2023’e girerken 3. Yol ne yana düşer?
- 2010’daki referandum sürecinde “Boykot” kararıyla 3. Yol siyasetine yönelik ilk somut girişimler de toplumsallaştırılmıştı. “Evet-Hayır” kutuplaşması AKP-Cemaat ittifakına karşı CHP-MHP ittifakı ile gün yüzüne çıkarken, zamanla bazılarının safları değişecek ama iki-kutuplu siyaset yapma tarzı değişmeyecekti. Özellikle bu referandum sürecinde 3. yol “Boykot’la şartları zorlayan bir tercihten ziyade bu ikili siyasetin dışında doğal bir alternatif olarak öne çıktı.
İBRAHİM BULAK
3. Yol siyaseti, Kürt Özgürlük Hareketi’nin hem ulusal hem de toplumsal bir hareket olma özelliğini reel siyasete uyarlamaya çalışan öte yandan da sadece Türkiye siyasetine değil dünyadaki iki kutuplu siyasetin dışında farklı bir söylem ve görüş taşıma iddiasında olan bir izleğe sahip. 3. Yol siyaseti anlaşıldığı kadarıyla Kürt Özgürlük Hareketi için taktiksel ve seçime odaklı bir değişim değil bilakis stratejik ve sürekli örgütlülüğü içeren bir özelliğe sahiptir. Günümüzde 3. Yol siyaseti dışında '3. Yol çizgisi' veya '3. Yol stratejisi' gibi kavramlarla da açıklanan bu siyasi hattın Türkiye siyasetinde neye karşılık geldiğini anlamak için cumhuriyetin kuruluş zamanlarına, sonrasında ortaya çıkan siyasi tabloya ve 3. Yol’un ne zaman hangi siyasi iklimde somutluk kazandığına kısa bir bakış atalım. Başlamadan önce iki kutuplu siyasetin farklılıkları olsa da salt Türkiye’ye özgü olmadığı bilhassa tepeden inme bir değişiklikle monarşik yönetimden cumhuriyete geçen ülkelerde değişimin ne kadar sürede, nasıl ve ne biçimde olması gerektiği gibi sorular üzerinde benzer ayrışmaların olduğunu söylemekte fayda var.
Birinci Dünya Savaşı’nın ardından bu kez; İstanbul ve Ankara hükûmetleri arasındaki mücadele, Osmanlı’nın tarih olması, yeni kurulan düzenin nasıl olacağı ve değişimin ne hızda yapılacağı tartışma konusu olacaktı. 1920 yılında besmelelerle açılan Birinci Meclis, Ermeni halkının, farklı azınlık grupların ve ayrılık taraftarı Kürtlerin yer almadığı bir meclisti. Fakat buna rağmen çoğulcu bir yapıya sahip karizmatik bir lider olarak öne çıkmışsa da Mustafa Kemal’in denetime alabileceği ve her istediği kararı geçirebileceği bir meclis değildi. Mecliste reisi Mustafa Kemal olan Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti’ne Birinci Grup, bunun dışında kalan milletvekillerine ise İkinci Grup adı veriliyordu. İçinde çok farklı fikir ve milliyetten insanı barındıran İkinci Grup yekpare, ortak hareket eden bir grup değildi. Aynı şekilde Birinci Grup da tartışmasız Mustafa Kemal’in her dediğini onaylayacak bir grup değildi. Birinci Meclis, Mustafa Kemal’in tasavvurundaki rejimi yaratacak tek sesli bir yapıya sahip değildi. Bu tasavvuru önünde ayak bağı olan meclisin lağvedilmesi ve yeni bir meclis yapısına ihtiyaç vardı. 'Bu meclis Türklerin, Kürtlerin, Lazların, Çerkeslerindir' anlayışı Mustafa Kemal’e göre görevini tamamlamıştı. İkinci Meclis’e gidiş sürecinde Lozan Antlaşması’nın onayı da önemli bir rol oynuyordu. Birinci Meclis yapısı Lozan sürecinde muhalif bir duruş sergilemişti. İkinci Meclis’in 'muhalefetsiz' ve tek partili olması, tek şefe itaat etmesine özen gösteriliyordu. 1923 seçimlerine Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti devletin tüm imkanlarını kullanarak girmiş ve oluşacak yeni mecliste Mustafa Kemal kendisine bağlılıkta şüphe duymayacağı kişilerden oluşan bir liste olmasına dikkat etmişti.(İsmail Göldaş, Takrir-i Sükun Görüşmeleri, Belge yayınları, 1997) Seçimlerden sonra Halk Fırkası kurulmuş fakat önceden de Mustafa Kemal’in siyaset tarzından hoşnut olmayan ve savaşta önemli roller üstlenmiş Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy gibi o yıllarda toplum tarafından tanınan siyasetçiler de 1924 yılının sonlarına doğru Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı (TCF) kurmuştu. Bu partinin kurulmasıyla Halk Fırkası’nın meclisin tek partisi olma özelliği kalmamıştı. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın tepeden inme değişikliklere muhalefet eden, liberal-muhafazakar bir dünya görüşüne sahip bir karakteri vardı. Bu kez İslami kesimlerin ve İttihatçıların desteğini alan bu parti Kemalist tasavvura ayak bağı olmuştu. Toplum nezdinde saygınlığı olan bu partinin yöneticilerini bir kerede alt etmek kolay olmadığı için kısa sürede sonuç alabilecek uygun bir atmosfer ve güçlü bir gerekçeye ihtiyaç vardı. 1925’teki Kürt isyanı bu iş için biçilmiş kaftandı. Zira resmi ideolojinin alışılmış tarih yazımına karşı duran aksi bir görüşe göre Mustafa Kemal ekibi bir isyanın örgütlendiğini biliyor ve uygun bir zamanda ortaya çıkması için bir vukuata ihtiyaç duyuyordu. Nitekim Şeyh Sait’in bulunduğu köye giden jandarmanın “asker kaçağı arıyoruz” bahanesiyle bulunduğu evde olan birisini istemesi ve Şeyh Sait’in vermemesi üzerine silahlar patlar ve böylelikle isyan başlar. Bu isyanın hemen ertesinde dönemin başbakanı Rauf Orbay, TCF reisleriyle görüşmek ister ve görüşmede TCF’nin lağvedilmesini talep eder. Kazım Karabekir, Orbay’dan fikrine başvurulacağı naifliğiyle bir görüşme beklerken bu talep karşısında 'Bizim Kürtlük mıntıkasında teşkilatımız bile yoktur' cevabını verir. (Kazım Karebekir, Kürt Meselesi, Emre yayınları, 12. Baskı 2004) Kazım Karabekir’e göre bu isyanın olacağı belliydi ve buna rağmen hiçbir tedbir alınmamıştı. İsyan ise ona göre 'mahalli’ydi, asıl maksat Kürt isyanı vesilesiyle terör estirmekti. Nihayetinde TCF rızasıyla kendini kapatmayınca Takrir-i Sükûn Kanunu ile kapatılır. Bu gruba asıl ölümcül darbe ise 1926’daki ‘İzmir Sukiastı’ davaları ile vurulur. Artık tek şef ve tek parti ile bütünleşmiş bir devlet vardır. İkinci Dünya Savaşı’nın ertesinde Türk devletine rol model olan otoriter rejimlerin birer birer yıkılmasıyla değişen dünya düzenine ayak uydurmak için tek partili dönem sona erer. 1950 seçimleri öncesi CHP’nin muhafazakâr ve İslamcı kesimleri memnun etmek için imam hatip okullarını açması, din derslerini okullarda okutması gibi manevraları da işe yaramayacak ve CHP seçimleri kaybedecekti. Demokrat Parti (DP), CHP’nin içinden çıkmış, Kemalizmi doğrudan reddetmeyen bir siyasi geleneğe yaslanan bir yapıya sahipti. TCF’den farklıydı zira o, CHP’nin paltosundan çıkmıştı. DP, CHP’nin şekillendirdiği rejimin kodlarını, ezberlerini, kalıplarını kabul eden onun sınırları içerisinde siyaset yapmaya çalışan bir siyasi oluşumdu. Soğuk Savaş yıllarında NATO’nun komünizmle mücadelesi kapsamında ırkçı ve dinci örgütler destekleniyor, büyümeleri için her türlü imkan seferber ediliyordu. Bu bağlamda 1960’taki darbeden sonra Kemalizm paltosundan bu kez Demokrat Parti’nin devamı olarak Adalet Parti dışında Mili Görüş ve MHP ortaya çıkacaktı. Bu oluşumlar Soğuk Savaş yıllarının ürünüydü.
2002’den sonra
Seçmenin neredeyse yarısının oyunun parlamento dışı kaldığı 2002 seçimlerinde AKP’nin iktidarı ve CHP’nin muhalefeti ile sonuçlanan bir siyasi harita ortaya çıkmıştı. Bu seçimlerden sonra ANAP, DYP, DSP, Fazilet gibi önceki yıllarda hükümette yer almış partiler isim düzeyinde siyasi hayatlarına devam etseler de aslında bu partilerin asıl kadroları ve kitlesi bu meclisteki iki partiden birisine eklemlenmişti. Bu siyasi haritada AKP’nin koalisyon içinde olduğu Gülen Cemaati de vardı ki özelikle bu ikili siyasetin önemli bir ayağını oluşturuyordu. Özellikle Kemalizm eleştirisi üzerinden bu ikili siyasetin hegemonya savaşında entellektüel sinerjiyi oluşturmaya çalışıyordu.
HEP’den HDP’ye giden süreç
Bu iki kutuplu siyasetin dışında 90’larda HEP ile başlayarak Kürt siyaseti kendi geleneğini oluşturdu ve mücadele zeminin içerisinde tabiri caizse siyaseti siyaset yaparak öğrendi. 1991’deki genel seçimlerde HEP adayları, SHP listelerinden seçime girmişti. HADEP süreciyle birlikte ise artık bu geleneğin devamı olan partiler seçimlere farklı Kürt çevreleri, Türkiye’deki sol ve demokrat çevrelerle ittifaklar kurarak girmeye çalıştı. Böylelikle hem bu çevrelere geniş kitlelere seslenebilme olanağı tanıdı hem de kendisi toplumun farklı kesimlerine açılmaya çalıştı. Parlamenter siyasetteki Kürt partileri ilk başlarda tecrübeli ve yaşça büyük kişilerin liderliğinde yürüdü. DEP (Yaşar Kaya), HADEP (Murat Bozlak), DEHAP (Mehmet Abbasoğlu), DTP (Ahmet Türk) süreçlerinde genel başkanlık yapacak kişilerin bu özellikleri taşımasına özen gösterildi. 2000’lerin başında gençlik kollarından gelen Tuncer Bakırhan’ın DEHAP’ın başına geçmesiyle bu yaklaşım değişmeye başladı. Nurettin Demirtaş ve Selma Irmak’ın DTP Eş Başkanları olmasıyla birlikte Kürt siyaseti açısından kuşaklar arası geçişkenliğin daha kurumsal bir düzeye ulaşması mümkün oldu. Öte yandan bu yenilenme sürecine paralel olarak, Türk medyasının tabiriyle ‘şahinler’ ve 'güvercinler’ tartışması da gündeme gelmeye başladı. Türk medyasının nazarında şahin kanat genç, öfkeli ve 'silah’a karşı çıkmayan kişilerden oluşurken; güvercin kanat ise makul, sakin ve yeri geldiğinde 'silah'a karşı çıkabilecek özelliğe sahip kişilerden oluşmaktaydı. Kimin şahin, kimin güvercin olduğu silaha karşı aldığı mesafeye göre belirleniyordu. Silaha karşı duruşu cesaretlendirmek, teşvik etmek için Türk medyası bölgeye geziler düzenler ve televizyon programlarında özellikle bu konuyu tartışmaya açardı.
Seçim ittifaklarının sürekli ittifaklara dönüşmesi için Abdullah Öcalan’ın 'çatı parti’ olarak formüle ettiği, farklı örgütlerin ve grupların ortak ilkeler etrafında bir araya gelmesini hedefleyen girişimler oldu. Anayasa değişikliği tartışmaları üzerinden şekillenen 12 Eylül 2010 tarihli referandum sürecinde, “Evet-Hayır” olarak açığa çıkan iki-kutuplu zihniyetin karşısında, Kürt siyaseti ve sol-demokrat çevreler “Boykot” kararını öne çıkarmışlardı. Bu siyasal pratikle bugünlerde daha sık zikredilen 3. Yol siyasetine yönelik ilk somut girişimler de toplumsallaştırılmıştı. “Evet-Hayır” kutuplaşması AKP-Cemaat ittifakına karşı CHP-MHP ittifakı ile gün yüzüne çıkarken, zamanla saflar değişecek ama iki-kutuplu siyaset yapma tarzı değişmeyecekti. Özellikle bu referandum sürecinde 3. Yol, şartları zorlayan bir tercihten ziyade bu ikili siyasetin dışında doğal bir alternatif olarak öne çıktı.
Çözüm süreci esnasında Öcalan, yıllardır sözünü ettiği ‘çatı parti’ fikrini HDP olarak formüle etti. Neredeyse yüzyıldır Türkiye siyasetine egemen olan iki-kutuplu yaklaşımlara karşı HDP üçüncü seçenek olarak siyaset sahnesine çıktı. 3. Yol’dan bahsederken Türkiye siyasetinde bu iki kutuplu siyasetin dışında söz gelimi Kemalizmle kopuşu sağlamış komünist hareketlerin veya Kürt hareketlerinin de geçmişte olduğunu hatırlatmak gerekir. Bu hareketler özellikle 70’li yılların ikinci yarısından sonra birbirine yakınlaşırlaşır zira bu dönemde hem Marksizm Kürt hareketlerinde hakim ideolojidir hem de Türkiye’de sol kitleselleşmesiyle orantılı olarak Kürt sorununa daha duyarlı hale gelmeye başlar.
Hatırlayanlar olacaktır; Selahattin Demirtaş İHD Diyarbakır Şube Başkanı iken abisi Nurettin Demirtaş DTP’nin Eş Başkanı idi. 2007 yılında yapılan seçimlere Bin Umut Adayları’ndan biri olarak Diyarbakır’dan katılan Selahattin Demirtaş, o dönemlerde halk nezdinde daha çok Nurettin Demirtaş’ın kardeşi olarak tanınıyordu. 2009’da DTP’nin kapatılması ve dönemin eş başkanları Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk’a siyaset yasağı getirilmesiyle beraber, daha öncesinden tedbir amaçlı kurulmuş olan BDP’ye Selahattin Demirtaş ve Gültan Kışanak eş başkan seçildiler. Birbirleriyle uyumlu olan bu isimler kitleler tarafından da sevilip kabul gördü. Demirtaş başlarda ne “güvercin” ne de “şahin” kanada uyacak bir profil çiziyordu. Kimi zaman yaptığı radikal çıkışlarla ondan umudu olan bazı kesimlerde 'şahin' olabilir korkusu oluştursa da, özellikle çözüm süreci ile beraber demode olan bu kategorilerin Demirtaş özelinde de bir kıymeti harbiyesi olmayacaktı. “Nurettin’in kardeşi”, zamanla ve kendi becerisiyle başka bir referans üzerinden tanımlanmaya gerek duymayan yeni bir imaj yaratabilmeyi başardı. Sadece bununla yetinmedi, Türkiye siyasetinde Kürtlerin dışında asgari demokratik değerleri önemseyen her bireyi de temsil edebilecek bir yüze dönüştü. Aslında o 3. Yol siyasetinin yüzüydü.
'Şef’ ve 'Reis' arasındaki benzerlikler
Bu siyasetin ortaya çıkardığı başarılardan biri olan 7 Haziran seçimlerini ve mecliste oluşan tabloyu Birinci Meclis’e benzetebiliriz. Aynı şekilde bu sürece giden yolda nasıl ki Mustafa Kemal, tasavvurundaki devleti oluşturmada Kürtlerle taktiksel bir ittifak yaptıysa Erdoğan da ‘çözüm süreci’nde Kürtlere benzer bir ilişki çerçevesinde yaklaştı. Bu bağlamda Mustafa Kemal’in ortak yaşamın bir teminatı olan Sivas Kongresi Beyannâmesi ile bu süreçte tarihi bir olay olan 28 Şubat 2015’teki Dolmabahçe Mutabakatı tarihsel bir benzerlik taşır. Zira devamında Erdoğan’ın tasavvurundaki rejime 7 Haziran seçimleri ayak bağı oldu ve 7 Haziran seçimiyle ortaya çıkacak olağan koalisyon hükümeti Mustafa Kemal’inkine benzer gerekçelerle lağvedildi ve yeniden seçime gidildi. Böylece İkinci Meclis’e benzer bir tablo 1 Kasım 2015’te yapılacak seçimlerde ortaya çıkmıştı. Nasıl ki İkinci Meclis’in mevcut durumu Mustafa Kemal’in istediğini yapmada bir sorun idiyse Erdoğan için de 1 Kasım seçimlerinden sonraki haliyle bile meclis ihtiyaca cevap değildi. Tek adam ve parti-devlet rejimi için daha güçlü bir zemine ihtiyaç vardı. Bu noktada ise Mustafa Kemal’in verdiği sözleri tutmamasıyla 1925’teki Kürt isyanına benzer bir biçimde Erdoğan’ın masayı devirmesiyle Kürt tarafı 'özyönetim' ilan etmiş ve artık 'taş üstünde taş, baş üstünde baş bırakmayın' safhasına geçilmişti. 15 Temmuz Darbe Girişimi’yle 'İzmir Sukiastı’ davası arasında da parelellikler söz konusudur. Mustafa Kemal bu davayla bir dönem kendisini desteklemiş TCF kadrolarını ve farklı muhalif unsurları nasıl tasfiye ettiyse Erdoğan da Gülen Cemaati’ne olanca nefretiyle yönelecek ve ölümcül darbeyi vuracaktı. Bu iki dönem arasındaki benzerlikler ve çıkarımların birer bir aynı olduğu iddiasında değilim fakat hata payları olmasına rağmen göz ardı edilemeyecek, şaşırtacak derecede benzerlikleri bulunmaktadır. Bu benzerliklerin ortaya çıkması bir tesadüf veya 'tarih tekkerürden ibarettir’ klişesinden ziyade iki kutuplu siyasetin ortaya çıkardığı bir sonuçtur. Zaten 2016’dan sonra Erdoğan ve çevresi rejimin hakimi olmaya başlayınca Kemalist anlatıdakine benzer bir mit oluşturmaya başladı, ordan referanslar vermeye başladı. Artık nasıl ki Mustafa Kemal tek adam rejimini kurduktan sonra parti-devlet ile muhalefetin sınırlarını belirliyorduysa benzer şekilde Erdoğan da düzen içerisindeki muhalif partilerinin yapacağı siyasetin sınırlarını belirliyordu.
Bu ikili siyasetin son 10 yıllık hegemonya savaşında çok şey değişti fakat "Kürt sorunu” parantezine alınabilecek tüm argümanlar da hala 10 yıl öncesinin kodlarıyla tartışılıyor. Oysa Türk devlet aklının silah olgusuna yüklediği stratejik anlam artık PKK gerillaları ile sınırlı değil. Sayıları yüzbinleri bulan ve tüm dünyanın teveccühünü kazanmış Rojava’daki silahlı güçlerin de “terörist” olarak lanse edilmesi ya da “yok edilmesi gereken unsurlar” olarak görülmesi Türk devleti açısından yeni bir aşamaya geçildiğine işaret ediyor. Efrîn, Girê Spî, Serêkaniye hatta Şengal’in de sorunun parçası olduğu güncel koşullarda, PKK ile YPG arasında fark görmeyen ve yeni bölgesel dinamikleri fırsata çevirmeye çalışan Türk devlet aklının izdüşümlerini sadece AKP’nin politikaları ya da Erdoğan’ın hevesleri olarak değerlendirmek de mümkün değildir. Bu hususta, Efrin’e yönelik işgal harekâtı başladığında 'muhalefet' liderlerinin açıklamalarına bakmak bile yeterlidir. AKP’nin toplumu militarize edebilme noktasında başarılı olduğu bu işgal harekatı esnasında, Kılıçdaroğlu’nun ‘’50 tane Afrin'i bir askerimin hayatına feda ederim’’ diyecek kadar bilinçli bir şovenizm içinde olduğu unutulabilir mi?
Muhalafetin sınırlarını kim belirliyor?
2015’e kadar devlet ve cumhuriyet temalarına ilişkin biriken tüm eleştirel söylemlerin bu tarihten sonra kademeli olarak AKP eliyle altının boşaltıldığı bir Türkiye panoraması söz konusu. Başka bir deyişle; 2023 yılı itibariyle kuruluşunun 100. yılını kutlayacak olan Türkiye’de hiç olmadığı kadar toplumsal barış ve insan hakları tartışmalarının önemsizleştiği ve yine hiç olmadığı kadar devletin ve cumhuriyetin kutsandığı bir iklim mevcut. Öcalan 2010 yılında, yani boykot kararının alındığı yıl kaleme aldığı Kürt Sorunu ve Demokratik Ulus Çözümü kitabında şu tespiti yapıyordu: “Ankara merkezli Beyaz Türk faşizmi yerine, Konya-Kayseri merkezli Yeşil Türk faşizmi yavaş yavaş fakat emin adımlarla Cumhuriyet’in yeni hegemonik gücü olma yolundadır. Cumhuriyet’in 100. yılı olacak 2023 yılının bu hegemonya altında karşılanması daha şimdiden açıkça planlanmaktadır.’’ Öcalan’ın 2010’da sözünü ettiği üzere; 2023’teki bu hegemonyal savaş siyasetinde HDP’nin, sıkça kullanılan tabirle, anahtar konumunda olduğu da artık herkesin kabulü. Fakat 'anahtar olma' durumu bir yandan reel siyasetin bir gerçeğine tekabül etse de öte yandan 3. Yol siyasetini seçim odaklı araçsallaştırmaya çalışan bazı kesimlerin söylemine dayanak oluşturuyor. Özellikle bununla beraber yine aynı kesimlerin HDP ve Demirtaş’ı salt Erdoğan karşıtı bir siyasete hapsetmek istemesini bu bağlamda okumak gerekir.
Yukarıda da belirtildiği gibi bu iklim altında AKP-MHP ittifakının muhalif düzen partilerinin yapacağı siyasetin sınırlarını da belirlemekte olduğunu görmezden gelmek mümkün değildir. Unutulmamalıdır ki Kürt düşmanlığında çıtayı oldukça yükselten AKP-MHP ittifakı olası bir iktidar değişikliğinde bu çıtayı bir can simidi olarak kullanacaktır. 3. Yol siyasetinden beklenen ise düzen partilerinin devletçilik ve ırkçılık ortak paydasında AKP ve MHP ile aynı değerleri taşıdığını söylemekten çekinmeyen ve 3. Yol siyasetinin araçsallaştırılmasına karşı güçlü ve ikirciksiz bir söylemin sahibi olmaktır.







