BARIŞ BALSEÇER / STRASBOURG
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan üzerindeki ağırlaştırılmış tecridin kırılması amacıyla Leyla Güven öncülüğünde başlayan ve cezaevleri başta olmak üzere birçok merkezde devam eden süresiz-dönüşümsüz açlık grevi eylemine Strasbourg’dan ses veren Öcalan’a Özgürlük İnisiyatifi üyesi 14 yurtsever devrimcinin eylemi 70 günü geride bıraktı.
Eylemcilerden Ramazan İmir, geride bırakılan 70 günü gazetemize değerlendirdi:
İlk günden daha kararlıyız
Bugün 70’inci günümüzdeyiz. Her ne kadar biz burada, Strasbourg’da, 14 arkadaş 70 günümüzü doldursak da, bizden daha çok öncelikli olan 100 günü aşkındır eylemde olan Leyla Güven arkadaşımız var. Nasır arkadaşımız var. Yine zindanlarda o kötü koşullara rağmen 71 gündür direnen yoldaşlarımız var. Avrupa’nın genelinde an itibariyle yanılmıyorsam 24 arkadaşımız süresiz-dönüşümsüz açlık grevinde. Dünyanın hemen her yerine yayılmış durumda bu direniş. Tabii direnmekten başka bir seçenek bırakılmayan bir halk gerçekliğimiz var. Söz konusu faşizm oldu mu, varlığına dönük yok etme politikası ve pratik müdahaleler oldu mu direnmekten başka seçenek bırakılmıyor insana. Şu an itibariyle bunun direnişi içerisindeyiz. Öncülüğünü Leyla arkadaşın yaptığı açlık grevi direnişleri halen devam etmektedir. İlk günkü kararlığımız neyse şu anki kararlılığımız aynı düzeydedir. Hatta moral, iddia, bağlılık ve motivasyon açısından daha yüksek, daha dinç ve daha dirençli bir şekilde durduğumuzu belirtebilirim.
Bazı gelişmeler yaşandı
70 gün boyunca birçok gelişme yaşandı, halk bazında sahiplenmeler üst düzeydedir. Yine muhattap olan kurum ve kuruluşlarla bazı görüşmeler yapıldı. CPT ile bazı görüşmelerimiz gerçekleşti. Avrupa Konseyi (AK) ile bazı görüşmelerimiz oldu. Türkiye cephesinde ‘hileli de olsa’ bazı adımlar atıldı, apar topar Önder Apo ile bir görüşme gerçekleşti. Yine Leyla Güven arkadaşımız apar topar tahliye edildi. Ama yine de gelişme sayılacaksa, bazı gelişmeler yaşandı. Halkın çok ciddi bir sahiplenmesi oldu ve bu bizim için çok ciddi bir moral kaynağı oldu. Direnişimizi ısrarla sonuca götürmemiz için ciddi bir etkisi bulunuyor. Avrupa’da birçok merkezde yürüyüşler yapılıyor, binler alanlara akıyor.
Halkımız direnişi sahipleniyor
Halkın sahiplenmesi, sokaklara inmesi bizim için çok ciddi bir moral kaynağı. Ve bu sahiplenmenin devam etmesini bekliyor, daha da üst düzeylere ulaşmasını umut ediyoruz. Bu konuda Kürt halkının Avrupa’da yaşayan Kürdistanlıların hiçbir kaygı taşımadan sonuna kadar bu eylemleri sahipleneceğine de inanıyoruz. Bizim böyle bir gerçekliğimiz var halk olarak. Her zaman kendi öz gücümüz ve irademizle mücadelemizi yürüten bir halkız. Her ne kadar bazı istemlerimizde, taleplerimizde belli bazı muhattap devletler, kesimler olsa da bu devletleri adım atmaya zorlayan halkımızın kararlılığıdır, sahiplenmesidir. Geçmiş pratikte de bu çokça görülmüştür zaten. An itibariyle aynı durumu yaşıyoruz.
Dünyayı DAİŞ belasından Kürtler kurtardı
Bugün Önder Apo’nun güvenlik, sağlık koşullarının eğer bu düzeye kadar ulaşmasında bir neden varsa; mutlak bir tecrit ve izolasyon durumu söz konusu ise, başta Avrupa ülkeleri olmak üzere bütün uluslararası güçler bunda çok ciddi pay sahibidirler. Bunun temel nedeni de bir sistem çatışmasının olmasıdır; Rojava somutunda özellikle bu çokça çarpıcı bir şekilde görülmektedir. Bilindiği gibi dün QSD Genel Komutanı tarafından bir açıklama da yapıldı: DAİŞ ile yürütülen cephe savaşının sona geldiğini, bundan sonra yürütülecek olanın daha fazla zihniyet ve ideolojik bir savaş boyutunun olacağına yönelik bir açıklama yaptı. Yani dünyaya musallat olmuş, bütün dünya halklarını ve ülkelerini adeta acısını yaşadıkları terör, çete ve insanlık dışı vahşet örgütünden kurtaran bir Kürt halkı ve savaşçıları gerçeği var. Tabii ki orada fiziki olarak çok ciddi bedeller ödenmiş olsa da, aslında DAİŞ çete örgütünün şahsında yenilgiye uğramış olan ilkel milliyetçiliktir, işbirlikçiliktir, ulus devlet anlayışıdır. Hepsinin toplamında da (yenilen) kapitalist modernitenin ta kendisidir.
Dünya DAİŞ’i yenenin Önder Apo paradigması olduğunu görmeli
Bu tür güçlerin ortaya çıkmasının en temel nedeninin krizler üzerinden kendisini oluşturan, kendisine güç sağlayan kapitalist modernitenin olması, DAİŞ’le birlikte o sistemin de yenilgisi anlamına geliyor. Var olan tecrit de biraz onunla alakalıdır. Rojava’da oluşturulmak istenen demokratik modernite paradigması bugün bütün dünyaya eğer ışık tutuyorsa, var olan bütün sorunlara çözüm perspektifleri sunuyorsa orada çok ciddi bir başarının olduğunu gösteriyor. Ve orada kazanan Önder Apo’nun paradigması, felsefesi ve oluşturmuş olduğu zihniyet yapısıdır. Bunun için Önder Apo her zaman birinci derecede uluslararası güçlerin ve bölge güçlerinin hedefi konumunda olmuştur. Var olan tecriti de kesinlikle bundan bağımsız ele almıyoruz. Bizim için 21’inci yüzyılın atan yüreği düzeyindedir Önder Apo gerçekliği. Biz böyle yaklaşıyoruz. Felsefesi, paradigması... Biz bu çerçevede yaklaşıyoruz. Bu açıdan da tecrit uluslararası düzeye tırmanmış bulunmaktadır. Türkiye genelinde de şu an acısı, sancısı çokça görülebiliyor. Toplum bir bütün olarak bir çıkmaz yaşamakta; siyasi çıkmaz, toplumsal siyasi kriz ve yine ekonomik kriz almış başını gidiyor. Bunun en temeli nedeni de, Önder Apo şahsında Özgürlük Hareketi’ne, Kürdistan toplumuna ve yine Rojava’da yaratılmış olan tüm değerlere karşı yatırılan savaş bütçesinden başka birşey değildir. Avrupa’nın, dünya ülkelerinin bunu çok iyi görmesi lazım: Eğer bugün bir irade dünyaya musallat olmuş bir çete örgütünü ortadan kaldırmışsa, başta Avrupa olmak üzere kendini ‘demokrasi gücü’ olarak Ortadoğu’da güç olarak gösteren diğer bütün devletler de bunu Önder Apo’nun felsefesine ve paradigmasına borçlu olduklarını görmeli ve kabul etmelidirler.
Herkese sorumluluğunu hatırlatıyoruz
Kazanmış olan Kürt halkıdır, halklardır. Kazanmış olan nihayetinde Önder Apo’nun yaşam anlayışı, perspektifi ve paradigmasıdır. Bu açıdan özellikle Avrupa ülkeleri var olan tecrit ve izolasyonda üzerlerine düşen sorumluluk ne ise eksiksiz bir şekilde yerine getirmek zorunluluğunu taşımaktadırlar. Aksi halde yarın birgün tarih karşısında hesap verecek duruma geleceklerdir. Bu konuda bazı çevreler bize dönük bazı rahatsızlıklarını dile getiriyorlar, bize bazı eleştiriler yöneltiyorlar: İşte, “Avrupa gibi kurumları fazla uç bir dille eleştirerek, suçlayarak değerlendirmeniz doğru değil” biçiminde eleştiriler. Biz bunlara katılmıyoruz. Aslında biz herkesin kendi sorumluluğunu, kendi görev ve misyonunun ne olduğunu bir kez daha hatırlatma görevini yerine getiriyoruz burada.
Bir halk ülkeler arası kirli ilişkilere kurban ediliyor
CPT’nin herşeyden önce burada yapması gereken birşey varsa, o da var olan bu sorunu açığa çıkartıp, onu denetleyip ve sorunun aşılması için gerekli olan müzakereler neler ise, o devletle ya da o muhattapla yapmasıdır. CPT eğer bugün bize çok rahat bir şekilde, “Bizim bundan önceki görüşmelerden fazla diyecek birşeyimiz yok. Görüşmeyi yapmayacağız” diyebiliyorsa, bu bize karşı, değerlerimize karşı burada yürüttüğümüz tarihsel direnişe, mücadeleye karşı saygısızlıktan başka birşey değildir. Biz bu saygısızlığı kesinlikle kabul edemeyiz, etmeyeceğiz de. CPT ve diğer kurumlar da bunu böyle bilsinler. Avrupa Konseyi de bunu böyle bilsin. Aldıkları bir karar var ve biz sadece o kararın takipçileri olmasını istiyoruz. Fakat bunu yapmıyorlar. Bunun temelinde nelerin yattığının farkındayız. Kendi aralarındaki ittifaklar, kirli çıkar ilişkilerine dayalı hususlar olduğunu çok iyi bilmekteyiz. Bugün eğer Avrupa Birliği, Avrupa Konseyi, Avrupa Parlamentosu ve hatta Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne kadar AKP faşist iktidarının bütün demokrasi dışı yaklaşımları, özellikle Kürt halkına yönelik uyguladığı bütün haksız, hukuksuz, adaletsiz bütün yaklaşımları gözardı etmesinin temelinde var olan kirli çıkar ilişkilerinin olduğunun bilincindeyiz. En başta mülteci anlaşmaları, silah anlaşmaları olmak üzere ilişkilerinden kaynaklı AKP-MHP faşist iktidarına karşı ciddi bir radikal tavır alamama durumunu yaşıyorlar. Burada bir halk bu anlaşmalara kurban ediliyor, bir halkın Önderi bu anlaşmalardan kaynaklı işkenceye, izolasyona tabi tutuluyor. Bizim bunu kabul etmemiz mümkün değildir. Eğer bizim bunu kabul etmemiz söz konusu olsaydı, bugün Türkiye ve Kürdistan’daki zindanlarında yayılmış olan süresiz-dönüşümsüz açlık grevleri eylemleri yapılmazdı. Bu bize karşı teslimiyeti dayatmaktan başka birşey değildir; Kürt halkı bu saatten sonra teslimiyeti kabul edecek bir halk değildir. Bunun böyle bilinmesi lazım.
Ve teslimiyeti bize hiç kimse normal bir yaşam biçiminde dayatamaz. Bunu ne Avrupa ne Amerika ne de Türk faşist devleti dayatabilir ne de işbirlikçi güçler dayatabilir. Biz kendi özgücümüzle, öz irademizle, kimliğimizle, dilimizle, tarihimizle, kültürümüzle yaşamayı istiyoruz. Bunun için bedel veren, halen de bedelleri göze alıp mücadele eden bir halk ve hareket gerçekliğimiz var. Biz bu çerçevede yaklaşıyoruz.
Direnişte mesele gün değil, inanç meselesidir
2019 yılının başında zaten Kürt halkı, Kürdistan Özgürlük Hareketi direniş kararını verdi. 2018 yılını da direnişle kapatmıştır. Biz bu direnişi 2019’un sonuna kadar da götüreceğiz. En başta yaptığımız açıklamadaki taleplerimiz nelerse, Leyla Güven’in, Nasır Yağız arkadaşın talepleri nelerse ve Kürdistan ile Türkiye zindanlarında mücadele eden arkadaşlarımızın talepleri nelerse bu eylemdeki taleplerimiz de aynı taleplerdir. Taleplerimiz çerçevesinde bu mücadelemizi sonuna kadar da götüreceğiz. Mesele 70’inci gün değildir, mesele 100’üncü gün de değildir. Bu bir inanç meselesidir, bir kararlılık meselesidir. “Güçlü bir inanç dağları yerinden oynatır” diye bir deyim var. Biz bugünkü kararlılığımızla Ortadoğu’yu yerinden oynatan bir halk gerçekliğine sahibiz. İnanarak biz bu mücadeleyi yürütüyoruz, inandığımız için bugün DAİŞ çete örgütü ortadan kaldırılmıştır. İnandığımız için biz bugün faşizme karşı dik duruş sergiliyoruz. İnanmayanlar sessiz kalır, pasif kalır. İnanmayanlar taraf seçmekte bile korkakça kalırlar. Ama biz öyle değiliz. Bu yaptığımız eylem ile halka öncülük misyonunu üstlenmiş insanlar olarak, yine Kürdistan halkı ve özgürlük hareketi olarak, inandığımız çerçevede bu mücadelemizi yükseltiyoruz. Ve bu çerçevede de devam edeceğiz. Bunun böyle bilinmesi gerekiyor.
Yerel seçim faşizme darbe vurmak için fırsattır
Birey olarak şöyle bir realiteye inanıyorum: Kürdistan ve Ortadoğu’da olsun, genel olarak dünyada olsun, inandığı değerler için hınca hınç mücadele eden tek halk ve hareket bizleriz. Bunun örnekleri an itibariyle görülmektedir. Hiçbir zaman zulme, kıyıma, işkenceye, soykırıma, adaletsizliğe, hukuksuzluğa “evet” diyen bir halk gerçekliğimiz yoktur. Ve bunun için yıllardır da ayakta olan, haykıran bir gerçekliğe sahibiz. Her ne kadar sorumluluğu olan, bu mücadeleye gönül vermiş, destek vermek isteyen veya desteği olan kimi kurumlar, çevreler, örgütler ve halklar var ise de, bizim özgücümüz de herşeyin gidişatını değiştirecek düzeydedir. Halkımızın özgücü çok önemlidir bu konuda. Şu an Kürdistan’da seçim atmosferi var. Mesela o yerel seçim atmosferine devrimci bir direniş ruhuyla sarılmak gerekiyor. O çerçevede olundu mu faşizm yıkılır. Sadece böyle sıradan, her zaman yapılabilecek bir yerel seçim çalışması anlamında değil. Çünkü o bile faşizme vurulacak olan bir darbedir. Yine AKP-MHP ulusalcı faşizmine yürütülecek bir devrimci direniş ruhuyla yaklaşılırsa eğer büyük bir darbe vurulabilinir. O çerçevede bu direniş sürecine Kuzey Kürdistan halkımız da katkısını ve desteğini daha fazla sunabilecek düzeyde olabilir.
Herkes 10 aileye direnişi nasıl sahipleneceğini anlatabilir
Avrupa için de böyledir. 70 gündür biz buradayız mesela. Kürdistan halkı, dostları, Türk devrimci sol güçleri, demokratik çevreler, yine yabancı kamuoyu ve halklarının burada da yapması gereken en önemli şey inanma temelinde bu mücadeleyi sahiplenip ilerletmektir. Örneğin Avrupa’da yapmamız gereken en temel şeylerden bir tanesi her bir insanımız, her bir çalışanımız önüne şöyle bir hedef koyabilir: “Ben bugün 15 ailenin gündemine direnişi koyacağım. Direniş nasıl sahiplenilirin tartışmasını yürüteceğim” diyebilir. Eğer bugün Avrupa’da Kürt Özgürlük Hareketi’nin içinde olan, özgürlüğü için çalışma yürüten 10 bin insan varsa, 10 bin insan 10 aileye girip mücadeleyi ve iradeyi anlatacak kararlılığı kendisinde oluşturursa bu yüzbinleri bulur. Bizim bu çerçevede de bazı sorunlarımız var. Şu anda Türkiye, Kürdistan, Avrupa ve dünyanın birçok yerinde yüzlerce insan şu an açlık grevlerindedir mesela. O arkadaşların aileleri var, zindanlarda 300’ün üzerinde arkadaşımız var. Örneğin, Kuzey Kürdistan halkımız o arkadaşların ailelerinin yaşadığı duyguyu yaşayabilmelidir. O hissi yaşayabilmeli, ruhsal birliği yaratabilmelidir. Avrupa için de böyledir. Bizim bahsettiğimiz o birlik ancak bu çerçevede olur. Acımızı birlikte paylaşmalı, sevincimizi birlikte paylaşmalıyız. Son aşamada ulaşabileceğimiz büyük zaferi birlikte paylaşabiliriz ancak. Yoksa seyirci kalmak ile kesinlikle sonuç alamayız. Bir acı varsa herkesin o acıyı paylaşmasıdır birlik. Bir sorumluluk varsa o sorumluluğu birlikte paylaşmasıdır. Ve o acıyı hepimiz yaşayalım. Hepimizin bugün Önder Apo’ya bir sorumluluk borcumuz var, çünkü biz Önder Apo’ya “yetersiz bir yoldaşlık” yaptık. Bu yetersiz yoldaşlığın sonucunu bugün içsel anlamda, duygusal anlamda daha fazla yaşamaktayız.
Uğur Şakar arkadaşın eylemi mesaj doluydu
En son örneğin Uğur Şakar arkadaşımız buna dayanamadı. Uğur Şakar, yaşadığı vicdani rahatsızlıktan dolayı bedenini ateşe verdi. Her ne kadar bazı Avrupa ülkeleri manipüle ederek, en büyük saygısızlığı göstermiş olsalarda, işin özü “var olan sese katkı sunmamaktır”. Var olan çığlığı büyütmeyip mücadeleyi daha ileri safhalara götürememenin sonucudur o arkadaşın yapmış olduğu eylem. Uğur Şakar arkadaş, örneğin, açık açık şunu söylemiştir: “Ben iradem olarak bildiğim insanın etrafını ateş ile savunacağım. Öyle savunacağım ki, kim yaklaşırsa onu yakacak. O bize aslında bir talimat verdi. Öncesinde yine Umut arkadaş vardı. Yine Almanya’da bedenini ateşe vermişti. Bize şu talimatı veriyor arkadaşlar: “Sahiplenmemiz yetersizdir. Daha yüksek düzeyde sahiplenmeliyiz. Eğer çok ciddi bir acı varsa ve o acıyı içimizde yaşayamazsak, sahiplenmemiz de mümkün değildir. Onu öyle anlamak gerekiyor. Bedenini ateşe veren her iki arkadaşı şöyle anlamak gerekir. Bu arkadaşlar bize şöyle bir emir verdi: Önderliği sahiplenme düzeyi azdır, eylemlerin düzeyi yetersizdir. Bu bir eleştiridir, bir tavırdır. Herkes sorumluluğunu yerine getirsin. Biz burada direniyoruz, doğru ama (eylem) aynı zamanda özeleştireldir. Bazı eylemleri, saygı düzeyinde de olsa, sahiplenmek boynumuzun borcudur diye düşünüyoruz. Bugün mesela Heval Uğur’un sahiplenme düzeyine herşeyden önce saygılı davranmamız gerekiyor. Öyle yapabilirsek eğer, bütün konseptleri boşa çıkarabiliriz. Uluslararası düzeyde oluşturulmuş olan saldırı konseptinin bölge ve yerellere inmiş o örgütlülüğünü kesinlikle bozabiliriz.
Seçimlerden sonra faşizm saldırısı artacak
Yine yanılgılı bazı yaklaşımlara düşmemek gerekiyor. Örneğin geçmişte de tecridin ulaştığı bazı boyutlar vardı ve buna karşı direnişler gelişti. Zindanda, Avrupa’da açlık grevi direnişleri gelişti. Avrupa’ya açısından şöyle birşey belirtilebilir, şu ruh hali görülebiliyor: “Zaten Avrupa ülkeleri belli bir aşamadan sonra adımlar attıracak düzeyde bazı müdahalelerde bulunacak. Ondan sonra bu eylemlerde sona gelinecek” gibi. Ama öyle değil. O zamanların konjonktürel durumu onu izah ediyor olabilir. Ama şu an içinde olduğumuz süreç kesinlikle böyle değil. Faşizm çok ciddi bir şekilde yöneliyor, çok ciddi şekilde kendisini hazırlamış durumda. Ayakta durabilmek için, ömrünü uzatabilmek için hiçbir değeri hesap kitap etmeden ezip geçebiliyor. Acımıyor yani. Çocuklar katlediliyor, toplu katliamlar yapıyor Kürdistan’da. Dikkat edin, gündemine alan hiç kimse yok. Seyirci kalınıyor buna. Bugün buradan tabutlar çıkarsa, kimsenin atacağı bir adım yok, bunu sözüm ona “muhattap” olan kesimler için de söylüyorum. O açıdan da öyle bakmamak lazım. Şu andaki mücadele düzeyi çok farklıdır. Şu anki müdahale durumu da çok farklıdır: Hedefte olan doğrudan Önderliktir, hedefte olan direkt olarak bu işin öncülüğünü yapan insanlardır. O çerçevede (AKP-MHP faşizmi) mevzilenmiş, hazırlıklarını bitirmiş. Ve çok büyük bir ihtimalle yerel seçimlerden sonra bu müdahalelerini daha da üst düzeye ulaştırarak, Kürdistan halkına, hareketine ve değerlerine saldıracak pozisyona kendisini hazırlamış durumda.
Avrupa’daki halkımızı güçlü sahiplenmeye çağırıyoruz
Biz buna ancak dik bir duruşla, devrimci bir duruşla, mücadeleye ruhuyla karşı koyabiliriz ve bertaraf edebiliriz. Bu çerçevede de çağrımız şudur: İnsan direnirse dinç olur, direnirse yüreği açık olur, direnirse içi ve vicdanı rahat olur. Var olan tempo, var olan motivasyon çok ciddidir. Sahiplenme çok ciddi düzeydedir. Fakat mücadelenin ve sürecin istediği düzey ve aşamasında değildir. Örneğin bir bakıyoruz bir alanda kitlenin çok ciddi bir şekilde sahiplenmesi, sokağa inmesi durumu var. Fakat yanı başındaki bir diğer ilde ya da bölgede bir sessizlik, durgunluk var. O birliği yaratmamız gerekiyor. Bunun için de çalışmamız gerekiyor, evlere direkt gitmemiz, mücadelenin özünü anlatmamız lazım; Önder Apo’nun koşullarını anlatmamız gerekiyor. Yine açlık grevindeki arkadaşların direniş ruhunu ve gerçekliğini kavratmamız lazım ki, bu örgütlülüğü genele yayabilelim. O çerçevede bir çalışma ve motivasyon potansiyeline ihtiyacımız var. Bu bakımdan da özellikle Avrupa kitlesine inancımız tamdır. Kuzey Kürdistan’da da belirttiğimiz gibi önlerindeki yerel seçim çalışmalarını devrimci bir direniş ruhuyla yürütebilecekleri oranda bu mücadeleyle birleştirirlerse sonuca ulaşmamız kaçınılmazdır.
Yüzbinler olup Amed sokaklarına çıkalım
Strasbourg kentinde 70 gündür açlık grevinde olan Nimet Sevim'in ablası Şehzade Anar, "Bin yıldır tecrit altındayız. 40 yıldır bu önderlik bize aydınlık yolu göstermiş. Biz de 100 binler olup Amed sokaklarına çıkalım artık yeter diyelim" çağrısı yaptı.
Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Eş Başkanı ve Halkların Demokratik Partisi (HDP) Leyla Güven'in PKK Lideri Abdullah Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılması talebiyle başlattığı süresiz dönüşümsüz açlık grevi 109'uncu gününde. Aynı taleple 14 Kürt siyasetçisinin Fransa'nın Strasbourg kentinde başlattığı açlık grevi ise 70'inci gününde devam ediyor. Eylemcilerden biri olan Nimet Sevim, 1987 yılında PKK'ye katıldıktan 2 yıl sonra yakalandı ve 16 yıl cezaevinde kaldı. Çıktıktan sonra da Kürt siyaseti içinde yer almaya devam eden Sevim, "KCK" adı altında düzenlenen operasyonlar kapsamında tutuklanır ve 5 yıl daha cezaevinde kaldı. Siyasi sebeplerden dolayı Avrupa'da bulunan Sevim, Strasbourg'ta başlatılan açlık grevine katılan siyasetçiler arasında yer alıyor.
Tek çareleri bedenlerini ölüme yatırmak
Sevim'in ablası Şehzade Anar, kardeşinin sağlık durumu ve açlık grevine ilişkin Mezopotamya Ajansına (MA) değerlendirmelerde bulundu. Kardeşinin 70 gündür açlık grevinde olduğunu belirten abla Anar, en son geçen Perşembe günü kardeşiyle telefonla konuşabildiğini söyledi. Kardeşinin kendisine sağlık durumunun iyi olduğunu söylediğini belirten Anar, ancak eylemcilerin durumlarının söyledikleri gibi iyi olmadığına işaret etti. Haklı bir taleple eyleme başlandığına işaret eden Anar, "Bugün tecrit olmasaydı, zindanlarda zulüm olmasaydı, bu insanlar bedenlerini ölüme yatırmazdı. Tek çareleri bu kalmış. Bugün insanlarımız bedenlerini ölüme yatırıp kendilerini feda etmek zorunda kalmış. Onun için onların talepleri taleplerimizdir" dedi.
Önderlik özgürleşirse Kürt halkı özgürleşir
Hem Diyarbakır hem Strasbourg hem Hewlêr hem de cezaevlerinde açlık grevlerin devam ettiğine dikkat çeken Anar, toplumun açlık grevcilerinin sesini daha da yükseltmesi gerektiğini belirterek, "Ne bir anneden ne bir arkadaştan ne bir aileden ne de bir kurumdan ses çıkmıyor" dedi. Tecridin tüm Kürt halkının üzerinde uygulandığını belirten Anar, "Eğer bunu bilip anladıysak artık yeter dememiz lazım. Artık ayağa kalkalım, yeter artık diyelim. Bugün önderlik özgürleşirse Kürt halkı da özgürleşecektir. Çocuklarımız da özgürleşecektir. Eğer önderliğimizin özgür olmasını istiyorsak ayakta olmamız lazım. Artık yeter halkımız ayaklansın" çağrısında bulundu.
Tecridin Kürt halkı üzerinde olduğunu bilelim
Yaşanacak olumsuz bir durumdan endişe duyduğunu aktaran Anar, "El ele verip açlık grevindekilere sahip çıkalım. Sesimizin seslerine katılması lazım. Çünkü onlar açlık grevindeler. Ne kadar iyiyiz deseler bile biliyoruz ki sağlık açısından iyi değiller. Tecridin bütün Kürt halkı üzerinde olduğu bilinciyle hareket etmeliyiz. Her evden bir insan bile çıksa binler oluşur" diye konuştu.
Yüzbinler olup yürüyelim, Tecrit Kalksın!
Anar, konuşmasını şöyle sonlandırdı: "En büyük çağrım bütün Kürt halkına, annelerin yüreği yeteri kadar yanmış. Gözleri uzak yollarda olan, zindan da olan, toprağa veren anneler... Anneler çok bedel ödedi. Çağrım anneleredir. Diyorum ki biz anneler ayaklanalım. Bugün çocuklarımız, kardeşlerimiz açsa bizde açız. Onlar başkaldırdıysa biz de başkaldıralım. Geçmiş günlerde 10 binlerce 100 binlerce kişi Amed sokaklarında yürüyorduk. Bugün yine aynısını yapalım. Halkımıza sesleniyorum. Bugün yine yürüyelim. Diyelim ki Kürtler üzerindeki tecrit bitsin. Bin yıldır tecrit altındayız. 40 yıldır bu önderlik bize aydınlık yolu göstermiş. Biz de artık yeter diyelim. Bu tecrit kalksın."
AMED