AKP'nin istikrar için Kürt sorununu çözme konusunda adım atmak zorunda olduğunu belirten gazeteci Ruşen Çakır, Gezi Direnişi'nin de, 17-25 Aralık Operasyonları'nın da AKP'yi zorladığını ama hiçbirinin 6-7 Ekim'de Cizre'de yaşananlar kadar "alarm durumu" oluşturmadığını söyledi. Cizre'de AKP'nin birkaç saat içinde her şeyin alt üst olduğunu ve elinden kaydığını, ülkenin garip bir yere gittiğini gördüğünü belirten Çakır, "Bunu bildikleri için de bu sorunu çözemeseler bile dondurmayı tercih ettiler" dedi.

Bir toplantıya katılmak üzere Almanya’nın başkenti Berlin’e gelen gazeteci yazar Ruşen Çakır'la söyleşimizin bugünkü bölümünde, AKP iktidarının bugünü, CHP, HDP, seçim öncesi olası gelişmeler, DAİŞ ve Rojava'yı konuştuk.


Türkiye siyaseti sizce bir reorganizasyon geçirdi mi?

AKP, iktidara üç partinin birden tasfiye olduğu bir kriz sayesinde geldi. Sonraki süreçte, her an gidebileceği beklentisi vardı. Seçimden ziyade askerin sıkıştıracağı, sistemin AKP’yi kabul etmeyeceği üzerine tahminler yapıldı. Ama AKP orada, Avrupa Birliği’ne sahip çıkarak içerde, ulusal sistemdeki meşruiyet boşluğunu uluslararası sistemle dengelemek istedi ve Avrupa reformlarıyla beraber yerini sağlamlaştırmaya başladı. İddiaya göre bir takım darbeler planlanmış ama asker, büyük ölçüde AKP’nin Batı‘yla -buna ABD ve İsrail de bir şekilde dahil- iyi ilişkileri nedeniyle imkan bulamadı. AKP’yi demokrasi dışı yollarla devirmenin yöntemi bulunamadı. 

Öte yandan, sivil siyasete baktığınız zaman da AKP’ye ciddi anlamda rakip çıkabilecek hiçbir gücün çıkmadığını görüyoruz. Kısa bir süre içerisinde şu inanış yerleşmeye başladı: AKP’nin muhalefeti de kendi içinden çıkacak. Çünkü başka bir yerden çıkamıyor. İçinden bir takım isimler ayrıldı, etkisizleşti ve giderek -özellikle 2007’den sonra- Tayyip Erdoğan’ın büyük bir hakimiyetini görüyoruz, partide ve devlette. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül olmasına rağmen Erdoğan, çok etkili bir figür olarak ortaya çıktı. Son Cumhurbaşkanlığı Seçimleri’yle beraber ise bunu tescilledi.

Bu, hiçbir şeyin çözüldüğü anlamına gelmiyor. Çünkü ortada çok ciddi meseleler var. Mesela bir Cemaat meselesi... AKP’nin iktidarını perçinlemesinde Cemaat’in katkısı tartışılmaz. Özellikle 2007 sonrasında Ergenekon, Balyoz gibi soruşturmalar, düzenlenen komplolar, eski iktidar sahiplerini tasfiyeye yönelik bütün operasyonlarda esas uygulayıcı Cemaat idi. AKP genellikle onlara siyasi zemin sundu. Bu, AKP’nin önünü çok ciddi bir şekilde açtı. Ama belli bir yerden sonra, malum çatışma haliyle beraber hesaplar değişti. Şimdi çatışma halen sürüyor. Büyük ölçüde Cemaat etkisizleşmiş gibi görünüyor ama yine de Erdoğan’ın çok da rahat, tam anlamıyla kendinden emin bir durumda olduğunu söylemek mümkün değil.

Tabii gücünü sağlamlaştırmanın, iktidarını sağlamlaştırmanın bir diğer yolu da, bir taraftan Cemaat’le işbirliği yapıp eski iktidar sahiplerini sistem dışına itmek, iktidardan uzaklaştırmak; ama diğer yandan da en büyük hatta belki de tek tehlikeyi, Kürt Hareketi’ni değişik süreçlerle pasifize etmek. Önce demokratik açılım, sonra Oslo Süreci ve nihayet çözüm süreci... Bozulduğu oldu ama genel olarak baktığımızda Türkiye, Kürt sorununda en sakin dönemlerinden birini yaşıyor. Bütün bu süre içinde çatışmanın olmamasının AKP’ye iktidarını sağlamlaştırma yönünde çok ciddi katkısı oldu.


AKP’yi kendi açısından süreci devam ettirmeye motive eden şey de bu mu?

Tabii. Şu var: Türkiye’yi istikrarsızlaştırabilecek ilk şey, Kürt Hareketi. Başka şeyler de söylenebilir tabii. Mesela Gezi kısmen öyle oldu, 17-25 Aralık kısmen öyle oldu. Ama hiçbiri, 6-7 Ekim’deki gibi olamadı. Üstelik o kısa, küçük bir olaydı. Birkaç saat içinde her şeyin alt üst olduğunu, ellerinden kaymakta olduğunu, ülkenin garip bir yere doğru gitmekte olduğunu gördüler. Bu çok alarm veren bir durum. Bunu bildikleri için de bu sorunu çözemeseler bile dondurmayı tercih ettiler.

Tabii burada şöyle bir hata yapılıyor: Özellikle Kürt Hareketi’ne yönelik eleştirilerde bu yön öne çıkarılıyor. Bu sayede Erdoğan’ın, AKP’nin iktidarını koruyup güçlendirdiği söyleniyor.


Bunları sürece geldiğimizde detaylıca konuşalım ama buradan çıkmadan şunu sormak istiyoruz: AKP’nin iktidara gelmesini sağlayan bazı güç dengeleri vardı. Toplumsallıkla ilgili olanlardan değil de politik güç dengelerinden bahsediyorum. Mesela uluslararası güçler arasında AKP konusunda bir konsensüs vardı. Bugün bu faktörlerin canlılığını koruduğunu söyleyebilir miyiz?

Eskisi kadar uluslararası arenada destekçisi yok. Batı’yla arasında ciddi sorunlar var. Mesafesi açılıyor. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Batı’daki hiçbir iktidar odağının Türkiye’deki ilk tercihi Tayyip Erdoğan değil. Ama Erdoğan’ın gücünü de bildikleri, gördükleri ve Türkiye’ye önem atfettikleri için halen onunla bir ittifak kurmak durumunda kalabiliyorlar. Fakat Tayyip Erdoğan’ın bir alternatifi çıksa itiraz edeceklerini çok fazla sanmıyorum.

Ortadoğu’ya baktığımız zaman bir ara İran’la arası bayağı iyiydi ve İran’la Türkiye aslında bölgede ilginç bir denge oluşturuyorlardı. Suriye’yle beraber o ilişki ciddi bir şekilde bozuldu. Türkiye, Suudi Arabistan, Katar gibi ülkelerin başını çektiği Sünni bloğa doğru meyletti, Arap Baharı ve özellikle Suriye’den sonra... Ama son dönemde Mısır Darbesi’nden sonra onlarla da sorun yaşadı. Türkiye’nin Katar’la, Suudi Arabistan’la ciddi sorunu var. -Ki tek başına Mısır değil ama Mısır başlı başına önemli bir olay. Çünkü Sisi rejimi orada doğrudan doğruya Körfez’in desteğiyle darbeyi yaptı ve ayakta duruyor. AKP halbuki, Arap Baharı’yla beraber ortaya çıkan bu İslami rejimlerin kendi nüfuzunu genişleteceğini düşünüyordu. Ama aynı İslami rejimler, Körfez ülkelerini tedirgin ediyormuş, onu anladık. Şu anda baktığınız zaman o anlamda uluslararası konjonktürde zor durumda kaldığını görüyoruz. Bir de üzerine yapışmış olan bölgedeki radikal İslamcı güçlere destek verdiği ya da göz yumduğu yolundaki iddialar da eklenince uluslararası anlamda AKP, en zayıf durumunu yaşıyor. Ama Türkiye çok güçlü, büyük bir ülke olduğu için, kimse üzerine çarpı atamadığı için ve AKP’ye ve Erdoğan’a alternatif bir güç de çıkmadığı için bu ilişkiler kopmuyor. Ama kırılgan ilişkiler.


AKP’nin diktatoryal emellerini, mesela Başkanlık Sistemi dayatmasını yaratan şey de biraz budur, diyebilir miyiz?

Yok, doğrudan bununla alakalı olduğunu sanmıyorum. O Tayyip Erdoğan’ın kafasındaki bir proje. Bunun uluslararası konjonktürle filan çok fazla ilgili olduğunu zannetmiyorum.  Onun başkanlık hayalleri, Türkiye’nin demokrasiden iyice uzaklaştığı yolunda Batı’da fazladan endişeye yol açıyor olabilir ama “Uluslararası alanda yalnızlaştığı için buna yöneliyor” gibi bir şey söylememek lazım. Büyük ölçüde siyasette kendi gücünü görüyor; çok güçlü ve kimse ona meydan okuyamıyor; üst üste girdiği seçimleri en zor şartlarda, Cemaat’in saldırılarına da rağmen aldı, karşı taraf ortak aday çıkardı ona rağmen ilk turda kazandı... Böyle bir ortamda, bunun verdiği özgüvenle yapılan bir şey. AKP’nin ilk yıllarında lafı bile yoktu bunun. Bunu Tayyip Erdoğan’ın kendine biçtiği bir perspektif olarak görmek lazım.


‘2023 vizyonu’ diye bir şey de söylüyor AKP; bir dizi hedef sıralıyor...

Onlar ne zamandır söylenmiyor. Gezi’yle beraber her şey dağıldı. AKP’nin kırılganlığı ortaya çıktı. Onunla beraber belki Başkanlık gibi şeyler ortaya çıktı. İçerdeki ilk ciddi muhalefetin, meclisten gelemeyen muhalefetin sokaktan gelme ihtimaliyle beraber ülkede polisin güçlerinin artırılması, acımasızlığına prim verilmesi gibi şeyler, Gezi’nin yarattığı büyük kabusun etkisidir. Bunun yanına Kürt hareketinin yaratabileceği kabusları da katmak lazım. Şu anda Tayyip Erdoğan, uzun süredir kendini bir sandıkla tarif ediyor ve sokaktan son derece ürküyor, bunu biliyoruz. Sandığı kontrol edebiliyor ama sokağı kontrol edebilmenin yolu, otoriterlikten geçiyor.


Bunları da süreç bağlantılı yeniden konuşalım ama buradan çıkmadan bir de CHP’yi soralım. CHP de bir değişim belirtisi gösteriyor...

Değişim mi? Buradan öyle geliyor demek ki. Ben öyle bir şey görmüyorum.


Göstermiyor mu? Sadece görüntü mü yaşanan?

Çok yetersiz, zayıf; Türkiye’nin şartlarına, ihtiyaçlarına göre öyle büyük bir değişim filan yok. Bana öyle gelmiyor. Görüntü bile yaratmaya çalıştığını söylemek pek mümkün değil. CHP, şu anda ne yaptığı belli olmayan, garanti oyunun etrafında dönenip duran bir parti. Herhangi bir heyecan yaratacak ne yeni isimler, ne yeni perspektifler görüyorum. Olsa Türkiye için iyi olur tabii ama böyle bir şeyin işaretini bile görmüyorum açıkçası...


Ama geleneksel olarak CHP’yle anılan bazı ları farklı açıklamalar yapıyor. Mesela en son Cüneyt Arcayürek HDP’ye destek yazısı yazdı...

Cüneyt Arcayürek’in o yazısını okumaya bile değer bulmadım. Oralardan demokrasi çıkmaz. O, panik hali. Hayatında Kürt Hareketi’ne yakınlık duymuş mu? Tamamen, “Denize düşen yılana sarılır” perspektifiyle bakıyor. Yeter ki Tayyip Erdoğan’a biri çelme taksın! Kimsenin tabii, “Oy verme” diyecek hali yok ama Kürt Hareketi onların oyuyla gelmez. O, kötü niyetli bir perspektif. “Bunlar aslında yaramaz, terörist adamlar ama ne yapalım hepsini denedik” filan. Böyle demek ayrı; bir de gerçekten samimi olarak Kürt Hareketi insanlara bir demokrasi heyecanı veriyor mu? Kürtlükle, hareketle, solculukla hiç alakası olmayan bazı insanlar burada bir ışık görüyor mu? Önemli olan odur. Yoksa verileceği söylenen -ki bunların çoğu sonradan vermeyebilir de- kerhen oylarla bu iş olmaz. O iyi bir işaret değil.

Savunulabilecek türden insanlar değil bunlar. Kendi halinde bir işçinin, “Ulan bu sefer HDP’ye vereyim, bakalım ne olacak” demesiyle, bu adamların, “Ya bunlar aslında ötekilerden kötü ama” diyerek verdiği oy arasında çok büyük bir fark var. O ayrımı yapmakta yarar var.


Yani gerçek bir idrak veya dönüşümün yaşandığını düşünmüyorsunuz...

Hayır, o insanların demokrasi diye bir derdi yok. Onların derdi Türkiye demokratikleşsin, özgürleşsin, insanlar refaha ersin, yoksullar direnebilsin, toplumsal eşitsizlikler kalksın değil. Bu sebeplerden HDP’ye oy vermeyi düşünmüyor ki! Tayyip Erdoğan diye bir meseleleri var. Laiklik diye kendilerince bir meseleleri var; ne derece doğru biliyorlar, o da ayrı bir konu. Bunlar etrafında güttükleri bir kan davasını başkasının üzerinden görmeye çalışıyorlar. Ekmeleddin İhsanoğlu profilinde bir insanı CHP’li bir insanın hayatta sevmesi mümkün değil. Ama birileri onlara dedi ki, “Ya bildiğiniz gibi değil; Tayyip’i yense yense bu yener.” Onlar da, “Sanmıyorum ama” deyip oy verdi.

Şunu söylemeye çalışıyorum: Tayyip Erdoğan’a çelme takmak için HDP’ye oy vermek isteyen insanların arayışı demokrasi değil. Halkların özgürlüğü değil. Onların arayışı tamamen Erdoğan’dan duydukları rahatsızlıkların intikamının birisi tarafından onlar yerine alınması...


Ama bu “salt karşıtlık” en nihayetinde AKP’yi güçlendiriyor, değil mi?

Doğru; zaten onu söylüyorum. Cemil Bayık’ı İMC’de izledim; o da aynı şeyi söylüyor. Kaç defa yazdım; yerel seçimde mesela. “Oylar bölünmesin” diye diye Tayyip Erdoğan’ın oyunu artırıyorsunuz. Çünkü ona büyük bir güç atfediyorsunuz. Bırakın insanlar, istediği partiye, kimi kendine yakın görüyorsa, ona oy versin. Bu tür Erdoğan nefreti üzerinden kurulacak siyasi ittifaklar, Erdoğan’ı daha da güçlendirmekten başka bir işe yaramaz. Bu anlamda Cemil Bayık, sonuna kadar haklı.

Burada da insanların tabii ki kimseye zorla, “Sen verme kardeşim” diyecek halleri yok; ama sırf AKP ve Erdoğan nefretiyle verilecek oylar, sayıyı artırır belki fakat nitelik olarak iyi oylar değil. Onların yerine HDP’nin kendisine yabancı olup merak edenlere ulaşması lazım. Oy verme nedeni Tayyip Erdoğan değil HDP olmalıdır. “Neden HDP’ye oy veriyorsun?” sorusuna, “Tayyip Erdoğan yüzünden” demek olmuyor. “Selahattin Demirtaş için” dese olur ya da “O parti değişik” dese olur. Ama, “MHP, CHP beceremiyor; Erdoğan’a bunlar belki bir şey yapabilir” diyen insanın oyunun çok fazla bir hayrı dokunmaz.


Peki, Türkiye siyasetinden çıkmadan son olarak MHP’yi de konuşalım. MHP nereye oturuyor? Nasıl bir gelecek bekliyor MHP’yi?

MHP yine oylarını büyük ihtimalle korur; hatta biraz artırabilir de. Onun oylarının iniş çıkışı büyük ölçüde çözüm süreciyle ve HDP’nin performansıyla alakalı. Sürecin başarılı olması halinde belki bir müddet oyları artar gibi görünür ama iner. Çünkü insanlar, aslında çözüm istiyor. Ama eğer çözüm sürecinde kriz çıkarsa, MHP güçlenir. Çözümün mümkün olamayacağı taşrada görülürse, AKP’ye oy veren insanların bir kesimi MHP’ye oy verebilir.


Buradan biraz “bizim mahalleye” geçelim. Seçim sath-ı mailine erkenden girdik. HDP’nin etkisi gün geçtikçe artıyor. Bir tez, seçim öncesinde provakasyonlar gelişebileceğini, HDP’nin bu yolla zayıflatılmak isteneceğini söylüyor. Buna ne kadar katılıyorsunuz?

Galiba onlar söylemeden önce ben yazdım. Ben bekliyorum. Özellikle IŞİD’le alakalı bir takım şeyler olabilme ihtimali var. İnşallah olmaz tabii ama hiç şaşırmam. IŞİD’in bir Kobanê yarası var. Onun hesabını görmek ve Türkiye’de kendi tabanını da genişletmek isteyebilir.

Hatırlarsanız Kobanê başladığı zaman Türkiye’de bir takım Kürt Hareketi düşmanları, IŞİD’le alakaları olmamasına rağmen destek verdiler. “Dinsizin hakkından imansız gelir” hesabıyla. Kendi hesaplarını onların gördüğünü düşündüler. Ne kadar çok Kürt savaşçısı ölürse o kadar mutlu olan insanlar oldu. Bu, IŞİD’in Türkiye’de zaten var olan tabanını genişletti. PKK’yle savaşan örgüt gibi olmaya başladı. Aynı şekilde HDP’nin bir yükselişi var. Bu seçimin en çok konuşulan partisi. Bu, birilerini memnun ederken birilerini de rahatsız ediyor. Dolayısıyla bu rahatsızlığı da kullanmak isteyebilirler. Böyle bir ihtimalin olduğunu düşünüyorum. Yapmak isterlerse kolaylıkla yapabilirler tabii.

Bu tür saldırıları engellemek mümkün olmayabilir ama burada önemli olan sonra nasıl cevap verildiğidir. Eğer Kürt Hareketi’nin tabanı, olabilecek provokasyonlara karşı 6-7 Ekim’deki gibi tekrar sokaklara giderse, geçmiş olsun. Hem HDP için hem tüm Türkiye için. Eğer böyle bir provokasyon olur ve Kürtler serinkanlı, sakin karşılarsa, tam tersine bu sefer de çok büyük takdir görürler. Bu, çok ince bir husus. Ayarlayabilmek öyle kolay değil. Normal şartlarda insanın ilk aklına gelen tabii, insanların intikam duygusuyla sokaklara dökülmesidir. Ama bu, HDP ve Kürt Hareketi açısından büyük kayıplara yol açar. Bunu akılda tutmakta yarar var bence.


DAİŞ demişken, onu da biraz konuşalım. Siyasal İslam’la da ilgileniyorsunuz. Geçenlerde Edip Yüksel’le konuştuğumuzda, Türkiye’deki siyasal İslam’la DAİŞ arasında itikadi bir bağ da olduğunu söylüyordu, buna ne kadar katılırsınız?

Edip, İslam’ın içinden konuşuyor, onun değişik perspektifleri var. Edip’le yarışmanın imkanı yok tabii. Ama dünyanın her yerinde kolaylıkla kendine yer bulabilen yapılanmalar bunlar. Türkiye’deki İslami yapılanmanın IŞİD’in kendine yer bulmasına elverişli olduğunu söylemek, abartılı olabilir. Türkiye çok büyük bir ülke. Bu nedenle her türden İslam yorumuna müsait olan bir ülke. Ama, “Türk İslamı böyle şeylere izin vermez” de yalan. IŞİD’in içinde çok sayıda Türkiyeli, Türk ve Kürt insan var. Sonuçta IŞİD Türkiye’de de çok güçlü bir şekilde var. 

Şunu düşünüyorum: AKP ve Tayyip Erdoğan başta olduğu müddetçe IŞİD ve benzeri yapıların Türkiye’de etkili eylem yapma ihtimalleri hep sınırlı olur. Çünkü dindar insanlar, zaten ülkeyi kendilerinden olanın yönettiğine inanıyor. Bu tür saldırıların bu yönetimi güçsüzleştirebileceğinden endişe ederler. Tayyip Erdoğan’ı zor durumda bırakacağından endişe edebilirler ve izin vermezler ya da belli bir yerde tutarlar. Diyelim ki, AKP iktidarda olmasa, CHP-MHP Koalisyonu olsa, Suriye sorunu çok daha farklı yaşanırdı Türkiye’de.


Nasıl yaşanırdı?

Çok daha erken Türkiye topraklarına taşınırdı. Türkiye, kısmen de olsa cihat alanına dönüşürdü. Hatay, Urfa dönüşürdü. Çatışmalar oralarda da olurdu. Şimdi belli bir yerde duruyorlar çünkü insanlar siyasi iktidarın zor duruma düşmesini istemediği için ötesine izin vermiyor. Aksi takdirde, öyle bir dertleri olmasa, Türkiye topraklarına taşımak çok daha kolay olurdu.


Peki AKP’nin DAİŞ’le doğrudan ya da dolaylı bir destek ilişkisi olduğunu düşünüyor musunuz?

Bilinçli bir şekilde destek verdiklerini sanmıyorum; böyle bir şey intihar olur. Bu çağda böyle bir şeyin kanıtlanması çok kolaydır ve bu herhangi bir meşru hükümetin uluslararası alanda her açıdan mahkum olmasına neden olur. Yapacaklarını sanmıyorum. Ama örtülü, dolaylı bir takım şeyler oluyorsa, bilemiyorum. Çok iddialar var. AKP’nin IŞİD’e destek olmasının mantığı yok, böyle bir şeye ihtiyacı yok. Irak’ta Sünnilerin belli bir güç sahibi olmasını tercih ediyor olabilir ama bunun IŞİD üzerinden olmasını hiçbir zaman tercih etmez. Çünkü en azından ülkeyi yöneten insanlar, Afganistan gibi örneklerden hareketle, bu tür şeylerin çok kolay ellerinde patlayabileceğini görüyor olmalı. Benim çıplak gözle gördüğümü, onların ellerindeki bilgiyle daha fazla görüyor olmaları lazım. Bu, çok büyük bir intihar olur.


Ama AKP’nin hem Suriye politikasında hem de DAİŞ’le ilişkilenme potansiyelinde Rojava etkili olmuyor mu?

Çok etkili oluyor. Çünkü Rojava’yı kırmızı çizgi olarak belirlediler. Bu konuda, “Madem siz buraya bayrak dikmeye kalkıyorsunuz, onlar da size bunu yapıyor, ne haliniz varsa görün” gibi bir politika izlediler. Sonra o politika da tabii ellerinde patladı. AKP’ye çok büyük bir bedeli de oldu. Seçimlerde de bence çok etkili olacak. Ama bir de şunu düşündüler: Zaten Musul’u kolaylıkla düşüren IŞİD’in Kobanê’yi düşürmesi çok kolay olur, diye düşündüler. Destek verilse bile bir işe yaramayacağını düşünüyorlardı ki zaten destek vermeye de niyetleri yoktu. Sivilleri aldılar, “Gerisine karışmıyoruz” dediler. Ama direniş başarıya ulaşmaya başlayınca çok kötü bir şekilde bunun faturasını ödemeye başladılar; ödemeye devam edecekler. Kürtlere vursun diye IŞİD’e destek olmasıysa, çok daha ileri bir şey olur; ben onu sanmıyorum. Ama IŞİD’in Kürtlere var olan yönelişinden de şikayetçi olmadılar. Memnun bile olmuş olabilirler. Sonuç olarak oradaki kantonlar, AKP hükümetinin istediği kantonlar değil; ama orada duruyor. Şimdi o kantonlarla birlikte yaşamayı öğrenmek zorunda. Şah Fırat Operasyonu’yla da beraber gördü ki onlarla işbirliği yapmak zorunda. Bir arada yaşamayı öğrenmeye başladılar.


YARIN:

* 7 Haziran seçimleri

*  AKP, Kürt Özgürlük Hareketi ve demokratik kesimler açısından diyalog süreci


OSMAN OÐUZ/HABER MERKEZİ