• Öcalan, teorik arka planı, çözüm programı ve yarattığı büyük kuvvetle “geniş anlamda müzakere sürecini” yönetebilecek biricik aktör konumundadır. Bu istisnai rolün koşulları sağlanmalı.

VEYSİ SARISÖZEN

Öcalan’ın başlattığı Barış ve Demokratik Toplum Süreci'nin birinci aşaması olan “silahsızlanma ve siyasallaşma” sürecindeyiz. Somut olarak bu süreç “Hareket ile devlet arasında” Öcalan’ın başmüzakereciliğinde “dar anlamda müzakere süreci” olarak tanımlanabilir. “Geniş anlamda müzakere süreci” ise “demokratik toplum” hedefiyle “Kürt ve Türk toplumlarının” çok özneli “müzakere, mutabakat ve entegrasyon” süreci olacaktır.

Hareket açısından ideal bir sonuca varmamış olmakla birlikte, tarafların 'çerçeve yasa’da uzlaşmasıyla “dar anlamda müzakere süreci” sonuçlanmış, sıra uygulanmasına gelmiştir. DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan’ın yaptığı açıklamalardan yasanın uygulanmasıyla ilgili yakında önemli gelişmeler olacağını öğrenmiş bulunuyoruz.

“Dar anlamda müzakere sürecinin” tamamlanmasıyla, benim görüşüme göre Öcalan’ın süreçteki rolü değişmiştir: Başmüzakerecilikten, “koordinatörlüğe”, yani  “silahsızlanma ve yasallaşmanın sevk ve idareciliğine” evrilmiştir. Bu da doğaldır, çünkü Öcalan dışında hiçbir devlet ve siyaset otoritesi bu uygulama sürecini yönetemez. Sebebi gayet basittir: Silahsızlanacak ve siyasallaşacak olan Türk ordusu ve korucular değil, gerilladır ve gerilla devletin ya da iktidarın “yöneteceği” bir silahsızlanma ve siyasallaşmayı kabul etmeyecektir.

O nedenledir ki Hareket, devlet ile müzakere sürecinde ısrarla “silahsızlanma ve siyasallaşma pratiğini” Öcalan’ın yönetmesini talep etmiş, bunun doğal sonucu olarak Öcalan’ın bu en riskli uygulamayı ancak “özgür çalışır” olduğu durumda yönetebileceğini ileri sürmüştür. O nedenle KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık da Hareket adına “Öcalan özgür olmadan silahsızlanmanın ve dağdan inerek siyasallaşmanın mümkün olmadığını” ilan etmiştir.

Görüldüğü gibi Öcalan’ın özgürlüğü, her siyasi tutsak için talep edilen “özgürlükten" nitelikçe farklıdır, doğrudan doğruya müzakere sürecinin amaca uygun sonuçlanmasıyla ilgilidir.

Yine görüldüğü gibi devlet, Hareket'in bu talebini prensip olarak kabul etmişe benzemektedir. Nitekim 'çerçeve yasa'nın uygulanmasıyla ilgili oluşturulan kurul da Öcalan’ın “koordinatörlüğünden” şifahen söz ederek “ilk adımı” atmıştır. Ne var ki, biz bu adımın hukuki olarak hayata geçirilip geçirilmediğini bilmiyoruz ve Öcalan’ın özgürlüğü konusunda devletin niyetinden emin değiliz. Mesela Öcalan’a tahsis edileceği söylenen “evin” tek odalı hücreden iki katlı bir hücreye geçiş için mi, yoksa özgürlüğün ilk aşaması anlamına gelecek olan “ev hapsi” uygulaması mı olacağını da bilmiyoruz. Tersine Adalet Bakanı’nın açıklamasına göre bu “ev”, aslında ev olmayıp İmralı Zindanı’nın bir bölümüdür, yani ortada değişen bir şey yok.

Bu durumda Öcalan’ın silahsızlanma ve yasallaşma uygulamasını yönetmesi, tamamen olmasa da büyük ölçüde mümkün değildir. O nedenle Hareket, devletin “mutlak silahsızlanma ve dağdan bireysel iniş” dayatmasını reddetmiş, tahminime göre Öcalan tarafından güvenilir bir şekilde yönetilmeyen “silahsızlanma ve dağdan siyasallaşma için inişi” boykot etmek yerine “sınama” amaçlı bir uygulamayı benimsemiştir. Sözcü Ayşegül Doğan’ın açıklamasından bu tahminde bulunduğumun altını çizmek isterim. Umarız silahsızlanma ve siyasallaşma bir provokasyonla sona ermez.

Gelelim “geniş anlamda müzakere sürecinde” Öcalan’ın rolüne. “Dar anlamda müzakere sürecinin” sonuç verip uygulama aşaması da tamamlandıktan sonra sıra “geniş anlamda müzakere sürecine” gelecektir. Bu süreç, Kürt ve Türk toplumlarının “bütün özneleri” arasında yaşanacak olan bir süreçtir. “Dar anlamdaki müzakere”, devlet ile Hareket arasında cereyan etmişken, gerillanın silahsızlanması ve siyasallaşması amacıyla sınırlıyken “geniş anlamdaki müzakere”, “demokratik toplum amacıyla” iki toplumun birbiriyle karşıt cephelerde yer alan bütün partilerini, bütün barolarını, meslek örgütlerini, bütün derneklerini, bütün dini ve mezhebi cemaatlerini, özetle birbirinden ayrışmış ve hatta “kutuplaşmış” olan Kürt ve Türk toplumlarını kapsayacaktır.

İşte bu süreçte tüm bu öznelerin birbiriyle uzlaşan ve uzlaşmayan taleplerini, yaklaşımlarını ve amaçlarını kimin “koordine” edebileceği, kimin bütün bu özneleri, her birinin sınıfsal ve politik amaçlarını barışçı yoldan gerçekleştirebileceği anlamında “entegre” edebileceği sorusu, Türkiye’nin en temel sorusudur. Özellikle 27 Şubat Manifestosu'nun ilan edilmesinden hemen sonra başlayan “süreç içinde darbe”, ülkeyi öyle bir kaosa sürüklemiş, toplumu öylesine tehlikeli biçimde kutuplaştırmış ve parçalamıştır ki, “demokratik entegrasyon” dışında hiçbir çıkış yolu kalmamıştır.

Soru şudur: Bu demokratik entegrasyon sürecini kim yönetebilir? Erdoğan mı, Bahçeli mi, Özgür Özel mi, Kılıçdaroğlu mu, Hakan Fidan mı, MİT Başkanı mı, Saray danışmanları mı? Liberaller mi? Dini cemaatler mi? Bunların yerine Tom Barrack mı?

Bu sayılanların hiçbiri, iki toplumun birbiriyle entegrasyonunu sağlayacak ne teorik bir arka plana, ne bir programa ne de entegrasyona hazır öncü ve belirleyici bir kitleye sahiptir. Hepsi de kaosta oluşan kutuplaşmanın sorumlularıdır. Buna karşılık Öcalan, dünya çapında yankı uyandıran teorik arka planıyla, Türk ulusunun ve devletinin “bölünme” paranoyasını giderecek olan Kürt sorununu her iki halkın bölünmez “demokratik uluslaşma” süreciyle çözme ve Demokratik Cumhuriyeti iki ulusun sütunları üstünde inşa etme programıyla ve bu çizgiyi benimseyen 60 milyonluk Kürt ulusunun demokrat ve laik büyük çoğunluğunu Türk ulusuyla “kardeşleşmeye” razı ederek yarattığı büyük kuvvetle, ilham verdiği kadın devrimi ve rönesansıyla, “geniş anlamda müzakere sürecini” yönetebilecek biricik aktör konumundadır.

Bu istisnai rolünü ise zindanda oynayamaz. Öcalan’ın “gazeteciler, siyasetçiler, aydınlar, sanatçılar, akademisyenler İmralı’ya gelsin, onlarla tartışayım” talebi, “geniş anlamda müzakere sürecini” yönetme amaçlı asgari bir taleptir. O’nun asıl belirleyici aşamayı yönetebilmesi ve sonuca ulaştırması mutlak özgürlüğüne bağlıdır. Devlet ile Hareketi uzlaştırmak, ne istediklerini bilen iki kurumsal gücü uzlaştırmaktır ama iki toplumu birbiriyle uyumlaştırmak, entegre etmek son derece karmaşık ve çetin bir meseledir. Öcalan’ın mutlak özgürlüğünü zorunlu kılar.

Ülkenin haline bakın: Herkes herkesle kavga halinde, herkes birbirinin malına mülküne çökmekte, her gün insanlar iki üç polis operasyonu haberiyle uyanmakta, ekonomik kriz 2015'ten beri halkı açlığa sürüklemekte, pusuya yatanlar “darbe mekaniğini” işletmekte ve İran’la savaş hazırlığını, bütçeyi militarize ederek tırmandırmakta…

Söyleyin: Bu kaostan ülkeyi kim çıkarabilir?

Abartmıyorum. İstisnai bir durumla karşı karşıyayız. Tarihte bireyin rolüyle ilgili Marksist tezi, Erdoğan’a ya da devlete değilse de aklı erenlere hatırlatmak isterim.