkes Türk olmaya can atıyor. Kürtler adına konuşan ve direnenleri Kürt halkı reddediyor. Direnenler, politika yapanlar haindir, teröristtir. Ölümü ve tutuklanmayı hakketmişlerdir” algısı sürekli topluma şırınga ediliyor. Rojava’dan Şengal’a kadar Kürtlere saldırılar düzenleniyor. Bir halk topyekün olarak hedeflenmiş hak, hukuk ve var olma koşullarından mahrum bırakılmak isteniyor.

Dizginlerinden boşalmış ırkçı ve katliamcı soykırım politika ve uygulamalarını toplumun sorgulamasına asla izin verilmek istenmiyor. Sıradan bir gösteri, yürüyüş, hak arama yolları ortadan kaldırılmış. Dediğimiz gibi taşlar bağlanmış, köpekler salınmış bir memleket manzarası karşımızda. Hal böyle iken Türk basını ve işbirlikçisi, hain Kürt tabakası “bakın Kürtler artık PKK veya HDP’yi istemiyor. Onlara karşılar” propagandasını aralıksız yürütüyorlar. Devletin Kürtleri bastırdığına ve sindirdiğine inanıyorlardı.

Bu yalan ve hayatın gerçeğine uymayan algı operasyonlarını Newroz’da Kürt halkı yerle bir etti. Bir gerçek, bir bayram yıllardır yürütülen karalama ve beyinleri, ruhları teslim alma çabalarını yerle yeksan etti. Faşist blokun hevesleri kursaklarında kaldı. Kürt halkı ağır kayıplar verdi. Büyük acılar çekti. En değerli evlatlarını yitirdi. Bütün eksikliklere ve kayıplara rağmen Kürt halkı düşmanlarını affetmedi. Mehmet Tunç’un dediği gibi evlatlarıyla, direnişleriyle ve kimliğiyle gurur duydu. Var olmaya ve direnmeye iradesinin ve bilincinin olduğunu bir kez daha gösterdi.

Kürt halkı Newrozlaşmış bir halktır. Kırk yıldır fiili bir direniş ve mücadele içindedir. Bedel ödemiştir. Kim dost kim düşman, kim direniyor, kim işbirlikçi ve haindir bunları iyi tanıyor. Her şey gözü önünde yaşanıyor. Yaşananları uzaktan, dışarıdan izleyen bir halk değildir. ABD ve AB’ye kadar demokrasiyle yönetildiğini iddia eden güçlerin Kürt katliamlarına ses çıkarmadığını, çıkarları gereği birçok konuda Türk faşizmini desteklediklerini iyi biliyor. Onun için gözü dışarıda, başkalarından medet uman bir halk değildir. Öz gücüyle direniyor. Kimsenin Kürt’ü olmayı kabul etmiyor. Önder Apo önderliğinde, direnen, kendisine ait bir Kürt olmayı başarmıştır. Böyle olduğu için yenilemiyor, kırılamıyor ve teslim alınamıyor. 

2017 Newroz’u tüm Türkiye halkları için bir umut ve inanç aşılaması olmuştur. Kürtler ve direnen öncüleri Türkiye halklarının faşizme karşı yegane güven kaynağıdırlar. Şu haliyle direnen etkin bir güç bırakmamışlardır. Bunun için aceleleri var. Faşist blok direnen halklara karşı uzun ömürlü olamayacağını iyi biliyor. Bu hınç ve kızgınlıkla Kürtlere saldırıyorlar. Saldırının ancak direnişle kırılacağı, bu yolla zafere ulaşılacağı açıktır. Newroz’da Kürt halkı kahraman bir halk olarak tanımlanmayı hakkettiğini de herkese göstermiş oldu.