
“En uzun koşuysa elbet Türkiye’de Devrim / Onlar, onun en güzel yüz metresini koştular.”
Ve tarih onları henüz bir bebek saflığında naif ve yeniye dönük yüzleri, isyana kalkmış yürekleriyle hatırlayıp saygıyla anacaktır.
Ama aynı 30 Mart Kızıldere, devrimci sosyalist hareketin emekleme aşamasından kendi ayakları üzerinde dik durma aşamasına geçiş için başlamış uzun ve bunalımlı bir sürecinin başlangıcıdır. Yani, kendi kimliğini tanıması, kendi yeteneklerinin farkında olması, kendi özgücüne güvenmesi için kendiyle yüzleşmesi gerekliliğine yönelik gerçekliğin ilk uyarısıdır. Günümüzde Türkiye’de Halkların Demokratik Kongresi (HDK) ve Avrupa’da Demokratik Güç Birliği gibi oluşumlar, bu sürecin, altı kalın çizgilerle çizilen sonuçlarıdır.
Türkiye, dün olduğu gibi bugün de içinde var olan devrim potansiyeliyle hala dünyanın önemli bir alanındadır. Üstelik, bağrında gelişen Kürdistan Ulusal Kurtuluş Hareketi’nin 90’lı yılların başlarından beri her dönemde sunduğu ittifak çağrısı, devrimi uzak bir olasılık olmaktan kurtararak günümüz sorunu haline getirmektedir. Fakat ne yazık ki, egemen ulus komünistleri, otuz yıla yakın bir zaman ezilen ulus hareketiyle ilişki kurma sorununda hep ikircikli ya da gönülsüz kaldı. Bu akıl almaz konumlanış aslında 1900’lü yılların başlarından akıp gelen ortak bir tarihin mirası üzerinden şekillenmişti. Ve bu tarihle ideolojik ve politik olarak hesaplaşmadan, bırakalım Kürt Özgürlük Hareketi’ne desteği, Türkiye devrimine küçük bir katkı sunabilmek bile mümkün değildi.
Yeni bir gelişim süreci olarak 68
Bence oldukça karamsar, umutsuz bir düşünce. Hayır, 68, bireysel yabancılaşmaya karşı insanlığın özgürlük ve bağımsızlık isteminin en önemli direnişidir. Sistemle girilen bir çatışmanın yenilgisidir elbette, ama savaşın bütününün kaybedildiği bir “son nokta” değil, “yeni bir sürecin başlangıcının” ilk işaretidir. Tarihin, sosyalizmi kendine aykırı eklentilerden temizleyebilmek için önümüze koyduğu yeni bir gelişim sürecidir.
Ulusalcılıkla kirletilmiş bir sosyalizm
“Ordu-millet el ele, milli cephede” diye sloganlaşan cuntacı bir anlayış; sınıf iktidarı yerine halkçı –devletçi bir sistem projesi; ikinci Kuvvayı Milliyeçiliği ile övünen millici bir duruş sola hakim oldu. Kaypakaya’yı bu konuya ilişkin düşüncelerinden dolayı ayrı bir yere koyarak söyleyecek olursak, Kemalizm ile göbek bağını koparamayan sosyalist sol, Mustafa Kemal’den yadigar “Cumhuriyet” karşısında “işçi devletinden” yana olamamış; bir “kalkınma modeli” olarak algıladığı sosyalizmi, feodalizmin tasfiyesi için umut olarak görerek anti-feodal ve tutarsız bir anti-emperyalizmle tariflenen ulusalcı sınırların dışına taşamamıştır. Kürt sorununu tanımaktaki geç kalmışlık; Dersim Katliamı’nı “Dersim İsyanı” olarak adlandırmaktaki aymazlık; Kıbrıs işgalini “anti-faşist Barış hareketi” olarak değerlendirmedeki tuzağı görememek ya da Ermeni soykırımını Hrant Dink’e kadar devrim programlarının dışında tutmak gibi birçok davranışımızın altında ulusalcılıkla kirletilmiş bir sosyalizm anlayışının yattığını düşünmek abartılı bir iddia değildir.
İbrahim Kaypakaya’nın yeri ayrıdır
“Yunan’ın denize dökülmesinden büyük mutluluk ve onur duyan” Şefik Hüsnü çizgisinin 68 ve sonrası sosyalistlerine kadar ulaşan bu “kirletilmiş sosyalizm” anlayışı, Kemalistlerle kan bağı geliştirmekle kalmamış, bu gücü “devrimin” öncülüğüne de çağırabilmiştir: “Bugün bütün ilgililerin coşkunlukla alkışlayacağı bir uğurlu sonuca varılmıştır. Öz kanını akıtmak suretiyle bu başarıyı ödeyen Anadolu köylüsünü yöneten ve yöneltenlere de bundan bir övünç payı düşer. Dileriz ki bu becerikli örgütçüler, savaş ve kavga eylemini bitirdikten sonra işçi köylü sınıfının bütün haklarını kullanmasına yardım ederek gerçekten yüce bir ruha sahip olduklarını ispat etsinler. O zaman bütün ulusun şükranlarına hak kazanmış olacaklardır.”
Bu kirlilik, “sosyalizmle Kemalizm arasında Çin duvarlarının olmadığı“ gibi savlarla sol içindeki egemen ulus milliyetçiliğini besleyerek 68’e de aktarılmıştır. Bu nedenledir ki DEV-GENÇ, faşist 12 Mart Askeri Darbesi’ne doğrudan karşı çıkmak yerine, yayınladığı ilk bildirisinde 11 maddede topladığı isteklerini sıralayarak:
“Devrimci gençlik, ancak bu kısaca sayılmaya çalışılan şartlar yerine getirildiği takdirde hareketin anti-emperyalist ve demokratik yönde geliştiğine inanır ve onu sonuna kadar destekler” diyecek kadar gaflet içindedir. Dönemin bu yiğit insanları birçok yetersizliğin sonucu kendi tarihleriyle yüzleşmeyi becerememiş ve sosyalist düşüncenin kendi içinden çürümesine neden olmuştur.
Yargılananlar, Yargılayanlar
“Sıkıyönetim 3 Nolu Askeri Mahkeme Heyetine; … Sorun şematik olarak şöyle konulabilir:
Yargılananlar: 27 Mayıs Anayasasını savunan Milli Kurtuluşçu Sosyalist aydınlar…
Yargılayanlar: (son çözümlemede): 27 Mayıs Anayasasını yok eden hakim güçler.
[1970 Türkiye’sinde iki akım vardır. İşbirlikçilerden oluşan birinci] … akımın tam zıddı akım ise, çoğunluğunu sosyalistlerin teşkil ettiği, tam bağımsızlığı savunan İkinci Milli Kurtuluşçu (II. Kuvayı Milliye) akımıdır. Bu akımın oluşturduğu kümelenme iki ana unsurdan meydana gelmektedir: a, Sosyalistler. b, Asker-sivil aydın zümrenin sol kanadını oluşturan gerçek Kemalistler... [1971’in Türkiye’sinde] bu kümelenmenin stratejik hedefi Milli Demokratik Devrimdir... Seçtiğimiz yol, Gazi Mustafa Kemal’in açtığı yoldur. O’nun başlattığı Anadolu İhtilalinin yoludur...”
Oysa o M. Kemal, Anadolu-Mezopotamya topraklarının Türkleştirilmesi politikalarının en kanlı mimarıydı. Örneğin 1932 Eylül’ünde Diyarbakır (Amed) gezisinde yaptığı konuşmada şunları haykırıyordu: “Ben Türk elinin kahraman bir bucağındanım. Yazık ki oraya Bekir diyarı diyorlar. Fakat özünde Türk diyarı idi. Bekir, sonradan ona alem olmuş fakat biz öz diyarımızın ne olduğunu biliriz. Bizim diyarımız Oğuz Türk’ün has konağıdır, biz de bu yüce konağın çocuklarıyız. Diyoruz ki: Türk eli büyüktür ve yeryüzünde yalnız o büyüktür. Her yeri dolduran Türk’tür ve her yeri aydınlatan Türk’ün yüzüdür. Diyarbekirli, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı hep bir ırkın evlatları, hep aynı cevherin damarlarıdır... Türkün varlığı bu köhne aleme yeni ufuklar açacak. Güneş ne demek, ufuk ne demek o zaman görülecek!”
Diktatörlüğü neden görmezlikten gelmiştik?
Ama biliyoruz ki o Lozan’da koskoca Kürt halkı büyük Alevi kitlesi hiç yoktur. O topraklar Osmanlı’da bile olmayan bir sömürgeci anlayışla asimilasyonun çarklarına emperyalistler tarafından teslim edilmişlerdir.
Üstelik her iki savunmada da sahiplenilen o Mustafa Kemal’in Hitler’in övgülerine mazhar olmuş bir diktatör olduğunu neden görmezlikten gelmiştik? Kimlik ayniyeti kurulan Anadolu ihtilalinin esas olarak sömürgeciliği koruduğunu; Kürt ve Alevi katliamlarının Anadolu ihtilalinin ve onun Gazi’sinin eseri olduğunu bilmiyor muyduk? Getirdiği nispi özgürlükler ile solun gelişiminin önünü açtığı ve bu nedenle ilerici, demokrat hatta devrimci olduğu iddia edilen 1961 Anayasasının ırkçılığa varan bir Türk milliyetçiliği anlayışını anayasanın temel felsefesi haline getirmiş; askeri vesayeti kurumlaştırmış; ordunun darbe yapma “hakkını” meşrulaştırmış bir anayasa olduğunu görmemiş miydik?
HDK ve Kızıldere’nin yeniden dirilişi
Ve Türkiye sosyalist hareketinin önemli bir kesimi, mücadele yıllarının deneyimlerinden de yararlanarak tarihe ilişkin özeleştirisini bugün “eylemli olarak” HDK yanıtıyla vermektedir.
Kendiyle hesaplaşarak sistemle farklılıklarını netleştirmemiş hiçbir devrim hareketinin yaşam olanağının olmadığını, bu savaşın öğrettiği büyük kazanımlar içerisinde saymak, artık özgüvenimizi katlarca artırmaktadır.
XWE METİN AYÇİÇEK