Halkın sırtına bir kene gibi yapışmış olan devletin sahibi aslaklar huzursuz. Kürtlerden hiç memnun değiller. Çünkü onlar, Kürdistan’da erkek egemenliğine vurulan darbeyle ayağa kalkmış olan özgür Kürt kadınlarını hazmedemiyorlar. Çıdırıyorlar çünkü, Kürt özgürlük devriminin giderek ideolojik, siyasi ve askeri boyuttan çarpıcı bir sosyal boyuta inerek yaşamı alt üst etmesi ve başka halklarda da özgürlüğe uyanışın imkansız olmadığı bilincini taşıması, ezilenler açısından müthiş bir “var olma bilinci”ne neden olurken, zalimler açısından da bir kabus olmaktadır.
Kürtler özgür yaşam savaşı veriyor. Öcalan savaş derken, “kaba bir kavgadan değil, yüzyılların tıkadığı kişiliklerden, çirkinleştirdiği ilişkilerden ve tanınmaz hale gelen yaşamdan söz ediyoruz” der. Ve intikamı da bunu tamamlar nitelikte şöyle tanımlar: “İntikam, sadece karşımızdaki barbar düşmandan almakla yerine getirilmez. İntikam kendi geriliklerimizden, yaşamı utanılır hale getiren, her adım attığımızda bizi tökezleten değer yargılarından kendimizi koparıp aldıkça gerçekleşir.”
Kürtler bugün statü ister duruma gelmişlerse, bu, devlete karşı yürüttüğü küçük savaşındaki başarısı kadar, kendi geriliklerine karşı da yürütmüş olduğu büyük savaşında ki başarısı nedeniyledir. Bu onun kendi saygınlığını içeren statüsüne meşru olarak kavuşmuş olması demektir. Bu nedenle statü talebine en çok ihtiyacı olan Türk halkıdır. Çünkü Türk halkının kendi içinde olduğu kadar dışındakilere karşı da bir davranış kalıbı sorunu vardır. Hala tam net değildir. Elbette ki, devrimci ve sosyalistleri bunun dışıda tutarken, onlarında bu konuda halkı ve kendini eğitmedeki yetersizliğini de vurgulamak gerekmektedir. Bu aynı zamanda, Türk halkının diğer halklarla olduğu kadar devletle de bir statü sorunu olduğu anlamına gelmektedir. Çünkü Türk halkı da bütün hak ve özgürlüklerine kavuşmuş bir halk olarak tanımlanamaz. Bu bağlamda, Kürt halkına statü sorunu, Türk halkının statüsünün yeniden tanımlanmasını da içermiş olan bir genişlikte karşımıza çıkmaktadır. Öyleyse genel olarak Türkiye ve Kürdistan halklarının, hak ve özgürlükler temelinde karşılıklı statülerinin tanımlanması sorunuyla karşı karşıya olduğumuzu belirtebiliriz.
Burada Türk halkının (varolduğu kadarıyla da olsa) yasal haklar bakımından başta Kürtler ve diğer halklardan daha avantajlı olduğundan yola çıkarsak, Türk halkı, bu eşitsizlik karşısında kendi statüsünün kendilerini rahatsız ettiğini, kendi iradesi dışında devlet tarafından tanımlanmış olan bu eşitsiz ve incitici statüye itiraz ettiğini haykırması ve bunu eylemliliğiyle göstermesi gerekmektedir. Bu halkların kardeşliğinin de bir gereğidir.
Statü’nün ne olduğunu konumuz itibariyle tanımlarsak, yaşadığımız toplum içinde ötekiyle davranışlarımızın belirlendiği konum, saygınlık dağılımı, hak ve özgürlükler açısından hukuki, yasal ve anayasal durum olarak açıklamak mümkündür. Ama bu statünün bir de “rol” durumu vardır. O da, statüsünün hak ve özgürlükler temelinde eyleme dökülmesi hakkıdır. Toplumsal örgütlenmenin en önemli özelliği hak ve sorumlulukların dağılımıdır. Ama bunun yanında statü aynı zamnada bir bireyin hukuki kapasitelerinin toplamına da işaret eder. Bu ise, bireysel haklar açısından hukuk alanına giren bir terimidir. Kişinin hukuki olarak kendine ve başkalarına karşı hak ve sorumluluklar konusunda etki yapabilme gücü demektir. Bu, burjuvazinin birey anlayışında kişinin bulunduğu makamın (sosyal statüsünün) toplum üzerindeki egemenliği anlamına gelir.
Sosyalist anlayışta ise, halkın görev verdiği kişinin topluma hizmet edeceği konumu anlamına gelir ve ötekine karşı bir üstünlük taşımaz. Bu bağlam da Kürtler bir sosyal statü istiyorlarsa bunun anlamı, yeni bir toplumsal sözleşmedir. Bunun dayanak noktası ise, Anayasal statü’dür. Bu dayanakla Kürtler, kendilerini içinde yer aldıkları toplumsal yaşamda “garanti” altında hissederler. Ama bu da yetmez. Bir de kendilerini “güvenlik” altında hissetmeleri gerekir. İşte “Kürtlere statü” talebinin içerdiği en önemli ikinci nokta da budur. Yani, kürtler, kendilerine hem güvenli ve hem de garanti altında olan bir yaşam istiyorlar. Peki bunu kim sağlayacak? TC’den başlayarak alırsak, neredeyse yüz yıldır kendine kan kusturmuş bir devlet bunu sağlayabilir mi? Yani kendi celladına kellesini emanet edebilir mi? Bu, kırk yıldır sürmekte olan özgürlük mücadelesinin ruhuna aykırı bir durum olduğuna göre, nasıl olacak?
Özgürlük Hareketi bunun cevabını, “Demokratik Özerklik ve Demokratik Konfederalizmi inşa etmek” olarak vermektedir. Peki bu başka türlü mümkün müdür? Örneğin TC’nin zihniyetinin kökten değiştiğine ve onunla aynı çatı altında mutlu ve huzurlu bir yaşam kurulacağına inanmamızı haklı çıkartacak gelişmeler var mıdır? Elbetteki henüz yoktur. Ama bunu gerçekleştirme mücadelesi devam etmektedir. Gelinen aşamada buna demokratik mücadele denmektedir.