Hayat hep öykünme, özenme, hissetme, hissettirme üzerine kurulu. Bütün sözlerin önceden söylendiği, tüm eylemlerin önceden gerçekleştirildiği, tüm sonuçların birbirine benzediği ve bir yerlerden bize „tanıdık“ geldiği bir hayat...
Yakın zamanda Zeki Demirkubuz’un yer yer insanı kabız eden „Yeraltı“ filmini izledim. Dostoyevski, Çernişevski’nin „Nasıl Yapmalı“ kitabından ilham alarak „Yeraltından Notlar“ kitabını yazmış. Zeki Demirkubuz, Dostoyevski’nin „Yeraltından Notlar“ kitabından beslenerek „Yeraltı“nı kurgulamış, çekmiş deniyor.
Yeraltı, esas olarak bir memurun memur olmaktan da öte hayatta „varlık“ göstermek istemesi ile ilgilenen bir film. Kahraman kendisinden önce davranan egosu tarafından hep arka planda kalmaya mahkum bir yazar adayı aynı zamanda. Dikkat ve ilgi isteyen hasta bir komşunun apartmanın içinde uluyor olması bu yazar olmak isteyen memura ilham veriyor. Filmin bir yerinden sonuna dek uluyor. Sorunlu kişilik tarzıyla çok fazla Ankara, çok fazla İstanbul edasında. Daimi bir iç sıkıntısı ile kendine nefes alanı bırakmayan bir memurun, yüksek hayal gücü ve entelektüel bilgisi sıradan bir egonun durabileceği tüm istasyonlarda duruyor ve duvara çarpıp çarpıp dönüyor. Sonu intihar dedim, ama olmadı. Kendine kıyamayacak kadar aşık benliğine. Film de gecenin kör vaktinde uluyordu bana göre...
Filmin bende yarattığı iz tanıdık: Memurumuz egosunu beslemek için yine kendini yediriyordu kendine.
***
Sıradaki sıkıntı:
Çocukluğunda çok korktuğu halde, sinirini yatıştırmak için babasının ayakkabısını öperek onu sakinleştirmeyi başaran bir adamın yavaş yavaş bir tirana dönüşmesini izliyor, tam on yıldır bir ülke. O öpülen ayakkabılardan sonra baba sakinleşir, toplar çocuklarını, sarılır ve ağlaşılırdı.
Bu on yılda acayip serüvenler yaşandı. ‘Daha ne ki’ diyor tiran bize: „Yaşattıklarım yaşatacaklarımın teminatıdır, and olsun ki...“ iç geçirmeleri sokağa düştü. Herkes bu içten geçen cümlelerin dışarıdaki yansımasını ya yaşıyor ya derinden hissediyor.
Öpülen ayakkabılar, ayakkabı öptürmeye gidiyor. Halkı ayağına eğiyor ve kendi kutsallığını yaratıyor. „Öpün benim ayaklarımı... Çok öfkeliyim çook!“
„Baba“ modelinin zaafları nasıl da genetik olarak bulaşabiliyor? Ya da öykünmeye, özene yol açabiliyor? „Ailenin“ yazılımında bir kusur var diyebiliriz ilk bakışta. Ama bu yazılım bozukluğu topluluklara da sirayet ettiğinde, o korkunun, „ayakkabı öpüp sakinleştirmeye“ doğru gittiğini görüyoruz. Demek toplumun yazılımında da var bir kusur. Sandığa yüzde 50 yansıdığına göre „donanım“ eksikliğinden söz etmeyelim bile...
Sürekli „haklı ve güçlü olmaktan yana“ olduğunu anlatan bir tiranın „güç ile hak“ı aynı cümlede yan yana kullanması da onun donanım eksikliğine işaret. İnsan haklı olunca güçlü mü olur? Ya da insan güçlü olunca haklı mı olur?
Filmdeki karakter, şu memur olan ama yazar da olmak isteyen adam, başkasının cümlelerini çalan bir adamın en iyi yazar ödülleri almasını içine sindiremiyor. Haklı oluşunu güce dönüştürmeye çabalaması onu yeraltına çekiyor. „Ben haklıyım“ diyerek yaptıkları ancak bir filme konu olur zaten! Ama bir tiranın güçlü olmak için söylediği sözlerle haklılık yaratmasını nasıl yorumlayacağız? Demek ki tiran olarak dahi kendini ikna edememiş güce, güçsüzlüğe? Henüz yansıttığı kadar güçlü değil, zayıf. Hala babasının ayakkabılarını öpmek için eğildiği eşikte.
Belki o nedenle kendi iktidarını sarsan, bir başka iktidar alanı oluşturan açlık grevleri karşısında „idam“ı tartıştırmak istiyor. Kendi yarattığı kayık hiç ummadığı bir yerden delindi ve su alıyor. Bu kayık batacak, yolu yok! Ama nasıl önleyebilir, nasıl kurtarabilir? İçinden hararetle geçirdiği cümlelerin bir çelişki olarak çarptığı duvara sırtını yaslayarak... Görünen hesap bu!
Açlık grevleri 64. gününde olacak siz bu yazıyı okuduğunuzda ve bir beden tiranın karşısında iktidar olacak belki de...
Filmdeki memur öfke patlaması yaşadı ve evini kırdı döktü. Sakinleşebildi mi acaba?
Sanmam.
Tiran iktidarının sarsıldığı yerde balkonunun tuğlalarını söküp savuruyor komşu evlerin camlarına... Öfkeli, çok öfkeli... Ayağa gelen yok, eşikte bekleyen yok! Yapması gereken tek şey var: Filmin son sahnesinde kendine yer açmak: Tiran bitişik nizam evlerin arasından kendi balkon kapısını aralayacak ve önce sessizce, sonra yüksek sesle ulumaya başlayacak. Gücün ve haklılığın normal sözlerden süzülüp bir ulumaya dönüştüğünü görmeyi ayakkabı öpen yazılım hataları kaçırmak istemeyecektir. Balkon gerçek anlamda işte o zaman bir meydan okuma alanından çıkacak, sadece balkon olacak. Tabii tuğlaları o balkonu askıda tutacak kadar güçlüyse!
‘Öpün benim ayakkabılarımı’