Faşistin dini, vicdanı yoktur. Timsah vicdanlıdır, o. Din, kalabalıkları kandırıp hizmetine koşmak için önüne attığı yemdir, kuş danesidir. İbadet, kandırma gösterisi…

Dini, vicdanı, acıma duygusu, günah işleme kokusu olan dil yasaklamaz, öğrenmenin önündeki kapıları kilitli tutmaz, insanları rehine alıp kırım, kıyım yapmaz, doğayla birlikte insan emeğini, yaşama araçlarını tahrip etmez…

Faşistlerin nefret ettiği demokrasilerde, seçilmişlerin dokunulmazlığı, birilerine bağışlanmış imtiyaz, kişiye özel ayrıcalık, hırsızları, soyguncuları, dolandırıcı düzenbaz, kalpazan, katil ve katliamcıları korumak, onları yargıdan kaçırmak için değildir.

 Seçilmişler, her türlü korku ve endişeden arınmış olarak, en uç görüşlerle de olsa hakikatleri ifade edebilsin, sorunların çözümünde kalıcı katkıda bulunabilsinler diyedir. 

Yurdundan koparılmış, dünyanın dört bir yanına savrulmuşlarıyla 6 milyon Kürt, son seçimde bu amaçla oyunu kullandı. Kürdistan’ın kanlı ura dönüşen davası anlatılarak, soruna çözüm bulunabilsin diye…

Ve onlar, parlamentodaki sayılarıyla, faşizan gidişi frenleme, tahribatını önleme gücüne sahip değillerdi. Hatta, Türk rejiminde temsiliyetleri yoktu. Kürdistan’ın gırtlağına dolanmış ipi elinde tutan Cumhurbaşkanı katında, adları yoktu. Cumhurbaşkanının sekreteryasına indirgenmiş hükümet, onları tanımıyordu. Buna rağmen didiniyor, barbarizmi durdurtmaya çabalıyorlardı.

Sonunda, faşizmin gazabına uğradılar. Rejimin üç partisi (AKP, CHP, MHP) birleşip dokunulmazlıklarını kaldırdılar. El birliğiyle onları, zindancı başına teslim ettiler.

Seçilmişlerin kişiliğinde, 6 milyon Kürt mahpustu gerçekte. Oylarıyla düşmana açtıkları dilekleri, beklentileri, ruhları hapsedildi.

Öte yandan, tutuklanan Kürt temsilcilerinden hiç biri, kendi halkını soyan hırsız, madrabaz değildi. Mesela Ayla Ata Akat ve Sabahat Tuncel coplanan, yerde sürüklenen kendi halkını korurken, tartaklana dövüle götürüldüler. Ama çok ve çeşitli sanıklı AKP iktidarının sıralarında kalpazanlık, dolandırıcılık sanıkları, cinayetler, katliam sorumluları vardı.

 Boyunlarına asılan hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet belgelerini yok etmemek için, kendi davalarında hem yargıcı, savcısı, hem de avukat oldular. Kırk haramiler çetesi gibi suç yaftalarını “hepsi iftiradır" diye fiskeleyerek, kendilerini akladılar.

Ama kara lekenin izleri, alınlarında duruyordu. Kürtler, Avrupa Başkentleri meydanları, eyalet ve hinterland merkezlerinde alınlarındaki karaya ayna tutup “hırsızlar, katiller" diye bağırıyor, haykırışlarına İngilizce, Almanca, Fransızca, İtalyan, İspanyolca sedalar karışıyordu. Yer yer binaların ön yüzüne Kürdistan bayrakları asılıyor, insanlar zafer işaretleriyle destek sunuyorlardı. Bu bir ilkti…

Oysa bugüne dek, Kürdün derdi, arayışı kimsenin umrunda değildi. Batı, yalnızca öz çıkarına kilitli, vicdanlar ise kazanç beklentisine göre şekilleniyordu. Kazanç çarkı iyi, has işliyor, alış-verişin seyri tıkırında, silah satışlarının geliri yüz güldürüyorsa eğer, “insaniyet halleri müemmen”, “asayiş berkemal” demekti.

 TC, onlara “hörmetlice" hizmet sunarken, Kürt esir, dili kesik, kültürü ayaklar altındaymış, kime ne!..

Avrupa, Kürtlerin çığlıklarına sağırdı. Kürdün kan içinde yüzen ölüsüne kör, hissiz, tepkide dilsiz, duyarsız bakıyordu.  

Ağzındaki lokması çalınan, sonra postal altında ezilen Kürt bebek, bebeğin annesi, babası, bütün sülalesinden giderek kavim-kardeşi, dümdüz teröristti. Kurşunlanıp ölüsü, sokak köpeklerine atılan Teybet ana, yatalak ihtiyar Xelef de, silahlarıyla birlikte ölü ele geçirilmiş teröristti. Dağ terörist, zinar, newal û mesil, dar û ber, şehirlerin evleri, sokaklar, meydan süsleri, tarihin tanığı anıtlar, surlar, mabetler teröristti.

Ama doğanın diyalektiği değil, vahşetin değişemeyen sabitleri olan yasaları vardı. Vahşi ehlileşmiyor, söze, ele gelmiyordu. İt çarıktan anlamıyordu. Timsah, timsah kendi yavrusunu da yiyen yamyam olarak ezelden geliyordu.  

 Avrupalı, doğanın vahşetini anladığında çok geçti. Birbirini tutuklamak için karşılıklı hamle eden polis ile askeri güçlerine bakıp, “bütün bu ben miyim?" diye acayiplenen Faşist, zıvanayı yırtmış, kendini Ortaçağ fatihi çetelerinden bir çetebaşı olarak görmeye, öpmesi için uzatılan eli ısırmaya başlamıştı.

Irak ve Suriye fatihi olma hayaliyle hamledeydi. Hamle ortakları (müttefikleri) de İslamo Faşist IŞİD (DAİŞ), El Kaide, El Nusra çeteleriydi.  

IŞİD’ın, Nusra’nın ardına gizlenip oraya sarkarken, zenginliklerine göz diktiği Avrupa’yı haraca bağlamak için de “sivil Arapları baskıdan kurtarma" yalanıyla, yanına yığdığı Arap kalabalıkları kullanıyordu. Onları, Avrupa sınırlarına yığıp “istediğim para yoksa, hepsini üstünüze salarım" diye haydutlaşıyordu.

Avrupa, bu şantajla nihayet uyandı, ama Türk faşizmi de kurumlaşmıştı.