Olan oldu Çağdaş’ı unutun diyorlar. Ben yaşadığım sürece sonuna kadar oğlumun davasının takipçisi olacağım. Herkes katilleri tanıyor. Ama kimse dokunmak istemiyor. Sizden ricam bunları yazmanız. Bir kamuoyu oluşsun. İnsanların yalnız olmadığı bilinsin. Acılı aileler yalnız bırakılmasın…
M.ZAHİT EKİNCİ / HAMBURG
Urfa’nın Suruç ilçesindeki Amara Kültür Merkezi’nde 20 Temmuz 2015 tarihinde DAİŞ’in canlı bomba saldırısı sonucu 33 gencin yaşamını yitirdiği, 100’den fazla kişinin yaralandığı katliama ilişkin açılan davanın 7. duruşması 22 Kasım’da Urfa 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Davaya müdahil olan ailelerin ve avukatlarının talepleri mahkeme tarafından dikkate alınmazken, saldırıda kamu görevlilerinin ihmali ise araştırılmıyor. Üç yıldan fazladır sürüncemede bırakılan davada henüz bir adım boyu yol alınmazken, duruşma tarihi 12 Şubat 2019’da görülecek.
33’lerden Çağdaş Aydın
Çağdaş Aydın Suruç katliamında yaşamını kaybeden 33 düş yolcusundan biri. Aydın, Kobanêli savaş mağduru çocuklara oyuncak götürmek isterken Urfa’nın Suruç ilçesinde gerçekleşen DAİŞ saldırısında hayatını kaybetti. Aydın’ın babası Fethi Aydın da Suruç’taydı ve yaralananlar arasındaydı. Oğlundan bahsederken ‘yoldaşım’ diye hitap ediyor. Annesi Saniye Aydın ise onun karıncayı bile incitmeyen bir yüreği olduğunu anlatıyor. Baba Fethi Aydın’dan oğlu Çağdaş Aydın’ı ve o gün yaşananları dinliyoruz:
Kobanê için yardım topladık
“Dersimliyiz. Bayram tatili olmasına rağmen birçok insan tatil yerlerinde sefa sürerken Çağdaş tatilini Kobanê’deki savaşta mağdur olan çocuklarla geçirmek istediğini söyledi. İki üniversite okumasına rağmen işsiz bir yoldaşımdı. Sürekli geçici işlerde çalışıyordu. Sosyalist Gençlik Birlikleri Federasyonu’ndaki (SGBF) gençlerle beraber, çocuklara götürmek için oyuncak, kitap, mama topluyorlardı. Kendisiyle beraber Suruç’a gittik. Kafilemizde doktorlar ve hasta bakıcılar vardı. Büyük bir coşkuyla yola çıktık. Çoğu üniversite ögrencisiydi.
Didik didik arandık
Amara Gençlik Merkezine yarım saat kalmasına rağmen sık sık polisin aramalarına maruz kalıyorduk. Bizi didik didik arayan polis bize her türlü zorluğu çıkarıyordu. Cep telefonlarımıza baktılar. Halbuki oraya gidişimiz izinliydi. İzinli gitmek istemiştik çünkü 15 günlük tatilimizi oradaki insanlarla geçirmek istiyorduk. Kimliklerimizi alarak bize izin kağıdı çıkaracaklarını söylediler. Orada değişik kesimlerden insanlar vardı. Herkes orada gerçekleşen devrime dokunmak istiyordu. Komunal yaşama özlem duyan herkes gelmişti.
Baba-oğul birlikteydiler
Polise verdiğimiz kimlikleri geri almak için beklerken basın açıklamasının olacağını söylediler. Açıklama bir bildiri şeklindeydi. Basın açıklaması bitmeden birden bomba patladı. Tabi biz neye uğradığımızı şaşırdık. Oğlumun yaşamını yitirdiği saldırıda ben de ağır yaralandım. Ortalık bir anda kıyamet gibi oldu. Her tarafta insan cesetleri ve kan vardı. Yaralı olmama rağmen bilincimi kaybetmemiştim.
Gaz sıkıldı, ambulans engellendi
Herkes kan revan içindeyken yaralı insanların üzerine gaz sıkıyorlardı. 15 arkadaşımız şehit olmuş olabilir diye düşünüyordum. Yaralı insanlara gaz sıkılınca birçok insan bu şekilde can verdi. Ambulansların katliamın olduğu yere girmesini engelliyorlardı. Dediğim gibi zamanında müdahale edilseydi belki de bu kadar can kaybı yaşanmayacaktı.
Vücudumda bomba parçaları var
Beni uçak ambulansla Diyarbakır’daki hastaneye gütüreceklerdi. Ama ne hikmetse vazgeçip Antep’teki bir hastaneye gütürdüler. Ben o esnada aileme telefon açıp Diyarbakır’a gideceğimi söylemiştim. Ambulanstaki görevlilerden birinin telefonuyla ailemi arayıp Antep’e götüreceklerini ve oraya gelmelerini söyledim. Üç saat boyunca ağır yaralı olmama rağmen doktorlar bana herhangi bir tedavi uygulamadılar. Üç saate yakın sedyede beklettikleri yetmiyormuş gibi polis o halimle ifademi almak istiyordu. ‘İstanbul’da yaşıyorsun Suruç’ta ne işin vardı?’ diyorlardı bana. Tabi bunlara ifade vermeyi reddettim. Çok istiyorsanız gidin katliamı yapan çetelerinizin ifadesini alın dedim. Ailem geldikten sonra beni başka bir hastaneye naklettiler. Kısa bir tedavi sürecinden sonra şehitlerimizin naaşını alarak Dersim’e doğru yola çıktık. Tedavimi Dersim’de tedavi ettirdim. 15-20 gün hastaneye kaldırdıktan sonra beni Çapa üniversite hastanesine gönderdiler. Çapa’da yapılan ameliyatta kalbimin üzerinden iki tane DAİŞ bilyesi çıkardılar. Ama şu anda hala 7-8 tane bilye vücudumda var.
Davanın üstünü kapatmak istiyorlar
Mahkemeye gidişlerde bize her türlü zorluğu çıkarıyorlar. Telefonlarımızı didik didik kontrol ediyorlar. Mahkeme kapılarına onlarca panzer ve TOMA’lar koyarak gözlerimizi korkutmaya, bizleri yıldırmaya çalışıyorlar. Bize terörist muamelesi yaparak bizi bu davadan soğutmak istiyorlar. Ama biz şehit yakınları olarak bedeli ne olursa olsun bunun takipçisi olacağız. İnanıyorum ki, bir gün mutlaka bu katillerden hesap sorulacaktır. Ankara davası gibi Suruç davasının üstünü de kapatmak istiyorlar. Mahkemeye giden ailelerin yalnız bırakılmaması lazım. Kamuoyunun ve devrimci insanların bu davalara sahip çıkması gerekiyor. Bizler yanlızlığa itilmemeliyiz. Er ya da geç katillerden hesap sorulacağına dair inancımı koruyorum.”
Başım dik
Anne Saniye Aydın ise oğlu Çağdaş’ı nice zorluklarla büyütmüş. Oğlunu anlatırken duygulanıyor. Sözü ona bırakıyoruz:
“Çağdaş iki üniversite bitirmesine rağmen işi yoktu. Hep iş arıyordu. Ben kendim de taşeron işçisiyim. Her iki çocuğumu da para kazanmaktan önce onurlu ve kişilikli olarak büyüttüm. Ben de babaları da hep iyi birer evlat olsunlar, diye çaba gösterdik. Her zaman onlarla gurur duyduk. Bizi üzecek bir şey yapmadılar. Onlar hiçbir zaman başımı öne eğmediler.
Acıya asla teslim olmadım
Çağdaş bir Dersim sevdalısıydı. Son nefesinde ne söyledi bilmiyorum. Ama ölürken bile zafer işareti yapan fotoğraflarını bana gösterdiler. Çağdaş yüreğime derin yaralar açarak gitti. Ancak 27 sene yaşayabildi. Onun ölümünden sonra kanser oldum. Bu acı bana yetmiyormuş gibi ikinci oğlum Yoldaş’ı suçsuz yere hapse attılar. Yoldaş ODTÜ’de okuyordu. İki buçuk sene boyunca dört duvar arasına tıktılar. Birisini mezara, birisini mezardan farkı olmayan dört duvarın arasına koyarak bize her türlü acıyı yaşattılar. İki buçuk sene sonrada bir delil bulamayınca serbest bıraktılar. Adalet dedikleri bu mu? Bu mu bize reva görülen? Gözümün önünde Çağdaşımı kara toprağa teslim ettiler. Peki o bunları hakedecek ne yaptı ki? Acısını kabullenmesem de bu acıya asla teslim olmadım. Çağdaş’ımın bana bıraktığı mirasa sahip çıkmam gerekiyor. Her şeye rağmen hayata tutundum.
Oğlum pisi pisine ölmedi
Davasını yüz kat yerin dibine koysalar da takipçisi olacağım. Bu sadece SGBF yada ESP’nin davası değil. Herkesin davasıdır. Asıl beni yaralayan çocuklarını kaybetmiş insanların yalnız bırakılmasıdır. Bu yara da en az Çağdaş’ın yokluğu kadar acı. Çağdaş bir paylaşımında ‘ben pisi pisine ölmek istemiyorum’ demiş. Evet oğlum pisi pisine ölmedi. O başka insanlar ölmesin diye öldü. Mahkemelere gittiğimizde bize her türlü zorluğu çıkarıyorlar. TOMA’ları, panzerleri bize göstererek bizi korkutabileceklerini sanıyorlar. Yılmamızı, korkmamızı, bunu bir kadermiş gibi kabullenmemizi istiyorlar. Maneviyatımızı kırmak istiyorlar. Olan oldu Çağdaş’ı unutun diyorlar. Ben yaşadığım sürece sonuna kadar oğlumun davasının takipçisi olacağım.
Herkes katilleri tanıyor
Aslında devlet katilleri biliyor. Katliamın sanığı mahkemede ‘ben ölen insanların ailelerinden özür diliyorum’ deyince hakim onu engellemeye çalıştı. Sanık ‘devlet bütün suçu üzerime yüklüyor’ deyince hakim geç bunları diyerek onu susturmaya çalışıyor. 80 sayfalık bir ifade verdiğini belirtiyor sanık. Ne hak kaldı bu memlekette ne de adalet. Bıraksalar konuşsa her şey çorap söküğü gibi sökülecek. Herkes katilleri tanıyor. Ama kimse dokunmak istemiyor. Sizden ricam bunları yazmanız. Bir kamuoyu oluşsun. İnsanların yalnız olmadığı bilinsin. Acılı aileler yalnız bırakılmasın diye.”