Kürtler, Roma’nın arazisinde hayat bulup, onun varisi iddiasıyla gün ışığına çıkan Osmanlı’ya, “sahte” anlamında, “Roma reş” (kara Roma) diyorlardı.

Türk-İslam sentezine biat etmiş kimi AKP Kürtlerinin, kazanç yollarında Türk milliyetçiliğine soyunması misali, kendini inkar etmiş, inancını, yolunu değiştirmiş, varlığını, enerjisini kiraya vermiş devşirmelerdi, Osmanlı paşaları...
Kendisi olmayan bu insanların düello geleneği de yoktu. Bire bir dönüş, mertçe kaşıdan gelme yerine pusucuydular.
Tıpkı devşirildikten sonra, boynundan tutulup televizyon kanalları, gazete sayfalarında dolaştırılan (yine kimi) AKP Kürtleri gibi kendi halkının da arkasından dolanan, onlara pusu kuranlar...
Kürtler, o nedenle Osmanlı’yı onuru düşük, sözüne güvenilmez, ardından gidilmez olarak niteliyor, onlar için “Bexte Roma reş tuneyê” diyorlardı.
AKP, Kürtleri kendine benzetmek, en azından “kendi Kürt kardeşlerine” katmak için olmadık, entrika yolları denedi.  Hareketi kuşatmak için, yollara tatlı diller serdi, vaadler silsilesi, yalakalıklarla yanaştılar. Okşama, yalama yeterli olmayınca, kafasına geçirdiği kuzu postunu atıp pusudan çıktı, kurt kimliğiyle saldırıya geçtiler:
Tehdit, şantaj, ardından Roboskî’de toplu kırıma varan cinayetler ve önü alınamayan, ardı kesilmeyen tutuklamalar…
Gel gelelim, Kürtleri durdurtmaya  yetmedi, bunlar.
Ancak aceleleri de vardı. Yeni entrika için ellerini çabuk tutmak gerekiyordu. Çünkü, “efendileri” onlara yeni hizmet emirleri çıkarıyordu.
Suriye saldırısı önde, İran sıradaydı.
Kürtler, büyük bir direniş gücüydü. Yaz ayları boyunca, Genelkurmay Başkanının da zaman zaman yönettiği, eskilerin deyimiyle “baş komutanlık meydan muharebelerine” rağmen, Türk ordusu istenilen sonucu elde edememiş, gerillayı yok edememişti. 11 bin 400 kişinin tutuklanmasına rağmen sivil direniş de kırılamamıştı.
AKP, Petroit füzleri Tahran’a yollanırken, arkasını sağlama almak, hatta Kürtlerin gücünü yedeğine almak istiyordu.
Ancak, Kürtlerin bunlara karşı güven heybesi boştu. İhtiyatliydiler. “Bexte Roma reş tuneyê” sözü, Kürtlerin ortak görüşüydü.
Çünkü günleri, anlarına benzememekteydi, bunların. Silahların susması için koşuştururken bile pusuculuk yapıyor, Lice’de katliama girişiyor, bir gün 48, ertesi gün 15 sivili tutukluyor, “bunlar sözün nerelerinden çıktığından habersizdir”  diyen Kürtleri haklı çıkarıyorlardı.
Nitekim, Kürtler kimsenin yurduna, bağı, bahçesine girmediği, kimsenin dilini, köyünün adını yasaklamadığı halde, dini, imanı, vicdanının boyu sevilesi Başbakan Erdoğan’ın hala, onlara “terörist” diyor, devam ediyordu:
“Bütün hedefimiz terörle mücadelede başarılı olabilmektir.”
Recep Erdoğan, bu sözlerle kendini, dindarlığın hangi cebine, caminin hangi köşesine sığıyordu, acaba sorusuna cevap bir yana, beyni olan Yalçın Akdoğan da “Kadil İmralı‘ya racon kesiyor” sözüyle, entrika çemberlerini faş ediyordu.
Görüşmelerde kandırma tutmazsa eğer, Kürtler arasında nifak yaratarak kazançlı çıkmanın amaçlardan biri olduğu anlaşılıyordu. Tek düşürme ve boynuna binme…
Ama olaylar gösteriyor ki, Kürtler her konuda eski Kürtler değildir. Tek ses halinde hareket ettiklerine göre, ahlaksız oyunlara gelmeyecek kadar da deneyimli oldukları anlaşılıyor…
Bu arada, her türlü diyaloga açık, ama “Bexte Roma reş tuneyê” sözünde birleştikleri ve ihtiyatli davrandıkları…