14. yıldönümünde 9 Ekim komplosunu Ortadoğu’ya ilişkin güncel dinamikler bağlamında değerlendirdiğimiz dosyamız için Dr. Haluk Gerger’in görüşlerine de başvurduk. “ABD, Ortadoğu, Türkiye”, “Kan Tadı - Belgelerle ABD’nin Kara Tarihi”, “Türk Dış Politikasının Ekonomi Politiği” gibi kitapların yazarı olan Gerger, 9 Ekim’i ABD’nin Ortadoğu’yu yeniden dizayn etme projesinin doğrudan bir parçası olarak nitelendirdi. Kürtlerin bu dönemde temel bir faktör olduğunun altını çizen Ortadoğu uzmanı Gerger, “Kürtler her alan ve boyutta tarih sahnesinde eşit milli varlıklarıyla yeniden yükseliyorlar, Ortadoğu’nun milletler ailesine eşit, özgür, örgütlü katılımlarını inşa ediyorlar. Bu devrimci bir değişim ve dönüşümdür, Bölge’deki etkilerini hissettirmeyi sürdürecektir” dedi.

9 Ekim 1998 günü, Büyük Ortadoğu Projesi’nin ya da Ortadoğu’nun yeniden düzenlenmesinin neresine oturtulmalı?

Öcalan’ın Suriye’den çıkartılması ve ardından da kaçırılıp Türkiye’ye teslimi, ABD’nin Ortadoğu’yu yeniden “dizayn” etme projesinin doğrudan bir parçası, uzantısıydı.
1997 yılında aralarında Başkan Bush’un kardeşi, Başkan yardımcısı Cheney ve bakanları Rumsfeld, Wolfowitz gibi isimlerin bulunduğu “Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi” adlı kuruluş bir rapor hazırlamıştı. Raporda, ABD’nin Ortadoğu’da “büyük bir askeri varlık bulundurma ihtiyacı” özellikle vurgulanmıştı.
Tarih bize çok açık biçimde gösteriyor ki ABD, bölgeye saldırılarında her zaman Türkiye’yi bir tetikçi ya da taşeron olarak kullanmıştır. Dolayısıyla 1990’ların sonlarına doğru kotarılan bu yeni saldırıda da Türkiye’ye roller verilmesi doğaldı. Kuşkusuz her zaman olduğu gibi Türkiye de kendisine verilecek rolü oynamaya hazırdı. Özellikle “ortak düşman” Sovyetler Birliği’nin yıkılması ve Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle Türkiye “jeopolitik önemi”ni pazarlamak için bölgedeki çatışma ortamına gereksinim duymaktaydı. Karşılığındaki politik-askeri desteklere ve ekonomik yardımlara dehşetli ihtiyacı vardı Türk egemenlik sisteminin.

9 Ekim Türkiye’yi istikrara kavuşturdu


Ne var ki Türkiye, Kürt Sorunu’nda gelinmiş bulunan aşamada büyük bir istikrarsızlık içindeydi, gidişat çok daha büyük bir krize işaret etmekteydi. Türkiye, askeri düzlemde, kendisine verilen bütün desteğe karşın, PKK karşısında gerilemekteydi. Politik istikrarsızlık, ekonomik sorunların büyümesiyle iyice derinleşmişti. Türkiye’nin uluslararası kapitalizmin yeni evresiyle eklemlenmesi, Avrupa Birliği ile ilişkilerini geliştirmesi ve hatta ABD ile ortaklığı, Kürt Sorunu’ndaki çözümsüzlüğün ve Kirli Savaş’ın ortaya çıkardığı insan hakları, demokrasi ve genel istikrar bunalımı nedeniyle büyük darboğazlara girmişti. Bu Türkiye’nin dış nefes borularının da tıkanması demekti, rejimin bunları kaldıracak gücü ve takati kalmamıştı. Bu durumda, Türkiye’nin Amerikan saldırganlığına etkin bir biçimde katkıda bulunması sözkonusu değildi ve giderek Türkiye’nin bizzat kendisi emperyalizmin üzerinde politik, askeri, ekonomik bir yüke dönüşmüştü. 
İşte Öcalan’ın kaçırılıp teslim edilmesi, ABD’nin, krize düşmüş Türkiye’ye canhıraş bir yardımıydı. Normal olarak hegemonik güçler bu türden konularda bu denli doğrudan bir taraf olmayı yeğlemezler, yardımla yetinip ateşten kestaneleri kendileri çekmeye girişmezler. Ama bu sefer Türkiye gibi kilit bir taşeronun istikrara kavuşturulup kendisine verilecek rolleri etkin biçimde oynayabilme imkanlarına kavuşturulması ihtiyacı Amerikan yönetimini böyle radikal bir tavır almaya itti.
PKK, yeni büyük saldırı öncesinde hem Bush yönetiminin genel bölge planları önünde bir halk barikatı olarak görülmekteydi, hem özel olarak yeni projedeki Kürt faktörünün düzenlenmesinde temizlenmesi gereken bir “ayrık otu” olarak algılanmaktaydı, hem de Türkiye’yi felç edip kullanılamaz hale getiren bir unsurdu ABD’nin gözünde. Bence sözünü ettiğiniz komplonun ardındaki temel yaklaşım bu “durum saptaması”ndan kaynaklanmıştı.

9 Ekim’in ardından, Türkiye-Suriye ilişkilerinde çok değişenlik yaşandı. İki yıl önceye kadar dost, şimdi niye düşmanlar?

Bu ilişkileri belirleyen iki etmen vardı. Birincisi, Kürtleri bastırmada iki ülke arasındaki ortaklıktı. İkincisiyse, ABD’nin tavrıydı. Bu bağlamda, Türkiye iki kritik karara vardı. Birincisi, Batı’nın Suriye rejimini gözden çıkarttığını görünce, hem ABD yanında yer alıp galiplerin ganimet sofrasında kendine bir yer ayırabileceğini hesap etti, hem de Kürtler konusunda “gidici” ya da en azından “güçten düşürülmüş, istikrarsızlaştırılmış” Esad rejiminin Kürt bastırmasında etkili olamayacağını düşünerek, fırsattan istifade ipleri kendi ellerinde toplamayı planladı. İkinci olaraksa, yeni bir “Irak senaryosu”yla karşılaşmamanın yollarını aramaya başladı.
Türkiye, çok istemesine karşın bir dizi hesap hatası sonucu Irak işgalinde yer alamadı. Aslında, ABD ile İngiltere de Türkiye’nin büyük bir askeri güçle Kuzey Irak (Güney Kürdistan)’da yerleşmesini istemiyorlardı. Sonunda burada bir “Kürt Oluşumu” ortaya çıktı. Ve Türkiye buraya ilişkin olarak da ABD “kırmızı çizgileri”nin kabullenmek zorunda kaldı. Türkiye’nin bu durumdan Suriye’ye ilişkin olarak çıkarttığı “ders” şuydu: “Biz askeri güçle beslenen bir varlık gösteremediğimiz için Kürt Oluşumu ortaya çıktı.” Dolayısıyla da, Türkiye, “ikinci bir Irak olupbittisi” ile karşılaşmamak adına, Suriye’deki krizden yararlanarak mutlaka “askeri varlıkla beslenen” bir alan kapmayı stratejik hedefi yaptı. Buna göre, ya doğrudan bir işgalin parçası olarak ya da bir “tampon bölge” aracılığıyla Türkiye Suriye’de olacak ve oradaki Kürt varlığını baskı altında tutacaktı.
Bu baskı, dört biçimde işleyecekti:
Birincisi, Suriye Kürtlerinin milli-demokratik haklarına kavuşmaları engellenecekti, yani bir “Oluşum”a izin verilmeyecekti.
İkincisi, Suriye’deki etkin ve yaygın PKK sempatisi-tabanı şiddetle bastırılacak, PKK’ye karşı mevzilenilecekti.
Üçüncüsü, bu “alan ve varlık” Barzani yönetimi üzerinde de bir baskı aracı olarak kullanılacaktı.
Dördüncü olarak da, olası bir İran savaşıyla ortaya çıkacak Kürt gelişmelerine Türkiye elde ettiği yeni pozisyonla müdahil olacaktı. Türkiye’nin tavrı ve ilişkilerin seyri bence böyle biçimlendi.

“Arap Baharı” olarak isimlendirilen dalga Suriye’de kırılmaya mı uğradı?

Evet, iki biçimde. Birincisi, ABD biraz hazırlıksız yakalandığı ilk isyan sürecinde, özellikle de Mısır’da, kimi kurbanlar ve ödünler vererek rejimin bürokrasisi ve yeni işbirlikçi unsurlarla bir restorasyon denedi. İkinci aşamada, Libya’da ya da Bahreyn’de olduğu gibi NATO ya da gerici feodal bölge güçleri aracılığıyla isyanlarda işbirlikçi güçleri öne çıkartan, süreci kendi kontrolü altına sokan bir yaklaşıma geçti. Üçüncü aşama olarak da, Suriye’de görüldüğü gibi, mevcut meşru, haklı ve demokratik muhalefet dinamikleri suistimal ederek sürece doğrudan müdahil olup, işin doğrudan kışkırtma, örgütleme, silahlandırma ve müdahaleye evrilmesini sağladı. Böylece sözünü ettiğiniz “kırılma” isyanların iç dengelerinin ve meşruiyetlerinin zedelenmesiyle ortaya çıkmış oldu.
Bu “kırılma”nın ikinci ayağını da dengeleriyle oynanmış muhalefet güçleri oluşturdu. Suriye muhalefetinin büyük örgütlü kesimleri, kendi demokratik meşruiyetlerini de ayaklar altına alan bir biçimde, Kürtlerin milli varlığını ve demokratik haklarını inkar eden bir pozisyon aldı. Türkiye ile bu konuda bir işbirliğine de gitti. Bu isyanların ve bölge baharının eski, doğal ve en başta gelen mağdur parçası olarak kabul edilmesi gereken Kürtleri dışlamak elbette “kırılma”nın da ötesinde bir aymazlık, bir geriye gidiş hamlesiydi. Bu bir “kırılma”nın da ötesinde “kirlenme”ydi demokratik muhalefet açısından. 

Kürt Özgürlük Hareketi, Ortadoğu’yu nasıl etkiliyor? Günümüzde nasıl bir dinamik?

“Kürt isyanları”nın “Arap Baharı”nı öncelediğini biliyoruz. Bu bile Kürt hareketini özel bir yere oturtuyor. Bütün dünyada silahlı muhalefetin, kurtuluş mücadelelerinin ağır yenilgilere uğradığı, gerilla hareketlerinin geri çekilme yaşadığı bir dönemde Kürt coğrafyasında durum çok farklı bir dinamik sergiliyor. Bölge’de sadece zalimler yıkılmıyor, halklar yeni bir özgürlük arayışı içinde ayağa kalkmıyorlar, aynı zamanda, kökenleri Birinci Dünya Savaşı‘na dayanan sömürgecilerin çizdiği Bölge statükosu da fiilen yıkılıyor. Bu statükonun temel özelliği, yapay biçimde çok sayıda Arap devleti yaratırken, çok sayıdaki farklı etnik, kültürel, dinsel ve mezhepsel yapıları yapay biçimde biraraya tıkıştırmaktı. Türkiye Cumhuriyeti de bu süreçte doğdu. Modern İran da bu statükonun bir parçası yapıldı. Daha sonraları despotik-feodal Körfez ülkeleri de bu düzenlemeye eklemlendi. İsrail de aynı siyasal coğrafyaya İkinci Dünya Savaşı sonrasında eklendi. Kürdistan’ın parçalanması ve Kürtlerin statükosuz bırakılması da bu statükonun bir parçasıydı. Bu uzun dönemde, Kürt mücadelesi, Kürt bastırması, Kürt inkarı ve asimilasyonu bazen örtülü, perde arkasında, sessizce, bazen açıktan ve sarsıcı biçimlerde, hep sürdü ve Bölge gerçekliğinde etkisini hep hissettirdi.

Statüsüz Kürt düzeni yıkıldı

Şimdiki durumu geçmiş dönemden ayıran başlıca husus, salt tek tek parçalardaki durum değil, esas olarak, bölgesel statükonun, yani statüsüz Kürt gerçekliğine dayalı düzenin yıkılmış olmasıdır. Bu, Güney’de de jure, Batı’da de facto ortaya çıkıyor ve Türkiye’de sürdürülemez hale geldiği resmen kabulleniliyor. Bu düzenin temellerindeki bir kırılmayı, onun politik coğrafyasında bir değişimi ifade ediyor ve dolayısıyla da yeni düzenlemeleri, yeni bir bölgesel statükoyu gerekli hale getiriyor. Değişiklik politik alanla da sınırlı değil elbette, sosyo-kültürel olarak inkara, aşağılamaya, bastırmaya dayalı toplumsal kalıplar da artık yıkılmış, yerle bir edilmiş durumda. Yani bölge yapılanmasının sadece sınırlara ya da devlet yapılanmalarına ilişkin değil, sosyal, politik, kültürel, ideolojik kalıpları, varsayımları, değerler sistemi de dönüşüyor, Kürt gerçekliğine uyumlu bir başkalaşmaya mecbur kalınıyor. Kısacası, Kürtler her alan ve boyutta tarih sahnesinde eşit milli varlıklarıyla yeniden yükseliyorlar, Ortadoğu’nun milletler ailesine eşit, özgür, örgütlü katılımlarını inşa ediyorlar. Bu devrimci bir değişim ve dönüşümdür, Bölge’deki etkilerini hissettirmeyi sürdürecektir.
Bu dinamiğin temel etkisi bölge hakim halkları bakımından da, ezilen etnik-kültürel odaklar açısından da özgürleştirici sonuçlarında ortaya çıkmaktadır. Kürtlerin kurtuluşu, onları ezen ve fakat bu süreç içinde kendileri de her alanda kaybeden hakim halkların da özgürleşmesini getirecektir. Baskıcı mekanizmalar yıkıldıkça, bu halklar ideolojik prangalardan kurtuldukça, militarist ve şoven değerlerden arındıkça kazanacaklardır. Bu genel demokratikleşmeden bölgenin öteki ezilenleri de kendi paylarına düşecekleri elde edeceklerdir. Kürt dinamiğinin böyle özgürleştirici bir etkisi, bilinç yükseltici sonucu ve demokratikleşmeye katkısı vardır.

Ortadoğu nereye evriliyor? ABD de Ortadoğu özgülünde, dünyada güç kaybediyor mu?
Elbette ABD’nin uzun süredir düşüşteki bir güç olduğu doğru. Bu kendini Bölge’de de gösteriyor. İsyanlar sürecinde restorasyonu sağlamış görünüyor şimdilik ama epeyce zayiat da verdi. Kitleler nezdindeki durumu da ortada. Bir filmle ilgili son olaylar bu ülkeye duyulan nefretin boyutlarını da gösteriyor. Bush döneminin “biz tek başımıza salt askeri gücümüzle bütün Ortadoğu’yu istediğimiz gibi şekillendiririz” özgüveninden bugün ancak işbirlikçilerle kendini dayatabilen bir evreye geçildi. Zaten Obama’nın bizatihi seçilmesi krizin bir sonucuydu. ABD politik, askeri, ekonomik, değerler hegemonyası, her alanda, güç kaybediyor, yeni rakiplerle, başkaldırılarla karşılaşıyor. ABD hegemonyasına dayalı tek kutuplu dünyadan çok kutuplu, birden fazla güç merkezlerinin olduğu bir dünyaya geçilmiş olduğunu ABD de kabulleniyor artık.

CEMAL TURAN/MERAL ÇİÇEK