Yol açtığı kayıplar listesinde insanlığın ilk sıraya yerleştiği bir sistemde yaşıyoruz. Öyle korkunç bir sistem ki bu, insanlığı tıpkı karadelik gibi yutuveriyor. Etki sahasına aldığı her insanı içine çekip acımasızca yok ediyor. Tabii bu yok oluş maddi olarak kayıplara karışmak anlamına gelmiyor. Sistem özünü adeta emip tükettiği insandan geriye cilalanıp parlatılmış içi boş bir kabuk bırakıyor. Dıştan insan görünümlü bu varlığın hareketli hali belki kendisi için bir yaşam göstergesi olarak algılanabilir, ama bu bir yanılgıdır. Motoru çalıştırılan bir makine de hareket eder, ancak hiç kimse makinenin yaşadığını iddia edemez. Bu varlığın gerçekliğini en iyi izah eden olgu robottur. Egemen sistem özden yoksun kıldığı insanı bir çeşit robota dönüştürmüştür. Onun en çok yabancısı kılındığı şey yaşamdır, onurlu bir yaşamı mümkün kılan anlama gücüdür, özgür yaşama bilincidir.
İnsansızlık özünde bir cehalet durumudur ve bilmemenin yanı sıra bilmekten kaçmayı ifade eder. İnsansızlık aslında hemcinslerinden kopmak, daha doğrusu bir topluma mensup olmaktan çıkmaktır; kendi bedenini bir zırha dönüştürmek, bu zırhın içinde gönüllü bir tutsak biçiminde yaşamaktır. Bilmenin zemini toplumdur ve tarihsel toplum aynı zamanda insanın belleğidir. Tarihsel toplumdan kopmuş insan belleğini yitirmiş insandır. Bu anlamda insansızlık bir unutma halidir, bir belleksizlik durumudur. Sistemin içi boş bir kabuğa indirgediği insan bu belleksiz haliyle dibi delik kovayı andırır. İstediğiniz kadar en yüksek anlam gücünü harekete geçirip kendisine laf anlatmaya çalışın, söylediğinizi anlayamaz. Öyle ya, dünyanın debisi en yüksek ırmağının altına da tutsanız, dibi delik bir kovayı dolduramazsınız. Kendi bencilliğinin hapishanesine kapanmış insan dibi delik kovadan farksızdır.
Acaba biz de mi dibi delik kovayı andıran bu kabuktan ibaret kalmış anlayışsızlar sürüsüne mensubuz? Günaydın Yaman’ın bedenini kuşatmış alevler arasında bir meşale gibi yanmadan önce geride bıraktığı mesajını ne kadar anlıyoruz? Bu genç kızın yangın yerine çevirdiği yüreğinden süzülüp gelen o birkaç cümlelik haykırışa ne kadar anlam biçiyoruz? Şöyle de sorabilirim: Bu genç kızın bize birkaç cümle söylemek için bedenini ateşe vermesi neyin delilidir? Bu sözler ateş topuna dönmüş bir insanın ağzından dökülmeyip de içimizden biri tarafından bize söylenmiş olsaydı, aynı ölçüde itibar eder miydik? Bu soruya olumlu cevap verecek durumda değilsek, o zaman Günaydın’ın kendisini ateşe atmasına yol açan bizler değil miyiz? Günaydın, güneşin ve ateşin bu yiğit kızı, bizi yaşadığımıza inandığı gaflet uykusundan uyandırmak için yaşamına son vermenin en acılı yolunu seçmedi mi? Öyleyse kendisini mahkûmu olduğumuz duyarsızlık günahının kefaretini ödemeye bizler mecbur bırakmadık mı? Söz ve anlam bizim için bu kadar mı değerini yitirdi? İşlediğimiz bu günahı en azından hafifletmek için ne kadar çaba harcıyoruz?
Mektubundan tanımaya çalışıyorum. Günaydın Yaman yirmi iki yaşında bir Kürt kızıydı. Batman’ın Kozluk nüfusuna kayıtlıydı. Yani kendi öz topraklarında gözlerini dünyaya açmıştı. Kürtleri bir toplum olmaktan çıkarıp yok etmek isteyen sömürgecilerin Kürdistan’ı insansızlaştırma politikası belli ki Günaydın’ın ailesini de etkilemiş ve sürgün yollarına düşürmüştü. Ailesi bu topraklardan kopup Antalya’ya göç ettiğinde, belki de henüz bu kopuşu sorgulayacak yaşta değildi. Günaydın büyüdükçe uzağına düşürüldüğü ülkesindeki mücadele de büyüdü. Bu mücadelede kendisiyle aynı soydan gelen ülkesinin yüz akı genç kızların da yer aldıklarını ve sistemin insansızlaştırma politikasına karşı insanlığı savunmaya çalıştıklarını gördü. Onların bu duruşu ve direnişi Günaydın’ı müthiş etkiledi. Yüreğini ülkesine, halkına ve cinsine sevgiyle doldurdu, özgür yaşam aşkını harlandırdı. Halkının ve cinsinin düşmanlarına karşı hıncını ve öfkesini biledi. Giderek eylemiyle özgür ülkenin sözcüsü düzeyine yükseltti.
Günaydın’ın en çok da Garzan’da on beş kadın gerillanın şahadetinden etkilendiğini ve bu toplu şahadetin eylemini tetikleyen en önemli unsur olduğunu annesi de teyit ediyor. Öfkesi öncelikle kıyımlardan sorumlu tuttuğu ve faşist diye hitap ettiği Erdoğan’adır: “Zevk alıyorsun insan kanı dökerek. Sen katilsin, coşuyorsun katlederek. Küçücük masum çocukları öldürerek. Ölüm kuyularını cansız bedenlerle doldurarak. Ölmüş gerillaların gözlerini oyarak. Faşistliğini ortaya koydun Erdoğan, Kürdistan dağlarını bombalayarak. Rastgele sivil insanları hedef alarak… Zulmüne yokmuş dur durak. Yaptıkların bizi yıldıramaz” diyor.
Günaydın’ın öfkesini anlamaya çalışıyorum ve Erdoğan’ın bir zehirlenme sonucunda yaşamını yitiren beş kadın gerillaya sahip çıkan halini asla affetmediğini adım gibi biliyorum. Bu durum beni yeni sorular sormaya yöneltiyor: En mukkades değerlerimizi bile bizi özgürlük mücadelesinden koparmak için kullanmaya çalışan ‘faşist Erdoğan’ın bu tavrı karşısında bizler Günaydın’la aynı öfkeyi duyabildik mi? Onun bu tavrı karşısında duymamız gereken dehşeti pratiğimize yansıtabildik mi? Mücadelenin değişik alanlarında katledilmiş binlerce kadın devrimcinin resimleriyle meydanlara dökülüp ‘kadın ve çocuk katili’ bu hükümet ve devletinin gerçeğini tüm dünyanın gözleri önüne serebildik mi? Gösteri ve yürüyüşlerimizde şehit verdiğimiz binlerce kadın gerillaların kaçının resimlerini taşıdık? Onları unutmama, sahip çıkma ve cellatlarına karşı savunmanın bir yolu da bu değil miydi?
Sorulara cevap vermek istediğimde ne denli suçlu olduğumuzu fark ediyorum. Günaydın’ın amacının da bize bu suçluluğun utancını yaşatmak olduğundan eminim. Utanmak ar damarı çatlamamış insanın duruşudur, devrimci bir duygudur. Yanakları kızaran bir varlıktır insan ve ben hem kendim hem de insanlarımız adına utanıyorum. Günaydın’ın hepimize yönelik şu çağrısı karşısında insan olup da utanç duymamak mümkün müdür: “Ey Kürtler, kardeşler, uyanın. Artık yeter! Ağır uykunuz bu kadar tatlı olmuş. Erdoğan’ın parası yeter. Satmayın oyunuzu, namusunuzu para ile. O paralar şehitlerimizin kanıdır. Sizin kanınızdır. Kör mü oldunuz? Erdoğan’ın yaptıklarını görmüyor musunuz? O zalimdir. Dini, imanı ve Allah’ı unutmuştur.”
Günaydın Yaman’ın ‘Êdî bes e!’ çığlığı, yine tıpkı O’nun gibi bedenini ateşe veren Viyan’ın da çığlığıydı. Her ikisinin de ‘Artık yeter!’ deyip kendilerine isyan ettikleri, faşist sömürgecilerden çok yaptıklarını yeterli gören biz Kürtlerdik. Günaydın Yaman bizden beklentisi olduğu için bizi eleştirdi. Namusumuzu satmamamız konusunda hepimizi uyardı. AKP ve liderinin akıl almaz zulmüne rağmen, kimilerimizin kendilerinden hala bir şeyler bekleyen ruh haline bakıp “Kör mü oldunuz?” diye sordu. Gerçekten de AKP’nin zulüm ve zorbalığı karşısında suskun kalmak kör olmanın da ötesinde bir durumun varlığına işaret ediyordu. Günaydın Yaman her şeyi yok edilmek istendiği halde yine de “Dur bakalım ne olacak” havasında olanları şiddetle mahkûm etti. Hepimizi gaflet uykusundan uyandırıp varlığımız ve özgürlüğümüz uğruna mücadele etmemiz için bedenini ateşten bir çığlığa dönüştürdü.
Günaydın Yaman’ın sesi kulak verilecek ve gerekleri coşkuyla yerine getirilecek yegane seslerden biridir. Bu ses dururken toplumun en dinamik kesimlerini mücadele sahasının dışına sürmeye çalışanlara kulak kabartanlar yanlış yoldadır. Gençler ve çocukların yerini sokak değil okul diye belirleyenlere yarın öbür gün “Kadının yeri siyasal mücadele alanları değil evi ve mutfağıdır” diyenlerin katıldıkları görülürse hiç şaşmamak gerekir. Aynı şekilde mücadeleyi sadece ‘dağ’ ile sınırlayıp mücadelesiz kalanların duruşunu kabul etmek de imkansızdır. Topyekûn imha savaşına karşı ancak topyekûn direnişle doğru karşılık verilebilir. Topyekûn direniş ise yediden yetmişe namuslu her Kürt’ün içinde yer alması gereken bir direniş biçimidir.
Günaydın Yaman’ın eylem tarzını kabul etmemek O’nun bu eylemini görmezlikten gelip geçiştirmek gerektiğine yorumlanamaz. Aslında tam da bunun tersi doğrudur. En yakıcı ve can alıcı mesajlar O’nun mesajlarıdır. Hepimiz böylesine soylu bir genç kızın bu eylemin ötesinde yapabileceği çok şeyler olduğuna inandığımız ve böylesi bir onurlu sese ihtiyacımız olduğunu bildiğimiz için yaşamasını isterdik. Daha doğru olan buydu. Ama o bunun yerine düşünülebilecek en acı verici bir eylem biçimini seçerek imha ve inkar sistemini yakmayı tercih etti. Ateş topuna dönüşmüş bedeniyle özgürlük yolunu daha da aydınlattı. Bize düşen görev O’nun aydınlattığı yolda kararlı ve emin adımlarla zafere kadar yürümesini bilmektir.
Ateşin ve güneşin kızı Günaydın’ın anısı sonsuza dek yaşatılmalıdır.
‘Kürtler, kardeşler, uyanın!’