
‘Asker ocağı’na giriş
Burdur Tugay’ının girişi ana baba günü. Araçların çoğu Almanya ve Hollanda plakalı. Kadınlı, çocuklu, aileler anne ve babalarını hacca yollar gibi Tugay’ın kapısına kadar gelmişler. İçeride sanki apayrı bir dünya var: Giren bir daha çıkmayacak, yıllarca orada kalacakmış gibi. Bazıları adeta, silahlı askerlerin nöbet tuttuğu bu kapıdan içeri giren eşlerinin, yakınlarının üç hafta sonra “yeni bir insan” gibi günahlarından arınmış çıkacakları beklentisinde. Kışla kapısı, birinci kuşak bazı göçmenler için ‘Avrupa’nın kötü alışkanlıklarını edinmiş’ Türkçe’yi bile ‘Alman turistler aksanıyla’ konuşan çocukları için üç haftada ‘Erkek ve Türk’ olup dönme yeridir. Avrupa’da iki kültür arasında kalan babalar, oğullarını 5112 Euro’ya ‘adam olmaya’ yollarken, kasap et derdinde koyun can derdinde misali, ordunun derdi ise başka.
Tugay komutanı Albay Mehmet Hayta’nın bir konferasta anlattığına göre, yılda dört dönem üzerinden yaklaşık 22 bin kişi Burdur’da ‘dövizle askerlik hizmeti’ yapıyor. Bunun Milli savunma bakanlığına kazandırdığı ise yaklaşık 150 milyon Euro. Albay Hayta, birkaç yıl öncesine dek bu paranın direkt Genelkurmay Başkanlığı’nın hesabına yatırıldığını, fakat hükümetin yaptığı düzenlemeyle 2005’ten beri Milli Savunma Bakanlığı’na aktarıldığını söylüyor.
Öğleden sonra Tugay’ın girişindeki ilk toplanma ve kontrollerin yapıldığı meydanda üzerinde ”Tek devlet, tek ülke, tek ulus, tek dil ve tek bayrak…” yazılı dev bir “Üniter devlet“ tabelasının altında yaklaşık beş bin er ‘adam olma’ ocağına girmek için sıra bekliyor. Kayıt işlemleri ile takım, manga ve bölüklere ayrılıp üniforma giyilmesi ve ardından koğuşlara varıldığında saat 03’ü gösteriyor. Sabah 06’da ‘koğuş kalk“ komutuyla, dünyanın dört köşesinden gelen Türk vatandaşlarını ‘yirmi bir günde medeni“ yapmak programı ‘start’ veriyor.
Çerçeve: Niyazi’nin umudu
Niyazi 38 yaşında, 163 kilo ağırlığında. Zonguldak’tan Almanya’ya çok küçükken gitmiş. Yıllar önce memleketten bir akrabasıyla evlenmiş, bir kızı var. Ciddi sağlık sorunları var. Askere alınmayacağını veya alınsa bile sağlık gerekçesiyle erken terhis olacağını hayal ediyordu. Özel yaptırdığı takım elbisesiyle Tugay’a gelmiş. Tugay’a ilk girişte kayıt sırasında önümde yürürken, çantasını güçlükle taşıyor. Bir astsubay, yanındaki rütbeliye göz kırparak Niyazi’yi gösteriyor.
“Baksana şuna.”
Astsubay: Nereden geliyorsun?
Niyazi: Almanya’dan komandanım.
“Komutanım derler, ne bu hal ya, bütün Almanya’yı sen mi yedin?”
‘Hastayım ben komutanım, kalp var, astım, şeker…’
“Revire anlatırsın derdini. Hadi geç sırana.“
O günden sonra ‘’Revir“ umut oldu Niyazi’ye. 21 gün boyunca en az 10 kez gitti revire. Depodaki hiçbir bot ve üniforma uymadı Niyazi’ye. Ayaklarındaki şişme nedeniyle takım elbise ve terlikle eğitimlere katıldı. Revirden sürekli, 2-3 günlük raporlar aldı, akşamları ranzasında namaz kılarken, uzun uzun dua etti erken terhis olmak için. Son hafta Isparta’ya askeri hastaneye gönderdiler. Oradan da ‘Komando olamaz, askerliğe elverişli’ raporu alıp herkes gibi teskere aldı.
Mehmetçik ve Mehmet Ağa…
Kışlaya atılan ilk adımdan sonra ilk itibaren apayrı bir dünyaya girildiği, buradan yepyeni bir ‘adam’ olarak çıkılacağı hissi veriliyor. Ağır bir psikolojik şiddet ortamı hakim, ‘hava kurşun gibi ağır’. Ana sınıfına yeni başlayan çocuklara verilen eğitim misali, günlük yaşamın çok basit kurallarından, temizlik ve birtakım toplumsal normlara kadar yaş ortalamaları 35 olan bu ‘erkek’ insanlar, eğitiliyor. Üç haftada yoğunlaştırılmış, teorik ve pratik askeri eğitimlerde, kollektif bir sistem olarak ordunun yüceliği ve buna karşın bireyin cüceliği, bu kutsal otoriteye boyun eğilmesi gerektiği, kanıksatılmaya çalışılır. Fakat her ne kadar da bireyin sivil yaşamdaki rol ve statüsünün önemsizliği ısrarla benimsetilmeye çalışılsa da alt rütbeli subayların, Batı’da özellikle yüksek eğitim almış bu erlere karşı olan kıskançlıkla karışık kompleksleri davranışlarına yansır. İstirahat ve eğitim dışı zamanlarda, hiçbir eğlence ve dinlenme imkanı olmayan Batı’nın tüketim toplumundan da nasiplerini almış bu askerler kantinlere hücüm ederler. Bir askerin üç hafta boyunca Burdur ve Tugay’da ortalama 1000 Avro harcadığı tahmin ediliyor. Tüketicinin bu psikolojik davranışı, döner sermaye ile çalışan kantinlerin, subay ve astsubaylara ek gelir sağladığı bilinen bir gerçek. Büyük çoğunluğu yaşadıkları ülkelerde emekçi olan, ama dışarıdan ‘cebi Avro dolu’ bilinen ‘dövizli Mehmetçikleri’in steryotipini Tugay Komutanı şu cümlelerle anlatıyor: ‘On beş aylık asker bizim için Mehmetçik, altı ay kısa dönem asker Mehmet Ağa, dövizle askerlik yapan üç haftalık sizler ise Mehmet Bey’siniz’. Tugay’da tüketilen bütün hazır yiyecek ve içecekler arasında yabancı markaya rastlamak zor. Bir ‘yerli malı’ tüketim anlayışı hakim kılınmış. Doğan Grubu dışında, başka yayınlar da satılmıyor Tugay’da.
Askerliğin temel kuralı olan bazı pratik davranış ve yürüyüşler milli marşlara, PKK’ye hakaret içeren sloganları, uzman çavuş ve astsubayların birbirlerine yüksek sesle hakaret içeren bağırmaları eklenir. ‘Mizah yönü“ gelişkin olan takım komutanları maço fantezilerini tatmin eden ‘Komşu kızını zapt eyle…’ veya ‘Issız arazide nöbet tutan kahraman piyadenin ‘Burdur kızından bir tas soğuk su’ istemesi sporda motivasyonu sağlayan türkülere sözlü malzeme olur.
TSK’nın eğitici rolü
Türk ordusunun toplumu eğitme projesini bu üç haftalık ‘askeri eğitim’ devresinde görmek bariz. Zorunlu eğitim sistemindeki bütün konuların işlendiği ‘Türkiye’ye yönelik dış tehditler, Ermeni meselesi, yıkıcı ve bölücü faaliyetler ve laiklik, Atatürk’ün üstün kişiliği’ gibi konferans konuları ordunun kendisine biçtiği toplumu belli bir milli ideoloji ve statüko doğrultusunda eğitmek istediğinin verileridir.
Üst rütbeli subaylar milleti ‘resmi ideoloji’ doğrultusunda eğitmek istediklerini, kışlada verilen, askerlerin ‘siesta vakti’ dedikleri ve koltuklarda ‘şekerleme’ yaptıkları konferanslarda da dile getiriyorlar. Bir konferansta Albay Mehmet Hayta, Türk silahlı kuvvetlerinin bedelli askerlik yapanların parasına ihtiyacı olmadığını belirttikten sonra, ordunun amacını iki maddede özetliyor: “Bizim amacımız, dünyanın neresinde olursa olsun her Türk evladını milli değerler doğrultusunda eğitmektir. Sizleri aldığınız bu eğitimden sonra geldiğiniz ülkelere birer kültür elçisi olarak yollamak istiyoruz. İmkanınız varsa oralarda işadamı olun, ekonomide rol oynayın. Yüksek eğitim yapın. Siyasi partilere girin. Ancak bu şekilde Türkiye aleyhine yapılan lobilere karşı çıkabilirsiniz.”
Albay, ordunun sosyo-pedagojik hedefinin de ‘medeni Türk erkeği yaratmak’ olduğunu belirtiyor. “Nedir medeni erkek? Medeni erkek hergün traş olandır. Hatta gerekirse günde iki kez traş olan: sabah evden çıkarken vatanı için, akşam da eve döndükten sonra karısı için traş olan.” Salonda gülüşmeler…
Bütün totaliter ideolojilerde olduğu gibi ‘yeni insanı’ yaratma alanı olarak kullanılan, toplumu eğitme, tarihi süreç içinde bir toplumsal kültüre dönüşmüş. ‘Askere gitmeyene kız verilmez’, ‘asker ocağı adam olma yeridir’ gibi kültürel antroploji ile analiz edilebilecek anlayışlar bir süre sonra kurumsallaşıp, her eğitim düzeyinden, bireyin kamusal alanda statüsünü etkilemeye, hatta Murat örneğinde oldugu gibi “mahalle baskısına“ dönüşebiliyor;
Çerçeve
Murat 32 yaşında, Trabzon asıllı bir er. Sarışın, mavi gözlü, 1.80 boyunda. Dört yaşında Almanya’ya yerleşmiş ailesiyle. İspanyol asıllı arkadaşından bir çocuğu var. Türkiye ile ilişkileri 3-5 yılda bir ‘babasının köyüne’ tatile gelip- gitmekle sınırlı. Kendini Türkçe ifade etmede zorlanan sayıları azımsanmayacak birçok ‘Almancı Türk’ten biri. ‘Türk-Alman’ aksanıyla yarı her iki dili kullanarak kendini ifade etmeye çalışıyor. Gothe’nin diliyle iletişim kurmak daha rahat olduğu için, zamanını daha çok Almanya’dan gelen ‘hemşehrileriyle’ geçiriyor. Kalan vaktinde ya bir köşede tek başına oturuyor, ya da her fırsatta telefon kulübesine koşarak Hamburg’taki kızıyla konuşuyor. Neden askerlik yaptığı sorusuna, “Babam istedi“ yanıtını veriyor. Babası bir yandan Almanya’nın vatandaşlık politikasına kızgın, diğer yandan da çocuklarının “Vatana askerlik yapmasını“ istemiş. ‘’Kız arkadaşım İspanyol olduğu için zaten bana kızgındı. Aslında o biraz da memleketindeki tarla ve bahçeleri düşünüyor’’ diyor.
Türkiye’deki mal varlığı ve miras için tercihini Türk vatandaşlığından yana yapanların sayısı önemli bir kategoriyi olusturuyor Burdur Tugay’ında. Fakat 1 Ocak 2000’de yürürlüğe giren bir yasa ile Almanya çifte vatandaşlığa son verdi. Yasal olarak 8 yıl Almanya’da yaşayan bir kişi, kendi orijin vatandaşlığından ayrılmak şartıyla ancak bu ülkenin vatandaşlığına başvurabilir.
Ordu devletin sahibi
Anlayış itibariyle kuruluşundan itibaren kendini devletin kurucusu ve sahibi, halkı da eğitilmeye muhtaç zümre olarak gören askeri elitist bürokrasi, ‘Anadolu’nun ücra köşelerinden gelen’ gençleri eğitme anlayışını tıpkı Cumhuriyet’in kurulduğu ilk yıllardaki mantıkla sürdürüyor. Ordu, New York, Berlin, Londra, Paris, Zürich, Toronto’da doğan, yaşayan ve buralarda eğitim görmüş, aralarında Avrupa ve Amerika’nın en prestijli üniversitelerinden diplomalı, Türk pasaportu taşıyanları halen 1927’de çıkan askerlik yasasının ruhuyla eğitmek istiyor. Bu durumu açıklamak için üç hafta boyunca askerler arasında mizah konusu olan uyulması zorunlu 64 maddelik “Erler için emniyet ve kaza önleme özel talimati. 1990-88.” kurallarından bazı örneklere göz atmak lazım:
Çıplak veya ucu kopmuş kabloya dokunmayacağım/ Pirizlere, tel, çivi, kasatura ucu sokmayacağım/ Terli terli su içmeyeceğim/ Hamamda arkadaşlarıma şaka yapmayacağım/ Kalorifer kazan dairelerine inip vanalarla oynamayacağım/ Araçların yakınında ve altında yatmayacağım/ Et ve kıyma makinasını kullandığımda tahta tokmakla etleri iteceğim/ Elektrik direklerine tırmanmayacağım/ Hamamda kayabileceğimi düşünerek itinali yürüyeceğim. “Bir asker “Bunlar ancak kreşteki çocuklara anlatılır“ diyerek alaylı bir yorum yapıyor.
YARIN: Dış düşman konsepti ve ‘yedi düvele karşı Türk’ algısı!
İHSAN KURT
ikurt@bluewin.ch