HPG gerillası İbrahim Dolanbay (Şiyar Amanos) 7 Eylül’de Medya Savunma Alanları’nda geçirdiği kalp krizi sonucu yaşamını yitirdi. 1973 Pazarcix doğumlu Dolanbay, Avrupa’da yaptığı çalışmalarından sonra gerillaya katıldı.
24 yıllık gerillayı ailesi ve mücadele arkadaşları anlattı. Dolanbay ile uzun yıllardan beri yoldaşı olan Ali Salman, Dolanbay’ın son anlarında yanında ayrılmadı. Salman, „O’nu tarif etmek, anlatmak inanın ki zor bir iş. Duygular yetmiyor. O, 24 yıllık tecrübe ile olgunlaşmış, kendisini derinlikli anlam gücünü yakalayan bir militan haline getirmişti. Kapitalist moderniteyi iliklerine dek çözerek yanılgılarından kendisini sıyırmıştı. 24 yıl. Dile kolay“ diye konuşuyor.
Dolanbay’ın yetinen bir insan olmadığını belirten Ali Salman devam ediyor: „Halkının millitanıydı Şiyar Amanos. Ne yaparsa az görürdü. Yetinmeci değildi, rahat olmayı lüks sayardı. Ne kadar çalışırsa az çalıştığını düşünürdü. Kendini halkına karşı borçlu sayardı sürekli. Tek yönlü değildi. Birçok işi birden yapardı. ‘Yoruldum’ nedir bilmez, şikayet etmezdi. Şiyar fedakardı, mütevaziydi, halkçıydı. Ondaki halk sevgisi, halk sevdası erişilmez doruğu olan dağ gibiydi. Bu yönüyle O’na ulaşmak mümkün değildi. Ailesinin maddi durumu iyiydi. Ancak o kendi emeği ile yaşamayı tercih ederdi. Dile getirmezse de içinde fırtınalar kopardı. Yaşamı boyunca hiç bir zaman sırtını başkalarına dayatarak yaşamadı. Hep kendisine güvendi kendisi olmaya çalıştı.“

‘Sorumluluk O’nun ilkesiydi’

İbrahim Dolanbay’ın kardeşi Mehmet Dolanbay, hüzünle kardeşini anlatıyor: „Abim, aileden ve çevrede yaşanan tüm olumsuzluklara karşı kendisini sorumlu hissederdi. Bu sorumluluğu o kadar ağır ve bilinçli taşırdı ki ona öfke duyardık. Onu hep biz kırdık, O kırılmadı. Onu hep biz üzdük ama O hiç üzmedi. Biz döktük O üstlendi, biz karıştırdık O düzeltti. Babamızdan bir gün harçlık istemedi. Hep kendisi kazandı, çalıştı ve yetmemiş gibi bunu çevresiyle bölüştü. Tanıdık, tanımadık herkesin sorunlarına koşardı. Hiçbir zaman saygısız bir davranışına tanık olmadım. Neden herkesi bu kadar seviyor diye kıskanırdık. En çok futbolu severdi. Sonra anladım ki onun asıl meselesi insanlarla bir araya gelip sohbetler etmekmiş.“
O’nu Avrupa’nın kısa yaşamı içinde tanıyan akrabası Salman Büyükçam, „Beş altı ay Lozan’da kaldı. Hiçbir şeye alışmadı“ diyor. Büyükçam, „Bizlerin yaşamına tanık oldukça öfkeleniyordu, üzülüyordu. Bunun bir acı ve dram olduğunu belirtip sorumlu olarak kendisini görüyordu. Farkında olmak veya olmamak bütün meselenin bu olduğunu söylüyordu ve artık buna son verilmesi gerektiğini belirtip o büyük fedakarlığa girdi. 6 ay sonra buradan ayrıldı“ ifadeleriyle O’nun anısını paylaşıyor.

‘O bir insan güzeli’
Öğrencisi ve mücadele arkadaşı Beritan Berfin de, „O’nu anlatırken cümlelerini itinayla seçiyor: „Haksızlık yaparım diye korkuyorum. Emek, özveri, bölüşüm ve dürüstlük... Onun anlattığı bir şey değildi, yaşadığı şeylerdi. Onun yaşamını görüp bunları kendimizde bütünleştirmemek mümkün değildi.“
İki dönem O’nun okulunda öğrenci olduğunu belirten Berfin, Dolanbay’ı kişilik özelliklerini şu ifadeyle dile getiriyor: „O tam anlamıyla bir devrimci, bir militandı. Hiç konuşmadan O’na bakmak dürüst olmaktı, fedakar olmaktı, sorumluluk sahibi olmaktı. Saygı duymamak mümkün değildi. Söylediği gibi yaşayan, yaşadığı gibi söyleyendi. Bir eksik, bir fazlası yoktu. Tüm arkadaşlar O’nun duruşuna hayrandı. Sağlık durumunun iyi olmamasına rağmen bunu hiç hissettirmezdi. Tüm işlere O koşardı. İnsan güzeli bir insan. Bir devrimci, bir dava insanı. Günboyu koşturan sonra nöbetçinin yorgunluğunu gören ve O’nun yerine nöbet tutan, yaralı arkadaşını yaralı vücuduyla taşıyan, üzgün gördüğü her arkadaşın yanına gidip onu anlamaya çalışan bir insan nasıl anlatılır ki...“

Mücadele arkadaşlarının mektubu
Çukurova’nın sarı sıcağına emek, Pazarcix ovasına sevda, Nurhak dağlarına özlem ve kavga ekmiş coğrafyası kadar esmer bir çocuktu. Tarihin karanlık odalarına hapsedilmiş umutlarını vicdan-i denizlerde süzerek, güneşin izini süren bir fırtına yürekti. O bir hakikat arayıcısıydı. Hayatın mağmasına  atılan kutsal bir tohum gibi savruldu, aydınlıklara ve yitirilmiş umutların gölgesinde kendi sesine koştu.
Eşkiya gecelerinde buldu sesini ve avuçlarıyla yüreğini yerinde çıkarıp  esmer ikliminde soğutulmuş küllerini ateşe verdi. Artık o kuzey, güney ve doğusunda bir kavganın tüm denklemlerini kendi dağlarının isyanlarında birleştiriyordu. Tarihin nabzında umudu yaşatmaktı O’nunkisi. Kendi kaderine inat uçurumlarda beklemekti. Geçirdiği kalp krizi sonucu Medya Savunma Alanları‘nda hayatını kaybeden İbrahim Dolanbay, 24 yıllık yürüyüşün sonunda bıraktığı mektupta ‘Ben bir umut militanıyım’ cümleleri  umudun inançla bilenmesini, sevdanın özlem ve kavgayla kuçaklaşmasının şifrelerini bırakıyordu bize. 24 yıl yani, ben-biz daha çocukken başlıyordu  onun umut arayışı. Umut arandıkça çoğalıyordu, umut yaklaşıldıkça büyüyordu ve umut yaşandıkça kendisini yarınların kollarına yeni umutlara bırakıyordu.  Söz çağırmıştı onu kendisine ‘Aslını inkar eden haramzadedir.’ Söz sahibini buluyordu ve tüm yitirilmiş anlamları toplayıp ‘inkar’ın kirli yüzüne vuruyordu. Yıl 1989’da parçalanmış umutlarını İsviçre’nin Lozan şehrinde toplayarak yola koyuldu. Nar çiçeklerinin umuda açtığı  Bekaa vadisinde topladı geleceğini ve güneşine kavuşmanın huzurunu damıttı yüreğine. Artık doğduğu toprakların yolcusu olabilirdi. Pazarcix, Elbistan, Nurhaklar  ve Engizekler onun umudunu kucaklıyordu.
Çok geçmeden Terzi Cemal’in kirli yüzünde işkencelere maruz kaldı. Kan kustu, sırtında yakılan ateşlerin izini taşıdı bir ömür. Ama, O gerçeğin arayışçısıydı, umudunu yitirmeden kor ateşlerde biledi kavgasını ve aslını  teslim etmedi kurda, çakala. 2011’de Suriye’de tutuklanır. Üç yıl boyunca kaldığı kör zindanlarda kavgasını büyütür, adanmışlıklarına verdiği sözü yüreğinin ortasına bir hançer gibi saplamıştı. 2004’te yıldızlarıyla kümeleşir Kandil’de.
Tabur komutanlığında umudunu, direnişini, özlemlerini ve kavgalarını yıldızlarla bölüşüp gökyüzüne asar. Amanoslar mevsim kıştır. Amanoslar’da tomurcuk baharı bekliyor ve yüreğine doldurduğu umutları yüceltilerde esmer coğrafyasına savuruyordu. 2008’in baharıydı. Puşt zulası  yüzlerin korku cenderesi sardı onu. ‘Teke tek döğüşte hiç yenilmediler bura çocukları’na zehir verdiler. Üç yıldızını oracıkta geleceğin umud deryasına gömdüler. O, düşmanının zehirini içinde taşıyordu. Narin bir fidan gibi toprağına eğiliyordu her geçen gün. „Bu zehir dizlerimi alıyor bende ama Amanoslar bu gözlerimin bakışlarını unutmayacaktır. Biliyorum.“ Dağlar tanıktı onun bakışlarına. Söze gerek yoktu. Zaptı tutulmuştu yarınlara. Amanoslar’da attığı her adım bir mühür gibi dağların gövdesine yazıldı. Zehirini ehlileştirmeden yeni savaşcılar yetiştirdi yıllarca. Zehirini göstererek „Vücudunuza damlayan zehir sizi öldürmez ama, beyninize ve kişiliğinize damlayan zehir sizi bin ölümde daha beter yapar“ sözleri yeni yıldızların bilge doğrultusu oluyordu. Umut savaşcısı, kendisini Gare’de çoğaltarak yarının çocuklarına teslim oluyordu. Onlar taşıyacaktı, büyütecekti yarınları. Onlar hocasının ayak izlerini arayacaklardı Amanoslarda, Engizeklerde. Dizleri zayıf düşmüştü. Zehir onu aşağıya çekiyordu. „Dinle kalbim. Duracaksın biliyorum ama bilki hiçbir zaman aha şu başımın içindeki inancımı ve umudumu durduramayacaksın.“ Yine bir uzun yürüyüş yolcusuydu.
„Gitme hastasın dediler.“ Umut O’nu çağırıyordu oysa, gitme zamanların deminde kendisini buluyordu. Eylül’ün yedisiydi. Hafif bir gülümseme kondu dudaklarına. Elindeki mektubu savaşçısına uzattı. Bir süre arkadaşlarıyla sohbet etti. Saat 23.00’ü gösteriyordu. „Şu kalbime üzülüyorum. Ne yaptı ne etti gözlerime ulaşamadı.“
Gözlerini dağlara çevirdi. Son bir kez elindeki toprağı ufalayarak en uzak noktaya baktı. Güneşi görmüştü ve yıldızların nasıl parladığını tarif etti arkadaşlarına. Tekrar ince bir gülümseme savurdu güneşe ve yıldızlara „Görüşmek üzere yoldaşlar.“


ALİ ONGAN/BASEL