Ama Kürdistan’daki terör yeni değil, Türk devletinin ezberidir. Sıkça hatırlattığımız gibi bugünkü din salçalı güler yüzlü yasaklar, eritme (asimlasyon) çabaları, direnenleri kırma, suikast, cinayetle susturma, özel mahkemelerle sindirme terörü dünün devamıdır. Atatürk’ün Kürtleri de sıram sıram asan mahkemelerinin ilk adı, „Terör Mahkemeleri“ydi. Sonra, „istiklal“ (özgürlük) oldu, adı. Aynı adalet Devlet Güvenlik Mahkemelerinin ardından, bugün „Özel Yetkili“ mahkemelerdir.
Terör mahkemelerinin adaleti ihbar ve polis fişlemesiyle başlıyordu. Bugün, esrar müptelası gibi her yanı oynak, gözü kan bürümüş birilerinin medyasında boy veren Deccal’ın ihbar, iftira ve yalanlarından sonra polis yakalıyor, özel mahkemeler mahkemeler tutukluyor.
Komutan Rüstem ve arkadaşlarının suikast başlangıcı, Dersim direnişinin Alişêr’iyle başladı. 1990’larda mafya, dağ eşkıyası yöntemli suikastler, 74 yaşındaki bilge Musa Anter’i hedef alacak kadar vahşileşti. Çukurca dağlarındaki savaş suçu işlenerek kullanılan napalm ve kimsayal zehirlerin başlangıcını Çağlayangil, „Dersim’de insanları mağaralarda fare gibi zehirledik“ diye açıklıyordu.
Kürtler, bu soysuz terör çemberini yara yara geliyorlar. Kurtuluş sevdasıyla acı çekiyor, düşenlerin yasını tutuyorlar. Ama hiç gerilemediler. Hür yaşamanın pahalı ve karşıdaki gücün, akıl tutulmasından muzdarip kimlik, kişilik hırsızı, kültür katili zalim kişiliğini biliyorlar. Buna rağmen vahşi kuşatmayı gevşetip, her zulüm sağanağından sonra, özgürlüğe doğru bir daha ileri gittiler. Başlarına vura vura var olduklarını kabul ettirdiler. Dilleri, kültürleriyle ayrı bir halk olduklarını da…
Başkasının onuruna saygı, şerefli insanların tutumudur. Erdemdir. Bunlar ise orduları, polis güçleri, adliye ve medyalarıyla terör fırtınaları estirerek, Kürtleri sindirmeye çabalıyorlar.
Kürtler, yüz yıllık onur savaşında, kesintisiz acı çekiyor, evlerinde yas eksik olmuyor. Ama insanlığın genel gidişini, halkların evrimini unutuyorlar. Terör fırtınalarıyla bir halkın onurunu ezmeye çabalayanlar eninde, sonunda başları öne eğik, onurları kırık, kibirleri yerde sürünerek alanı terk etmişlerdir.
Bu son, bunlar için de kaçınılmazdır. Aptal rolü oynamalarına rağmen, sonu gördükleri için, dünyayı kendi terör suçuna ortak etmeye çabalıyor, Avrupa’yı Kürtlerle savaşa çağırıyorlardı. Oysa Avrupa, İrlan’da, Bask ve Korsika meselesinde olduğu gibi insani dille konuşuyordu. Terör devletinin kimlik, kişilik hırsızlığı, ırk, mensubiyet, aidiyet inkranın diliyle değil.
Türk Başbakanı, insanlığın inkarı anlamında Kürtlere zulüm yağdırıyor, ama 1960’larda kişi başına 350 Mark alınarak, ihraç edilen köle işçiler için, Almanya’da „Türkleri asimle ediyorsunuz“ diyor ve ağzının payını alıyordu:
„Biz Kimseyi zorla tutmuyoruz. Üstelik burayı bırak kendi yurtlarında esir, rehine tuttuğun insani bütün haklarını, özgürlüklerini çaldığın Kürtlere yaptıklarına bak…“
Bu cevap, „hak ve adalet katillerinin özgürlük kavramını ağızlarına almaya haddi yoktur, haddini bil“ demek değil midir? Tabii ki, anlayanlar için…
Bu arada, yürek acılı bir not: Memik Ağa, Selahaddin ve Bitlis Beyi Evdal Han romanlarının da yazarı Haydar Işık için, 75. yaş jubilesi beklenirken sustu. Bundan böyle, gazette yazılarını yazmayacak.
30 yıldır yurduna hasret bir çığlıktı, o. Kürdistan’ın çığlıklarından biri sustu. Yazık ve hüzün…
Tutuklamak için sürgünde de peşini bırakmayan, onu kağıt üzerinde yurdundan koparan TC ve tekmil Kemalistler nafile yere sevinmesin. Haydar Işık bir kalem adamıdır. Yüreğinin sesi kitaplarda gürleyecektir…