Sabah gazeteye geldim, adliyede önemli bir haber var mı, yok mu anımsamıyorum, kısaca sabah toplantısına katılıp adliyeye gideceğim. Melih Aşık’ın suratı asık, daha doğrusu yüzünde iyi gitmeyen bişeylerin ifadesi var, oysa çoğu zaman güleçtir. Tam gazeteden çıkacağım, Melih ağabey bana „Ahmet, arabaya atla ve Fatih’e git, cami duvarında bir yazı varmış, onu hemen çekip getir“

Gazetenin arabaları yoktu, Haldun Simavi Cağaloğlu Taksi’yle anlaşmış, gerektiği heran istediğimiz gibi kullanıyoruz. Durağa gittim, tam da iş saati, neyse durağın sahibi Sait aldı beni işimin acele olduğunu söyleyince. Melih ağabeyin söylediği camiye gittik, cami duvarında “Maraş’ın intikamı alınacaktır AKINCILAR” yazıyordu. Aklımda kaldığı kadarıyla en fazla 3 kez deklanşöre basabildim ve kendimi taksiye zor attım, Sait de durumu fark etmiş olmalı ki, yarışçı hızıyla kaçtık oradan.

Bu fotoğrafın ilginç bir yanı var, ben fotoğrafı çektiğimde henüz katliam tam anlamıyla başlamamıştı. Yani Akıncılar olacakları bilirmişçesine kendi önlemlerini önceden almışlardı. Gazeteye geldim, hemen filmi karanlık odaya verdim ve ufak kareler halinde seçenek yerine az olduğu için 3-4 kareyi de bastırttım. Yukarı çıktım ve fotoğrafları ya Melih Aşık’a ya da Aydın Öztürk’e verdim. Melih ağabeyin sabahki suratı artık bana bulaşmıştı, fotoğraf ve sonrası yaşadıklarım beni çok ciddi kuşkuya itmişti. Hepimizin eli tetikteydi, bizim eli tetikte olmamız bişeyler yazmaya hazır beklememiz anlamına gelir, gergin bir bekleyiş vardı.

Türkiye için Anadolu baskısı, İstanbul için meyhane baskısı dediğimiz gazete basılmıştı, benim fotoğraf adımla sağ alt köşede duruyordu. Can Ataklı gece sekreteriydi, yani ilk baskıdan sonra her şeyden o sorumluydu. Gece sabaha kadar olduğundan zor ama bir o kadar da sorumluluk isteyen bir görevdi. Tam çıkacağım, baktım Can gelmiş, büyük olasılıkla Rahmi Turan olası olaylara karşı erken çağırmıştı. Merdivenlerden aşağı indim ki beni geri çağırdılar.

Adliye muhabirliğinden önce Melih Aşık’ın yanında işe başlamıştım, bilhassa ajans haberlerini Günaydın diline çevirip veriyordum içeri. Maraş karışmaya başlamıştı, sanırım Can’ın tek başına yapamayacağını anladılar ve ben de masa başından geldiğim için Can’ın yanına verdiler. O kadar haber değişikliği için hem yazmak hem de sayfa düzenini tekrar yapmak, fotoğrafları değiştirmek kolay değildi, artı zaman kaybıydı ve bu lüksümüz yoktu. Ben yukarıda kaldım, Can aşağıda montajdaydı, sanırım meslek yaşamımızdaki en ağır 3 günü beraber yaşadık. Filistinlilerin Mısır Elçiliğini bastıklarında da aynısını yaşadık.

Hani “Düşmanıma vermesinler” dedikleri durumlar vardır ya, işte öyle bir an yaşıyoruz, baskıyı durdurup, yeni sayfalar yapma yetkimiz de var ve bunu sıklıkla yapıyoruz. Öyle felaket bir durum ki, Maraş’tan telefona bağlanıyoruz, insanlar katliamı sinema filmi anlatır gibi anlatıyor ve siz soğukkanlı bir şekilde kaleme alıp, sonra baskıya giriyorsunuz.

Bir an geldi, Can’la donup kaldık, çoğunuzun gördüğü anne karnında öldürülen çocuğun fotoğrafı, anne ölmüş ve doktorlar çocuğu yaşatmaya çalışıyor. Doktor çekmiş fotoğrafı ve biz ağlamamak için birbirimizin yüzüne bakamıyoruz, yoksa iş yapamaz duruma geleceğiz. İbreti alem olsun diye yayınladık fotoğrafı, bugün olsa yine aynı kararı alırdım sanırım, insanlar bu vahşeti görmeliydi ve kararı tartışmadık bile, bu biraz da Günaydın Gazetesi’nin bize öğrettiğiydi.

İkinci felaket, telefonla konuştuklarımın kapattıktan sonra yaşayıp yaşamadıklarını bilmemem, hepsi öldürülebilirdi. Hatta konuşurken vurulacakları korkusuyla da onları daha hızlı olmaları konusunda utanmadan sıkıştırıyordum da. Son sıkıntım da ben o sıralar Devrimci Savaş örgütündeydim ve Maraş’ta çok güçlüydük ve ölenler arasında yoldaşlarımın olması da bir olasılıktı. Şu an Avrupa’da en yakın 2-3 arkadaşımdan birisi onlardan biri ve ne zaman 2-3 dakika konuşsak, günlerce kendimize gelemiyoruz.

Bunları yaşadığımda 21 yaşındaydım ve bir katliamın içinde olmakla yakın takipçisi olmak arasında çok fazla fark yokmuş. Dev-Savaş’tan 81 kişi yargılandı ve çeşitli cezalar aldılar. Hala ailelerinin mezarlarını ziyaret edemeyen insanlar var, Aleviler artık şehir merkezine fazla gelmiyorlar.

Ve ben ve arkadaşlarım ve çocuklarım hala katliamları seyrediyoruz… Karşı çıktığım için de bu yazıyı Almanya’dan yazıyorum. Dönemin sıkıyönetim komutanı Tuğgeneral Tayyar Aygur, davanın 1 numaralı ülkücü sanığı Ökkeş Kenger’e “Oğlum, bu hadiseler sizin boyunuzu aşar, bunu biz de biliyoruz. Soldan her şey elimizde. Silahlar, mermiler, dokümanlar... Hepsini yakaladık. Hatta Ermeni Garbis adında birinin olduğunu tespit ettik. Eğer bu şahıs ölenler arasında değilse, yakında bir vilayetin daha başını yakabilir. İnşallah ölen yedi sünnetsizden birisi budur. Bunları biliyoruz... Peki, bu sağdaki çarıklı Mehmet ağayı kim sokağa döktü, biz bunu arıyoruz.” diyor. Ve birileri ben hala derin devlet ve Ergenekon diye yazdıkça kızıyor, neden mi, onlara sorun, sonradan korkudan adını değiştirip MHP vekili olan Ökkeş Kenger’e sorun.