Alevi inancında ‘yol’ kavramının belirgin bir yeri vardır. Yol özünde insanın varoluş gerçeğidir, tarihsel toplumsallıktır, tarih ve gelenektir, insanı insan yapan toplumsal gerçekliğe bağlılıktır. Yoldan çıkmak insanlığın varoluş gerçeğinden kopmaktır, toplumsallığın dışına düşmektir, tarihi ve geleneği terk etmektir. Alevilikte mahkûm edilen ve düşkünlük adı verilen şey budur. Yol yaşayan insanla ilgili bir şeydir. Yalnızca yaşayan, akış halinde olan ve ayakları olup da yürüyen insan yola ihtiyaç duyar. Ölüler için bir yol sorunu olamaz. Yol diye bir sorunu olmayan ve yol nedir bilmeyen insanın bir ölüden hiçbir farkı yoktur.
Her peygamberin yaptığı ilk iş kendi kavmini doğru yola, Hak yoluna davet etmek olmuştur. Kavminin yoldan çıkmış olması, peygamberin zuhur etmesinin esas nedenidir. Yoldan çıkmak özünde toplumsal varlık olmaktan çıkmaktır, kendi tarihsel toplum gerçeğine yabancılaşmaktır, toplumsallığın çimentosu olan ahlaktan ve etik değerlerden arınmaktır. Ahlaksızlığın mimarı nemrut, firavun ve Ebu Süfyan düzenidir, devletçi toplum sistemidir. Yoldan çıkmak bu toplum sistemine katılmaktır, onun maddi çıkar dünyasının bir parçası olmaktır. Bu dünya cahiliye dünyasıdır. Cahil kendini bilmeyendir, nereden gelip nereye gittiğini kendisi için sorun yapmayandır. Bir Alevi deyişinde geçen “Nerden gelip gittiğini, anlamayan hayvan imiş” sözü bu gerçeğe işaret eder. Peygamber bir düzelticidir, cahili yalanın uşaklığını terk edip hakikate bağlanmaya çağıran bir yol göstericidir.
Hiçbir peygamberin işi kolay olmamıştır. Her peygamber büyük bir sosyal mücadelecidir; mücadelesinin esasını yoldan çıkan kavmi üzerinde yoğunlaştıran müthiş bir eleştirmendir. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri Peygamber İşaya’dır. Onun kendi döneminin Kudüs’üne ve Kudüs halkına yönelik eleştirileri bugün de özellikle Kürdistan’daki birçok kentin ve halkının gerçekliğine ışık tutar cinstendir: “Sadık şehir nasıl fahişe oldu! O şehir ki, hakla dolu idi! Onda adalet yer tutmuştu, şimdi ise adam öldürenler. Gümüşün cüruf oldu, şarabına su katılmış. Reisleri asi, hırsız da ortakları; her biri rüşvet seviyor ve hediyeler peşinde gidiyor; öksüzün hakkını vermiyorlar ve dul kadının davası onların önlerine gelmiyor.”
Peygambersel çıkış eleştiri ile başlar. Eleştiri yanlışlığı düzeltmenin en sonuç alıcı yöntemidir. Bir yerde yanlışlık oldukça derinleşmiş, doğru unutulmuş ve eğrilik hakim eğilim haline gelmişse, orada eleştirinin şiddeti de artar. Bu yaklaşımın doğruluğundan kuşku duyulamaz. Eğri bir çubuğu düzeltmek için tersine bükmek gerekir. Peygamber İşaya bunun farkındadır. “Oğullar besledim ve büyüttüm ve bana asi oldular. Öküz kendi sahibini, eşek de efendisinin yemliğini bilir; fakat İsrail bilmiyor, kavmim kulak asmıyor. Ah, ey suçlu millet, haksızlığı yüklenmiş olan kavim, kötülük işleyenlerin zürriyeti, baştan çıkmış çocuklar!” diye devam eder. Eğrilik ve yalan açığa çıkarılıp mahkûm edilmedikçe, doğruluk ve hakikatte buluşma sağlanamaz.
Unutmamak gerekir: Doğruluk hakikatin özüdür. Hakikat insandadır. Kendi özüne bağlı, aslını inkar etmeyen, kimliğine, diline ve kültürüne sahip çıkan, özgür yaşamı her türlü değerin üstünde tutan ve zalime karşı savunan insan hakikatin temsilcisidir. Yol ve hakikat birbirine sıkı sıkıya bağlıdır. Yol insanı hakikatle buluşturur. Yoldan çıkmış olan kimse hakikati yitirmiştir. Haram işte budur. Alevilikteki “Aslını inkar eden haramzadedir” belirlemesi tam da bu hakikat yitimini ifade eder.
Buradan bugünkü Dersim gerçeğine geçmek istiyorum. “Adını değiştir, bu hikaye seni anlatır” derler ya, Dersim için söylenenler aslında tüm Kürtler için geçerlidir. İşaya’nın Kudüs’ü gibi Dersim de bir zamanlar ‘hakla doluydu.’ İnsanı özgür ve kendi değerlerine bağlıydı. “Onda adalet yer tutmuştu.” Şimdi ise ‘insan öldürenlerin’ kuşatması altındadır. Önemli bir kesimi yoldan çıkmış ve tarih içinde kendisine en büyük kötülüğü yapanlara sevdalanmıştır. Dersim’in tam zıddı olan Tunceli özünde fahişeleşmiş bir kentin kimliğidir. Ürünleri ise nesebi gayri sahih kişilikler, daha doğrusu kişiliksiz varlıklardır. “Öküz kendi sahibini, eşek de efendisinin yemliğini bilir.” Ama onlar yurtlarını bilmezler, yurtsuz yaşamayı hiç de sorun etmezler. Köleliğin en dip noktasında bulundukları halde kendilerini özgür sanırlar. En büyük reisleri her ipte oynayan bir cambaz olan Kamer Genç’tir. Esas meşgalesi herkesi piçleştirmeye çalışmak, aslına ihanet edip Türkleşen haramzadeler peydahlamaktır.
Dersim’in geçmişteki aşiret reisleri genelde onurluydu. Sömürgecilere uşaklık yapmaya karşıydı. Kendi aşiretini ve onun özgür yaşamını savunmakta kararlıydı. Bu yüzden de Türk devletinin öfkesini kazanmışlardı. Devlet ilkin onları etkisizleştirmek istemişti. 1937’de Elazığ’da idam edilenlerin ezici çoğunluğu bu kesimdendi. Bir de şimdikilere bakın: Bu onurlu insanlarla bir ilgileri kalmış mıdır? Kişiliklerinde Alevilikten ve kadim Dersim asaletinden bir eser var mıdır? Gümüşün cüruf olması budur işte, şaraba su katılması denilen durum budur. Bunlar her bakımdan nihilisttir, inandıkları ve bağlı oldukları hiçbir değer kalmamıştır.
Sevdin ağıdını hatırlayanlar bilir. Dersim aşiretleri işgalci Rus ordusuna karşı direnişe geçmiştir. Haydar ve Dursun aynı mevzide çarpışan iki kardeştir. Dursun, iyi savaşıp düşmanı püskürtmeleri halinde Osmanlı’nın kendilerine ödül vereceğini söyler. Haydar, “Osmanlı’nın para ödülü bir fincan zehirdir, ne yenir ne içilir” der. Kendi toprakları için savaştıklarını, kazanırlarsa yurtlarını kurtaracaklarını, şehit düşerlerse yerlerinin cennet olduğunu belirtir. Sonuçta ikisi de şehit düşer. Ödül için savaşmak paralı asker durumuna düşmektir, başka bir gücün kiralık askeri olarak savaşmaktır. Eski Dersimli bunu bilir ve reddeder.
İnsanı ve toplumu metalaştıran bir dünyada yaşıyoruz. Metalaşan her şeyin bir fiyatı vardır. Tunceli metalaşmıştır. Metalaştırılan bir şey elden çıkarılmak istenen bir şeydir, yani satış konusudur. Tunceli metalaşmıştı, şimdi de Dersim’i satmaya çalışıyor. Soykırım kurbanlarına da artık bir fiyat biçiliyor. On yedi soykırım kurbanının fiyatı bir milyon TL olarak belirleniyor. Bunun için Cumhurbaşkanlığına karşı dava açılıyor. Ne ilginç, değil mi? Alan memnun, satan memnun! AKP Hükümeti işini iyi biliyor, hemen ‘Sel Harekatı’na ilişkin bazı belgeleri mahkemeye yolluyor. Cumhurbaşkanlığı savunma yapmak için süre istiyor. Demek ki henüz pazarlık aşamasındayız. Orta bir yerde, ortanın biraz altında veya üstünde anlaşmak mümkün. Ondan sonra sorun kalmayacak. Parayı alan her şeyi unutacak. Kurbanlara biçilen fiyatta anlaşan soykırımcılar, bu bedeli ödeyerek aklanmış olacak!
“Ah, ey suçlu millet, haksızlığı yüklenmiş olan kavim, kötülük işleyenlerin zürriyeti, baştan çıkmış çocuklar!”
Dersim’e böyle mi sahip çıkılır? Soykırım kurbanlarının anısına böyle mi karşılık verilir? Alevilik böyle mi yaşatılır? Diliniz sizin kutsalınız değil midir? Kimliğinizin bir kutsallığı yok mudur? Çocuklarınıza kendi anadilinizi öğretebiliyor musunuz? Dilinizin ve kimliğinizin yok olmasının ne anlama geldiğinin farkında mısınız? Soyunuzu sürdürmek istiyorsunuz herhalde. Çünkü tek hücreli bir canlının bile amacı soyunu sürdürmektir. Peki, dil ve kimlik olmadan soy sürdürmenin bir kıymeti harbiyesi var mıdır? Biyolojik çerçeveye hapsedilmiş bir soy sürdürmeye onay vermek insana yakışır mı? Ben altmış yaşımı geride bıraktım. Çocukluğumun yaşlıları benim kuşağımı ‘piç nesil’ olarak tanımlıyorlardı. Sömürgeciliğe karşı direniş halinde olmamıza rağmen bize bakışları buydu. Belki de bizdeki yabancılaşmayı fark ettikleri için böyle konuşuyorlardı. Bir de yetişmesinde en önde pay sahibi olduğunuz şimdiki kuşağa bakın: Bize yönelik yapılan tanımlamanın en az birkaç kat fazlasını hak etmiyor mu? Yurtsuz, kimliksiz, dilsiz ve kültürsüz böylesi bir kuşaktan kime hayır gelir? Lanetli toplum olmak bu değil midir?
Dirilerimiz zaten pazara düşmüş, bari ölülerimizi pazarlamayalım. Soykırım kurbanlarına biraz daha saygıyla yaklaşalım. Pir Sultan Abdal’ı düşünün: Bireysel düzeyde soykırım kurbanlarını pazarlık konusu yapıp tazminat parası koparılmaya çalışıldığını görseydi, “Benim köpeklerim bile AKP’nin verdiği parayı koklamaz” derdi. Kaldı ki, soykırım kurbanları kendi ailelerinin değil, Kürt toplumunun verdiği kurbanlardır. Zararları tazmin edilecek bir güç varsa o da bir bütün olarak Dersim Kürtleridir, tüm Kürt halkıdır. Bu zarar da ancak işgalin sona ermesi ve Dersim’in özgürlüğüne kavuşmasıyla telafi edilebilir.