Önce okuyalım: "Derin AKP, seçim sonuçlarını öğrenir öğrenmez, önüne koyduğu hedefi, hiçbir "koalisyon denemesine" gitmeden, ağzından kaçırmıştır. Aslında, "Saray’dan" Erdoğan’ın ağzıyla yapılan yazılı açıklamada olduğu gibi, önce "suret-i haktan" görüneceklerdi, "koalisyon" alternatiflerini deneyerek sözde "tüketecekler", bu arada el altından ülke ekonomisini adım adım krize sürükleyecekler, nihayet özellikle Kürdistan’da silahlı ve kanlı provokasyonlarla "ateşkes sürecini" yok edip, çatışmalı bir dönemi başlatacaklardı; sonra da dönüp, "işte AKP’siz olmuyor" diyerek "erken seçim" koşullarını oluşturmuş olacaklardı.

Ama yenilginin telaşıyla "erken seçimi" seçim sonuçlarının ortaya çıkmasıyla birlikte ağızlarından kaçırdılar. Artık biz onların "koalisyon hükümeti" kurulmasını her türlü yöntemle önleyeceklerini ve ekonomik, politik, sosyal altüst oluşları kışkırtarak, çatışma ortamını provoke ederek "erken seçimin" koşullarını oluşturmak için çalışacaklarını biliyoruz."

Bu yazıyı, seçimden iki gün sonra 9 Haziran’da yazdım, 10 Haziran’da gazetemizde yayınlandı. Yani tam 40 gün önce…

Olacak olanlar daha seçimin ertesi günü belliydi. Bu yazı "belli olduğunu" kanıtlıyor. O nedenle bir tür "delil" olarak önem taşıyor. Olacak olanlar "belli olduğu" halde, "PKK acaba neden teröre tekrar başvurdu?" türü sorular sormanın, "acaba Kandil Demirtaş’ı mı kıskandı" türü ergenlerin duvar yazılarına benzer maskaralıklar yapmanın, "HDP yüzde 13 oy almışken, Besê Hozat işleri neden berbat etti" türü aptallıkların anlamı var mı?

Karşınızda koskoca bir devlet aygıtına dayanan, iblise bile pabucunu ters giydirecek kurnazlıkta bir kadro var. Bunlar, bütün planlarını çok önceden yaptılar. Kürt Özgürlük Hareketi "kulislerinde" "HDP’nin parti olarak seçimlere katılması" hakkında yapılan "fısıltı halindeki" konuşmaları dinlediler. Düşündüler. Taşındılar. Böyle bir durumda "işlerinin bitik" olacağını şıpın işi anladılar. A planıydı, B planıydı, C planıydı derken, işte 10 Haziran günü yazdığımız yazıdaki "alçakça" planda karar kıldılar.

Şimdi hepimiz bu planın son aşamasında olan biteni seyrediyoruz.

Davutoğlu tam 40 gün Kılıçdaroğlu’nu bir "koalisyon beşiğine" koydu, "uyusun da büyüsün, tıpış tıpış seçime doğru yürüsün" diye diye salladı durdu. Biz seçimden iki gün sonra ne demiştik: "Koalisyon hükümeti kurulmasını her türlü yöntemle önleyecekler" demiştik. Öyle de oldu. "El altından ülke ekonomisini adım adım krize sürükleyecekler" diye yazmıştık. Şu anda dolar 3 TL’yi zorluyor, ülke, halk hızla yoksullaşıyor ve artık krizin eşiğindeyiz. "Kürdistan’da silahlı ve kanlı provokasyonlarla ateşkes sürecini yok edip, çatışmalı bir dönemi başlatacaklar" diye seçimden iki gün sonra yazmıştık. Şimdi ülke kan gölüne döndü bile.

Ve son olarak da şöyle demiştik: "Sonra da dönüp, 'işte AKP’siz olmuyor' diyerek erken seçim koşullarını oluşturmuş olacaklardı." Nitekim Bakan Müezzinoğlu şöyle dedi: "Erdoğan’ı başkan seçmiş olsaydık Türkiye bu kaosu yaşamayacaktı."

Her şey çok açık.

Bu ülkeyle alay ederek "kaos ve savaş" yoluyla bizi yeniden seçimlere götürüyorlar ve darbeyle, silah zoruyla, tutuklamalarla HDP’yi baraj altında bırakmaya ve yeniden tek başlarına iktidar olmaya çalışıyorlar.

Şu anda durum nedir?

Halk oynanan oyunu anladı. HDP’yle de PKK’yle de arası hiç de hoş olmayan Metropoll Araştırma Şirketi Kurucusu Özer Sencar CNN Türk’de "HDP’nin Türkiye’nin 3. partisi durumuna gelebileceğini, oyunun yüzde 17-18 civarında olduğunu" yaptıkları araştırmalara dayanarak açıklayıverdi. 

AKP ve Saray bütün bunları milimi milimine biliyor. Bildiği için de, Kürdistan’ı yangın yerine çevirerek, her gün yeni bir bölgeyi "özel güvenlik bölgesi" olarak giriş çıkışa yasaklayarak, adım adım tutuklamaları genişletip, işi gençlerden DBP’li Belediye Eşbaşkanlarını tutuklamaya kadar vardırarak, HDP seçmenlerinin "sandığa" ulaşmasını önlemek için her türlü önlemi alıyor.

Sarayın ve AKP’nin niyeti açık: Seçimleri zorla almak istiyor.

Bu nedir? Türkiye’ye karşı "darbedir". Yani…

"Vatana ihanet suçudur"…