İngiltere Gündemi

Banaz Mahmud, Tülay Gören ve Şafila Ahmad... İki farklı coğafyadan “namus” kurbanı üç genç kız. Banaz ve Tülay Kürt, Şafila ise Pakistan kökenli. Coğrafyaları ayrı ama kişisel ve toplumsal trajedileri aynı. Gerçek bir cinayet romanı üçlemesinin ölmeye yazgılı masum kahramanları onlar. Biri 16 yaşında (Tülay), biri 17 yaşında (Şafila), diğeri ise 20 yaşında (Banaz) kodlarını bilmedikleri bir feodal-toplumsal dünyanın yasalarını çiğnedikleri için sözde “namus” uğruna ebeveynleri tarafından planlı şekilde öldürüldüler. Adli makamlar epey dikkatli bir soruşturma yürütmese bu üç cinayet de mutsuz evlerin küçük sırları hanesine yazılan ve hesabı verilmeyecek birer “eviçi” suçu olarak kalacaktı.
Banaz 10 yaşında Irak Kürdistanı’ndan Saddam’ın zulmünden kaçan ailesiyle birlikte İngiltere’ye sığınmıştı. 16 yaşında istemediği bir akrabasıyla zorla evlendirildi. 19 yaşında başka bir erkeğe aşık oldu. 2006 yılında aile meclisi kararıyla ailenin “namusunu” kirlettiği gerekçesiyle öldürüldü. Cesedi üç ay sonra bir kır yerinde küçük bir çantanın içinde bulundu. Açılan davanın sonunda baba, amca ve iki yeğen cinayetten ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.
Tülay’ın ölüm yolculuğu ise Banaz’ınkinden daha öncesine dayanıyor. 16 yaşındaki Alevi-Kürt kızı ailesinin onaylamadığı bir erkekle duygusal ilişkisinden dolayı babası tarafından 1999 yılında Londra’da yaşadıkları evde öldürülerek, cesedi hala tespit edilemeyen bir yere gömüldü. Polise kaybolduğu bildirilen Tülay’ın cinayete kurban gittiği ancak 10 yıl sonra ortaya çıktı. Açılan davanın sonunda baba ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. Gülay’ın davası da İngiltere adli kayıtlarına “namus-ilişkili” bir cinayet olarak geçti.  
Feodal “namus” belasının son kurban ise Şafila. 2003 yılının Eylül ayında kayıplara karışan ve cesedi altı ay sonra bir nehir kenarında bulunan Pakistanlı genç kızın da “namus” cinayetine kurban gittiği ancak geçtiğimiz hafta kesinleşti. Üç aydan bu yana devam eden dava bir yandan trajik bir aile öyküsünün detaylarını ortaya çıkarırken, diğer yandan da kurbanların sosyal servisler ve polis tarafından ne kadar savunmasız bırakıldıklarını gösteriyor.
Şafila’nın ölüme giden yolculuğu da tıpkı diğerleri gibi. İngiltere’den Pakistan’a götürülerek bir akrabasıyla zorla evlendirilmek istendi. Bu evliliğe razı olmayan Şafila intihar girişiminde bulundu. İngiliz arkadaşlarıyla aynı yaşam tarzını sürdürdüğü için sık sık ailesinin fiziksel ve duygusal şiddetine maruz kaldı. “Batılı ve modern” hayat tarzından dolayı ailenin “şerefini” kirletmekle suçlandı. 2003 yılında babası ve annesi tarafından kardeşlerinin gözü önünde boğularak öldürüldü. Cesedi bir çarşafa sarılarak bir ırmak kenarına atıldı. Şafila’nın ölü bedeni ancak altı ay sonra bulundu. Evden kaçtığı iddia edilen Şafila’nın da cinayete kurban gittiği 9 yıl sonra anlaşıldı. Bu davanın belki de en kederli yanı Şafila’nın kardeşlerinin anne ve babaları aleyhine verdikleri ifadeler oldu. Şafila’nın kız kardeşi Aleşa mahkemede verdiği ifadede anne ve babasının cinayeti birlikte işlediklerini ve buna diğer kardeşleriyle birlikte tanık olduklarını söyledi. Anne ve baba ömür boyu hapis cezasına çarptırılırken, geride kalan çocuklar da bir anlamda “eviçi” bir trajedinin ağır gölgesinde ömür boyu yaşamaya prangalanmış oldular. 
Şafila’nın davası, tıpkı Tülay’ın ve Banaz’ın davasında olduğu gibi, bulvar basınında Müslüman kökenli göçmenlere yönelik önyargıları körüklemenin bir aracına dönüştürülürken, bu can yakıcı sorunun nasıl çözüleceğine ilişkin ne hükümet gerçekçi bir sosyal politika ortaya koymuş durumda ne de Asyalı toplumlara etki edebildikleri düşünülen dini kanaat önderlerinden bu tür suçlara karşı topluma güçlü mesajlar veriliyor. Son yıllarda yapılan araştırmalar ise “namus-ilişkili” şiddetin ülkenin artık ağır toplumsal yaralarından birine dönüştüğünü gösteriyor.      
İngiltere’de her yıl Asya ve Ortadoğu kökenli toplumlar arasında en az 12 “namus-ilişkili” cinayetin işlendiği tahmin ediliyor. Uzmanlara göre aile üyelerinin genellikle bu olayların mahiyetini gizlemesi cinayetlerin gerçek niteliğinin ortaya çıkmasını engelliyor.
Ülkede 2010 yılında “namus-ilişkili” suçlarda yüzde 47 gibi ciddi bir artış olduğu görülüyor. 2010 yılında polise bildirilen olay sayısının 2283’ü bulduğu belirtilirken, 2011 yılında “namus” kaynaklı şiddete uğradığını söylerek polise başvuran kadınların sayısı 2823 kişi olarak tespit edilmiş. Polise intikal etmeyen gerçek sayının ise her yıl sekiz bini bulduğu belirtiliyor. BBC’nin 2006 yılında 500 Asyalı genç arasında yaptığı bir araştırma adliyeye ya da polise bildirilmeyen rakamlar konusunda çarpıcı sonuçlar ortaya koyuyor. Araştırmaya göre Asyalı gençlerin 10’da 1’i ailesinden biri “aile şerefini” kirlettiği için öldürülürse buna göz yumacağını söylüyor.