Cemal ŞERİK

TC devletinin karakteri üzerine çokça değerlendirmelerde bulunuldu. Aynı şekilde Türkiye’de var olan toplumsal yapı üzerine çözümlemeler, analizler geliştirildi. Yapılan tüm bu belirlemelerden hareketle mevcut Türkiye gerçekliği anlaşılmaya çalışıldı. Öyle anlaşılıyor ki, sosyologların, psikologların ve siyaset bilimcilerinin bu doğrultuda yürüttükleri çalışmalar bundan sonrada devam edecek. Ancak siyaset adına yola çıkanların, bunların ötesine geçerek, kendilerini çözüm gücü olarak öne çıkarmaları gerektiğini de burada önemle belirtmek gerekiyor.

Siyaset üzerine yapılan belirlemelerde, siyasetin bir çözüm kurumu olduğu yönünde hemen hemen herkes hemfikir olmaktadır. Çıkış noktaları farklı da olsa, kendini siyaset kurumlaşması içerisinde görenler, sorunlara çözüm gücü olacaklarına dair yaptıkları açıklamalarda bu gerçekliğe işaret etmektedirler. Ki, siyaset kurumlaşmalarının kendini bunun dışında var etmesi mümkün değildir.

Partileriyle, örgütleriyle, dernekleriyle, sendikalarıyla, muhalefetiyle, iktidarıyla, kurumsal devlet yapılanmalarıyla vb. Türkiye’deki siyaset kurumlarının varlığını gerekli hale getiren de bu gerçeklik oluyor. Ancak bunların ne kadar gerçek anlamıyla birer siyaset kurumu oldukları da tartışma konusudur. O nedenledir ki, Türkiye’de ciddi ve kendi içerisinde yeterli olarak kabul edilecek bir siyaset kurumsallaşmasından bahsetmenin olanağı bulunmuyor. Buna “sol”, “sosyalist”, “sosyal-demokrat” vb. adlarla anılarak kendilerini sistem sınırları içerisine hapsetmiş olan kimi oluşumların da dahil olduğunu belirtmek gerekiyor. Eğer aksi bir gerçeklik söz konusu olsaydı, bugün Türkiye’nin hali böyle olmazdı.

Türkiye; coğrafik özellikleri, bitki örtüsü, iklim koşulları, üzerinde var olduğu tarihsel miras, zengin yer altı ve yer üstü kaynaklarıyla dünyanın sayılı ülkeleri arasında bulunmaktadır. Fakat bu gerçekliğe rağmen her yönüyle dünya sıralaması içerisinde, hep sonlarda yer almaktadır. Kuşkusuz bunun nedenini oluşturan; soykırımcı, sömürgeci, faşist iktidar kliği ve devlet yapılanmasıdır. Böyle bir karaktere sahip olan TC devleti ve ona yön veren faşist iktidar kliğidir. Bundan hiçbir kimsenin kuşkusu olamaz. R.T. Erdoğan ve D. Bahçeli ikilisinde ifadeye kavuşan bu faşist klik, Türkiye’nin tüm zenginliklerini kendi zimmetine geçirerek, tabiri caizse tepe tepe kullanmaktadır. Buna karşı çıkan olduğu zaman ya katledilmekte, işkencelerden geçirerek zindanlara alınmakla ya da Türkiye’de yaşayamaz bir hale getirilmekle karşı karşıya bırakılmıştır. Bir avuç “mutlu azınlık” dışında kalan toplum; “açlıkla terbiye edilerek”, “sadakaya muhtaç hale” getirilmiştir. Bugün Türkiye’yi anlatan en gerçekçi tablo, bundan başka bir görüntü vermemektedir. Bu ayan beyan orta yerde duran bir gerçekliktir.

Türkiye’de her şeyi elinden alınmış olmasına rağmen, sessiz hale getirilmiş olan bir toplum gerçeği söz konusudur. Ülkenin tüm zenginliği Kürdistan’da yürütülen özel-kirli savaş baronlarının; Erdoğan, Albayrak, Bayraktar, Sancak, Demirören vb. ailelerinin ve bunların etrafında çöreklenmiş olan çanak yalayıcıların hizmetine sunulmuştur. Bunlar her gün servetlerine yenilerini katarlarken, toplumu; dinci, milliyetçi duygularla peşlerinde sürüklemeye, onların emeği ve kanı üzerinden kendilerini var etmektedirler. Böylesine yağma-talan alanı haline getirilmiş olan Türkiye gerçekliği içerisinde siyaset yapan her kim olursa olsun, bu gerçekliği görmek zorundadır. Kendilerini hangi kimlikle adlandırıyor olsalar da, bu gerçeklik değişmemektedir. Eğer bunu yapamıyorlarsa, o zaman siyaset yapma imkanını kaybetmişler demektir.

Ne yazık ki, Türkiye’deki hakim siyaset kurumlaşmalarına damgasına vuran bu gerçekliktir. Acı ama gerçeklik böyledir. Aleni, çok açık olan, görünen/yaşanan sorunları bile dile getirmekten uzak bir konumda bulunulmaktadır. Neredeyse siyaset içerisinde, günlük yaşamda; “kriz”, “sorun”, “savaş”, “barış”, “demokrasi”, “özgürlük”, “Kürt” vb. sözcükler kullanılamaz, yasaklı bir hale getirilmiştir. Tüm bunlar hakim siyaset kurumlaşmalarıyla birlikte her yönüyle sistemsel kurumsallaşmanın kabulleri arasına girmiştir. Hatta bunları da aşarak, toplumsal kabul edişe dönüştürülmektedir.

İşlenen kadın cinayetlerine karşı sergilenen tutumlar, bunları ifade eden değerlendirme ve kullanılan sözcükleri de bu gerçeklikten ayrı düşünmek mümkün değildir. Sokağın ortasında; bıçakla, tabancayla öldürülen kadınlar görülmezden geliniyor. Görenler de; yüzlerini çeviriyor. Hakimler, savcılar aleni bir şekilde kadınların katline onay veriyor. Yapılan “yargılamalarla” kadın katilleri teşvik ediliyor. T.B.M.M’de, Türkiye’yi erkeğin haremi haline getiren yasalar çıkarılarak, kadına tecavüze “övgüler”, “methiyeler” diziliyor.

Soykırımcı, sömürgeci, faşist TC devletinin özel-kirli savaş rejimi ve onun yürütücüsü olan R.T Erdoğan ve D. Bahçeli faşist diktatörlüğü Türkiye toplumuna bundan başka hiçbir şey sunmuyor. Kendini ancak bu şekilde ayakta tutabiliyor. Siyaset kurumları da bunlar karşısında herhangi bir çözüm üretmiyor. Adeta sanki egemen erkek, farklılıklarını bir yana bırakarak kadın karşısında kendi arasında uzlaşmaya varmış gibi bir görüntü veriyor. AKP milletvekilleri Şirin Ünal, Nurettin Canikli’nin doğrudan adının karıştığı; Nadire Kadirova cinayeti ve çocuk yaşlardaki Rabia Naz Vatan’ın ölümüne dair yaşanan sessizlik bu yöndeki kanaatleri güçlendiriyor. Doğrudan TC devletini yöneten egemen iktidar siyasetinin belirleyicisi olan faşist iktidar kliğine ait milletvekillerinin adlarının geçtiği bu cinayet ve ölümler karşısında -üç liseli gencin öldürülmeyi, işkenceyi ve zindana alınmayı göze alarak sergilediği onurlu duruş dışında-; hakim bir tutum olarak sessizlik yaşanıyorsa bunlardan başka denecek hiçbir şey kalmıyor.

Türkiye’deki özellikle de kendine devrimciyim, demokratım, sosyalistim, muhalifim hatta bunlar bir yana “insanım” ve “insan olmayı savunuyorum” diyenlerin, onları temsil etme iddiasında olanların görmesi gereken de bu gerçeklik oluyor. Egemenliğin, sömürünün ve iktidarlaşmanın başladığı yerde onu kırarak, ancak o zaman; yükselişe, ayağa kalkmanın mümkün olabileceği gerçekliği de bunu gerekli kılıyor. “Kadına şiddete karşı mücadele günü” olarak kabul edilen 25 Kasım’ı karşıladığımız bu günlerde bu gerçekliğin; farkında, bilincinde, eyleminde olmak çok daha fazla anlam ve önem kazanıyor.