- Yapılması gereken, iktidarın karakterine bakıp sürecin dışına çıkmak değil, bu sürecin en başta bir mücadele zemini olduğu gerçeğini unutmadan, demokrasiye ve özgürlüklere zorlamaktır.
CİHAN DENİZ
MHP Genel Başkanı’nın bir açıklamasıyla kıvılcımı yakılan ve Abdullah Öcalan’ın çağrıları ve hamleleriyle ete kemiğe bürünen ve belli bir aşamaya gelen süreç, içinde bir TBMM heyetinin İmralı’ya giderek Öcalan ile görüşmesi gibi çok önemli tarihsel anları barındırıyor. Ancak geçmiş süreçler ve bu süreçlerin akamete uğraması sonucu yaşananlar, hâlâ hafızalarda canlı olduğundan demokratik kamuoyundaki baskın duygu temkinlilik ve kuşkudur.
Muhalif görünmekle beraber, aslında siyaseti sadece iktidar karşıtlığına indirgeyip, sorunların çözümünde özne olmayı hep erteleyen belli bazı kesimler veya tersinden bir öznesi Kürtler ve Kürt siyasi hareketi olduğundan sürecin karşısında duranları bir kenara bırakalım. Özelde Kürt halkında, genel olarak demokratik kamuoyunda mevcut temkinlilik ve kuşkunun ise çok haklı gerekçeleri vardır.
İktidar, Kürtlerden atılması gereken tüm adımları bir anda atmasını beklerken, kendisi ciddi ve sürecin gerektirdiği adımların neredeyse hiçbirini atmamıştır. En başta 30 yıldır kendisine dayatılan tecride ve diğer tüm hukuksuz uygulamalara rağmen en küçük bir gelişmeyi bile barışın ve Kürt sorununun çözümünün, asla bunlardan ayrı düşünmediği coğrafyanın demokratikleşmesinin bir fırsatı olarak gören Abdullah Öcalan, bunları değerlendirmek için her türlü çabayı göstermektedir. Buna rağmen Abdullah Öcalan’ın statüsünün hâlâ belirsiz bırakılması ve bu konuda ciddi ve somut adımların atılmaması, Kürt halkı açısından sürece verdiği desteğe rağmen ciddi soru işaretleri doğurmaktadır. Bu durum, sürecin ilerleyişi ve hedefleri konusunda, Kürt halkında kaygıların ve kuşkuların artmasına yol açmaktadır.
Benzer şekilde, mevcut iktidarın cezaevlerine ve mahpuslara dönük tutumu da üzerinde durulması gereken bir diğer noktadır. Hiçbir düzenleme yapmadan sadece mevcut normlar düzgün işletilerek çözülebilecek bir konuyken hasta mahpusların hâlâ hapishanelerde tutulmaya devam etmesi…
90’larda DGM’deki “yargılamalarda” müebbet hapis cezası alan çok sayıda mahpusun 2021’de yürürlüğe giren İdare ve Gözlem Kurulu kararlarıyla keyfi bir şekilde tahliye edilmemesi…
Diğer yandan, özünden bir demokrasi ve özgürlük sorunu olan Kürt sorununun çözümünün gündemde olduğu bir anda, muhalif kesimlere dönük operasyonların sürmesi, her gün farklı bir kesimin bu operasyonların bir hedefi haline gelmesi…
Seçilmiş belediye başkanlarının tutuklanması, siyasi mühendislik oyunlarıyla muhalefetin elindeki kimi belediyelerin iktidar partisine geçmesi gibi halkın iradesini ve siyasi tercihlerini hiçe sayan gelişmelerin varlığı…
Halkın kendini ifade etme kanallarının çok daralmış olması; en basit bir muhalif yorum ve hatta espri yüzünden insanların kolayca cezaevine girebilecek olması…
Her türlü barışçıl protestonun zor kullanılarak bastırılması…
Çok yakın bir tarihe kadar sadece Kürtlerin, devrimcilerin maruz kaldığı baskılara, haksızlıklara ve hukuksuzluklara artık tüm toplumun maruz kalıyor olması…
Liste daha da uzatılabilir.
Tüm bunlar alt alta konduğunda aslında bu süreci destekleyen, onun öznesi olan kesimlerde de ciddi soru işaretleri ortaya çıkıyor.
Aslında çok şaşırılacak bir şey yok ortada. Bu sürecin en yumuşak karnı, ana omurgasını coğrafyanın demokratikleştirilmesi, özgürlük alanlarının genişletilmesi, hak ve özgürlüklerin garanti altına alınması gibi bir hedefi ve önceliği olmayanların oluşturduğu bir iktidar bloku ile yürütülmek durumunda olmasıdır.
Bu anlamıyla süreç çok paradoksal bir zemin üzerinde ilerliyor. Bir yandan bölgesel ve küresel gelişmeler nedeniyle Kürt sorununun çözümü kendini bir zorunluluk olarak dayatıyor. Öbür yandan ancak demokrasi ve özgürlükler temelinde çözülebilecek Kürt sorununun çözümünü amaçlayan bu süreç, böyle bir önceliği olmayan, her geçen gün daha da otoriterleşen, sorunların çözümünü demokrasi ve özgürlük alanlarının daraltılmasında gören bir iktidar yapısı ile yürütülüyor.
Sürece dönük her değerlendirmede bu paradoksal durum mutlaka hesaba katılmalıdır. Bugünden yarına bu paradoksal yapının değişme durumu pek mümkün görünmüyor.
Bu nedenle de yapılması gereken, bu paradoksal yapıya, iktidarın karakterine bakarak sürecin dışına çıkmak değil, tersine bu sürecin en başta bir mücadele zemini olduğu gerçeğini asla unutmadan, iktidar tarafından neden başlatılmış olursa olsun güçlü bir şekilde sahiplenmek ama bunu yaparken aynı zamanda iktidarı demokrasiye ve özgürlüklere doğru zorlayacak bir mücadele hattını oluşturmaktır.
Bu anlamıyla süreç, atılacak tüm adımların baştan karara bağlandığı akış olarak değil, tersine dinamik bir şekilde, yani sorunların nasıl çözüleceğinin belirlendiği bir zemin olarak görülmelidir. Bu, beklentileri ama daha önemlisi de yapılması gerekenleri daha iyi belirlememizi sağlayacaktır.
Eğer demokrasi güçleri sürece bu şekilde bakarsa, iktidar hiç adım atmıyor diye hayal kırıklığı duymak yerine, önceliği iktidarı adım atmaya zorlayacak bir mücadele üzerine kafa yormaya verecektir. Bazı muhalif kesimlerde olduğu gibi “Kürt siyaseti taleplerinden vazgeçti”, “iktidarla anlaştı” deyip sürecin ve Kürt siyasi mücadelesinin uzağına düşmek ve karşısında konumlanmak yerine, burasını bir mücadele alanı olarak görüp Kürt siyasetinin verdiği mücadele ile ortaklaşacaklardır.