
Avrupa’da yaşayan yüzlerce, hatta binlerce Kürt kadınının ortak belleğine yazıldı o gün. Şimdi 8 Mart’larda alanlara akan birçok kadın, o zaman henüz çocuktu. Belki de son 30 yılda Avrupa’da yapılan kadın eylemleri arasında en çok hafızalarda kalanıdır ‘Bonn yürüyüşü’. 5 Mart 1996’da dar bir sokakta kadınların polise karşı direnişi ile sonlanan 8 Mart yürüyüşünün tanıklarıyla görüştük.
Gülistan Gül, Alman polisinden boynundan cop yediğinde 16 yaşındaydı. Aradan 16 yıl geçmiş olmasına rağmen o günü bütün ayrıntılarıyla hatırlıyor: „Saat 12 gibi An der Josefshöhe’de toplanıp yürüyüşe başladık. Kölnstrasse’den Marktstrasse’ye geldik. Münsterplatz meydanında miting olacaktı. Bütün çocukları öne almıştık. İnsanlar çok fazlaydı; inanın, ne kadardı bilmiyorum. Her yerden insanlar gelmişti. Yürüdük. Arada bir polisler uyarıyordu. İşte Önderliğin posteri, ERNK bayrakları, başka da bir sürü bayrak vardı, bunları indirmemizi söylüyorlardı. PKK yasağı çıkalı daha 2 buçuk sene olmuştu. Yürüyüşe kadar bayrakları indirdik, sonra birden çıkardık. Biz nasıl ki yürüyüş başladığında bayraklarımızı çıkarma planını yaptıysak, onlar da kendilerince Marktstrasse’de bizi nasıl kıskaca alacaklarını planını kurmuştu.“
Kadınlar ablukaya alındı
Marktstrasse caddesinin, tek yönlü, dar bir yol olduğunu söyleyen Gülistan Gül, anlatımına şöyle devam etti: „Etrafı kapalı, bir kibrit kutusu gibi, iki ucu açık ama dar ve uzun bir sokak. O sokağa girdiğimizde önümüzü kestiler ve geride kalanların da sokağa girdiği anda arkasını kapattılar. Hem önümüz hem de arkamız kapatılmıştı. Arkadaşlar polisle konuşmaya çalıştı. O zaman yürüyüşçüden çok polis vardı. Polis, bayrakların indirilmesinde ısrar ediyordu, bunun yapılmadığı müddetçe de yürüyüşe izin vermeyeceklerini söylüyordu. Ama yürüyüşçüler kesinlikle bayrakları indirmeyeceklerini vurguluyordu. İşte ‘indirin - yok indirmeyiz’ tartışması hala sürerken birden gaz atmaya başladılar. Polisle tartışmalar başladığında önde daha çocuklar vardı. Bu tartışmalar uzun sürdüğünden - bir, bir buçuk saat öylece beklemiştik - çocuklar yoruldu; kimi duvar dibine, kimi de arka tarafta annelerinin yanlarına gitti. Zaten çocukların ön taraftan ayrılmasıyla saldırmaları bir oldu.“
Polislerin copları kadınların elinde
Orada meselenin bayrak değil, Kürt kadınlarının iradesini kırma amacı olduğunun altını çizen Gül, bundan dolayı bayrakları indirmeyi kabul etmediklerini söyledi. Gül, direnişlerini şöyle anlattı: „Çok arkadaşımız gözaltına alındı ve yaralandı. Polislerin coplarını ellerinden almıştık. Copları vermemizi istiyorlardı, biz ise ‘arkadaşlarımızı bırakmayıncaya kadar vermeyiz’ diyorduk.
Onların saldırısı karşısında korkmuyorduk, çok büyük bir cesaret vardı. Orada bir Türk işveren vardı, karşımızda resmen ağlıyordu. Masalarını, saksılarını, bahçeyi saran tahtaların hepsini söküp polislere fırlatıyorduk. Adam ‘Ya benden ne istiyorsunuz? Gidin başka yeri talan’ edin deyince, arkadaşlar ‘Su, yoksa seni de o polislerin üzerine atarız’ diye karşılık vermişti. O kadar öfkeliydik ki. Dünya kadınlar gününü kutlayacaktık, çok güzel bir bahar havası vardı.“
Taş da fırlatıldı, meyve-sebze de
Gülistan Gül de o gün boynuna cop yedi. Ondan sonra artık kendini tanıyamadığını belirten Gül, şöyle devam etti: „Saldırmaya başladım. Bir tek ben değil, oradaki bütün kadınlar, bir kadın yerine on kadın gibi oldular. Çünkü bir şey yapmamıştık, bu şekilde üstümüze gelmelerinin meşru bir yönü yoktu. Düşünün, o anda çocuklar bile isyan edip yerdeki taşları polislere atmaya başladı. Hiç unutmam, orada bir Arap manav vardı, onu resmen iflasa götürdük. Ama adam kendisi ‘götürün, alın istediğinizi’ demişti. Meyve mi dersiniz, sebze mi; artık dükkanda ne varsa, her şeyi alıp polislere fırlatıyorduk. Yerdeki taşları sökmüştük. Bunlara şahit olan Almanlar bile bu haksızlığa sessiz kalmadı, bize yardım ettiler. Gaz yediğimiz için başımızı su dolu kovalara sokup çıkarıyorlardı.“
‘O ruhu yeniden yakalamalıyız’
Gülistan Gül, o günü anımsayınca eski zamanları da özlüyor. Birçok kadının bugün ‘çocuklarımız var’ deyip eylemlere katılmadığını söyleyen Gül, „Annem bizi yürüyüşlerde, mitinglerde büyüttü. Okulumuza da gittik, annem işlerini de yapıyordu ama hiçbir zaman eylemlerden uzak durmadık“ dedi ve devamla şu vurguyu yaptı: „Özellikle kadınlarımızın şöyle bir silkelenip toparlanması lazım. Geride durmak Kürt kadınına yakışmaz. Zafere gitmek için Avrupa’da da Kürt kadını ön saflarda yerini almalı. Tıpkı 1996’daki kadın yürüyüşünde olduğu gibi. O ruhu, o heyecanı yeniden yakalamamız lazım. Çünkü zafer ancak kadın öncülüğünde mümkündür.“
Kadınları yerde sürükleyip götürdüler
Kadın direnişine dönüşen Bonn 8 Mart yürüyüşünün tanıklarından biri de, Altun Özdemir. Gülistan Gül gibi Bonn’da yaşayan Özdemir, o gününe dair anımsadıklarını bizimle paylaştı: „Biz yürüyüşe başlamadan polisler bizi aradı ve bazı arkadaşlarda bulunan bayraklara el koydu. Bazılarını da biz sakladık. Yürüyüşe başlar başlamaz da bayrakları çıkardık. Uyarı alıyorduk ama bayraklarımızı indirmemeye ısrarlıydık. Marktstrasse’ye ulaştığımızda, orada bize o şekilde saldıracaklarını düşünmemiştik. Bizi resmen o sokağa tıkadılar, nefes almakta zorlanıyorduk.
Öndeki gençler habire polislere bağırıyordu ama biz Almanca bilmediğimizden sadece içimize girip, kadınları nasıl sürükleyerek götürdüklerine şahit oluyorduk. O sürüklemelerden sonra da birbirimize girdik. 9-10 arkadaş polislerce götürüldükten sonra sinirlerimize hiçbir şekilde hakim olamadık. Bu kez biz de saldırdık.“
‘Öyle bir yürüyüş görmedim’
Copları kadınlarca alındıktan sonra polislerin daha da saldırganlaştığını belirten Özdemir, devamını şöyle anlattı: „Bu şekilde saat 12, 13’e kadar bekledik. Dışarıdan halkımız desteğe gelmişti ama onları sokağa sokmuyorlardı. Ablukaya alınan kitle kadar dışarıda da Kürtler toplanmıştı. Onlar sokağın dışında slogan atıyor, biz de sokağın içinde. Bir yanda slogan sesleri, bir yanda çocukların korkudan attığı çığlıklar... Bazı yaşlı kadınlar fenalık geçirdi. Anlatılamaz bir durum, mahşer yeri adeta. Ben 22 yıldır Almanya’dayım ama şimdiye kadar cesaret, kararlılık ve bağlılık açısından öylesi bir yürüyüş görmedim.“
Altun Özdemir, şimdi de böyle bir ruha ihtiyaç olduğunu vurguladıktan sonra, şöyle devam etti: „Düşünün, haksızlığa uğradığımızı biliyorduk zaten. Ama etrafımızdakiler de bunu gördü. Hiç unutmam, aynı sokakta oturan Almanlar bize, polislere atmamız için su yolluyordu. Çocuklar da aç susuzdu, bayılan kadınlar, takatsiz kalan yaşlılar... O caddede oturan Almanlar kapılarını açıp yardımcı oluyordu, içeriye buyur ediyorlardı.
O zamanlar kadının duruşu daha cesurdu, daha bir dört elle sarılmıştı.
Eski günlerin heyecanına özlem
Ama şimdi bakıyoruz, kadınlar sanki özgürleştik dercesine uzak durabiliyor. Eski heyecan yok. Oysa halen özgür değiliz. Belki de yoruldular, ya da umutsuzlaştılar mı? Bilmiyorum... Ama eskisi gibi olmadığı kesin. O zamanlar cep telefonları da yok, en azından bizim kitle içerisinde. Ama halk gene de bir nevi birbirinden haberdar edilebiliyordu. Şimdi ise ‘yürüyüşe gitsem de olur, gitmesem de olur’ gibi bir anlayış yaygın. Ve her zaman da gelmemek için bahaneler bulunuyor. Fakat kadın isterse, inanın her şeyi yapabilir. Kilit kadının elindedir. Ama şu an bakıyoruz, birçok kadın çok basit bahanelerin arkasına sığınabiliyor. Böyle olmaması lazım, kadının doğasına aykırı. Avrupa’da yaşayan Kürt kadınları öncülük rolünü tekrar eline alması lazım. Ancak o zaman başarıya ulaşabiliriz.“
EVÎN AKSOY