Çok iddialılardı. Önce ‘Adriyatikten Çin Seddi’ne’ kadar uzanmayı kafaya koymuşlardı. Bu tutmadı. Bunu söyleyen Özal’ın izinden gittiklerini iddia eden Türk-İslam kırması ekip geri vitese takarak bu oldukça iddialı hedefi ‘Stratejik Derinlik’ politikasıyla ‘Komşularla sıfır sorun’a dönüştürdüler.
Haklarını yememek lazım. İyi de başladılar. Komşu diye nitelediklerinden bazılarıyla önce ayaklarına kırmızı halılar sererek koklaşıp öpüştüler, ardından da stratejik derinliğin gereği olarak apar topar ortak kabine toplantılarıyla, imzaladıkları protokollerle bu işi başarabileceklerine kendilerini ikna ettiler.
Ne var ki unuttukları bir şey vardı. Bunu başarabilmek için kodlandıkları Türklük ve İslamlıktan bir nebze de olsa arınmaları, evlerinin içine çeki düzen vermeleri gerekirdi. Bunu yapmayarak da başarılı olabileceklerine inandırdılar kendilerini.
Ermenistan’la imzaladıkları protokollün mürekkebi kurumadan ecdatlarından devraldıkları genlerle ırkçılık ve düşmanlıklarını hemen dışa vurdular. Fazla sürmeden durum öncekinden de berbat bir hal aldı.
İsrail’e saldırarak, onlarla köprüleri atarak müslüman ülkelerle ilişkilere çeki düzen verebileceklerini, onların hamiliklerini yapabileceklerini hesapladılar.
İsrail’le doğan boşluğu bugün kardeşleri olarak tanımladıkları Azerbaycan dolduruyor. İsrail savaş uçakları Azerbaycan semalarında tur atıyor ve kardeş İlham Aliyev İsrail’den 1,6 milyar Dolar tutarında silah alma noktasına geliyor.
İran’la tavukları birbirine karıştırmakla varolan sorunları ortadan kaldırabileceklerini sandılar. Bin yıllık ırki ve mezhepsel düşmalığı “stratejik derinlik stratejisi” ile aşabileceklerine inandılar. Fazla geçmeden, ortak kabine toplantısı yaptıkları dönemden de beter bir durumla karşı karşıya kaldılar. Suriye’de burun buruna geldiler. NATO’nun füze kalkanlarını Kürecik’te konuşlandırmakla olası bir sıcak savaşa kapıyı araladılar.
Dün Kürtler haklarına kavuşmasın, ülke ve halklarının kaderini ellerine almasınlar diye can ciğer oldukları Irak’la sünni kodlar gereği bugün karşı karşıya geldiler. Maliki, Türkiye’yi iç işlerine karışmakla, ülkesine düşmanlık yapmakla tanımlama noktasında bugün. Suriye ve İran politikasıyla Irak’taki sünnilere hamilik her iki devleti karşı karşıya getirdi.
Suriye politikasi ise güncel olduğu için biliniyor. Önce kuzu çevirip, birbirlerine karıştırdıkları tavukları kızartıp yediler. Ankara ve Şam’daki sofralarda stratejik ortaklık anlaşmaları imzadılar. Bugün ise iki kapıkomşu birbirine hasım, düşman bir konumda. Kendi işgali altında tuttuğu Kürdistan parçasında ulusal hakları için mücadele edenleri teröristlikle suçlayan Erdoğan, Suriye’de Esad’a karşı silahlı mücadele eden Müslüman Kardeşlerle Salafistleri özgürlük savaşçısı olarak adlandırmakta bir beis görmüyor, onları eğitip silahlandırarak Suriye içlerine salıyor. Kürtlere düşmanlıktan gözleri kararan Erdoğan, Kürtlerin Suriye’de de olsa haklarına kavuşmalarını engellemek için elinden geleni yapıyor. Müslüman Kardeşlere hamilik ve Kürtlere düşmanlıktan dolayı Batılı müttefikleriyle ortak bir stratejide buluşamıyor ve böylelikle de istemeyerek de olsa rejimin ömrünü uzatıyor.
Stratejik derinlik politikasının tabii bir de Avrupa ayağı var. Sahi Türkiye’nin Avrupa Birliği aday ülkesi olduğunu hatırlayan kaldı mı? Bir bakanlığı da olan bu işin, bugün hangi noktada olduğunu merak eden var mı? Ya da 2005’ten buyana Avrupa Birliği’ne üyelik yolunda atılan bir adım, bir düzenleme, gözleri boyama kabilinde de olsa bir “reform paketi” gören, gözleyen var mı?
Türkiye’nin Avrupa Birliği ile akçe getiren yardım projelerinin dışında tüm ilişkileri çoktandır dondurucuda. Erdoğan ve Kur’an dağıtmakla Avrupa Birliği’ne giden yolda hamleler yapan Avrupa Birliği işlerinden sorumlu Egemen Bağış 1 Temmuz’da AB dönem başlanlığını alacak Kıbrıs’ı boykot etmekle tehdit ediyorlar. Avrupa Birliği topraklarını işgal eden, orada korsan ve gecekondu bir devlet ilan eden kendileri değilmiş gibi başkalarına kafa tutuyorlar. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin burnunun dibinde ve bir olta atımlık uzaklıkta petrol aramayı bir hak olarak biliyor ve böylelikle de düzelme yoluna girmiş olan Yunanistan’la ilişkileri dinamitlemekte bir sakınca görmüyorlar.
Ve Avrupalı İnsan Hakları Örgütleri onyıl boyunca kuma gömdükleri başlarını nihayet çıkarıyor ve birbiri ardına Türkiye’nin insan hakları ve demokrasi karnesine kırık not düşmeye başlıyorlar.
İsterseniz buraya bir nokta koyup Rusya’yı liste dışı tutalım. Yine 21 Mayıs’ta Amerika’da toplanacak olan NATO zirvesine katılımı öngörülen AB Konsey ve Komisyon Başkanlarına karşı Türkiye’nin kullanmayı düşündüğü veto kartını es geçelim ve buna karşın İslam İşbirliği Teşkilatı (OIC) temsilcilerinin bu zirveye katılımı önerisini duymazlıktan gelelim.
Komşularının tümünü karşısına almış olan Türkiye başka bir cephede olanca gücüyle yatırım yapmayı ise ihmal etmiyor ve kendisince olumlu sonuçlara da ulaşıyor. Müslüman Kardeşler ve Salafistler “allah-u ekber” nidalarıyla Afrika’nın kuzeyinde ilerlemelerini sürdürüyor ve Suriye’de çadır açıyorlar.
Türkiye’nin bu “stratejik derinlik politikası” Kürt hareketine ve genel anlamda demokratik güçlere yeni olanaklar sunuyor, yeni manevra alanları açıyor. Ulusal mücadele ile demokrasi mücadelesi hedefleri ve bağlaşıkları itibarıyla tüm demokratik güçlerle ilişkiyi olanaklı ve zorunlu kılıyor. Avrupa’da sol ve sosyalist örgüt ve kişilerle olduğu gibi Hıristiyan demokrat, Sosyal demokrat, Yeşiller, liberaller, hatta ve hatta Avrupa siyasi haritasında yer almaya yeni yeni başlayan Korsanlarla da ilişki gerekli ve hayati önemde. Bunu yaparken de söylem, eylem ve araçların seçimini kullanıldıkları alanlara göre isabetli yapmak gerekiyor.
‘Sıfır sorundan’ herkesle sorunlu dış politikaya