Merkezi İsviçre’nin Cenevre şehrinde bulunan Birleşmiş Milletler Medya İletişim Koordinasyonu Gözlem ve İnceleme Ünite Sekreteryası’ndan Howin Shaiming, medyanın tekelleşmeye başlamasıyla birlikte önemli ölçüde tarafsızlığını yitirdiğini belirtti. Shaiming Türkiye’deki durumun da bu çerçeveden farklı olmadığını sözlerine ekledi. Shaiming, “Özellikle ırkçılık, milliyetçilik ve nefret suçları medya üzerinde körükleniyor” dedi.
Artık iktidarlara ve güç odaklarına göre bir medya şekillenmesinin yaşandığına dikkat çeken Shaiming “Medya dördüncü kuvvet yerine kuvetlerin gölgesinde kalıyor ve dördüncü alanı yani olması gereken alanı ise manipüle etmeye ve güç odaklarına yönlendirmeye başladı” dedi. 
Türkiye’de de durumun farklı olmadığına dikkat çeken Shaiming, Türkiye’nin resmi ideolojiden dolayı medyayı uzun yıllar tekleştirdiğini ve medyanın kendi işlevini göremediğini dile getirdi. Shaiming, “Son yıllarda her ne kadar resmi ideolojide kırılmalar yaşansa da Türk medyası da mevcut konjöktürdeki gibi güç odakların gölgesi altında kalıyor” ifadesini kullandı.
BM Medya İletişim Koordinasyonu Gözlem ve İnceleme Ünite Sekreteryası’ndan Howin Shaiming’ ile medya ahlakı ve etiği, medya-iktidarlar ilişkisi, bu ilişkilerin açtığı sorunlar ve çözümlere ilişkin konuştuk.

Medya işlevinin günümüzdeki konumuna ilişkin başlamak istiyorum. Sayın Shaiming, günümüz medyasını nasıl tarif edebilirsiniz?

Bilgi, enformasyon yayıncılığı günümüz medyasının çok gerilerde bıraktığı bir ilke oldu. Hal böyle oluncu bilgi, enformasyon-infarmasyon ilkesi içine bilinçli ve gizli yönlendiricilik, kamuoyu karşısında kamu adına taraf olma ve saf bilgilere manipüleler sıkıştırılmaya başlandı. Toplumlar, insan kitleleri doğal olarak istenilen kanallara doğru yönlendirilmeye başlandı. Bir zümreye, bir şirkete, bir siyasi partiye veya bir sermaye grubunun çıkarları veya hedefleri doğrultusunda yayıncılık yapan medya veya medya grupları artık azınlıkların değil çoğunlukları da görmezden gelerek, her ikisine birden hükmetmeyi kapsama alanlarına aldı. Özellikle ulusal medya olarak adlandırdığımız ve geniş yığınlara hitap eden medya grupları patronların siyasal iktidarlarla olan ilişkilerine göre kendilerini şekillendirmeye yöneldiler. Bu durum Avrupa’da, Amerika’da, Asya’da veya Afrika’da böyle işliyor.

Belirttikleriniz medya ve güç odakları ilişkisinde anlaşılır durumda. Evet, böyle bir konumlanma var ama bunun temel nedenlerini nasıl açıklayabiliriz?
Bunlar bilinen gerçekler. Temel neden de aslında bu ilişkiler kadar açık ve nettir. İnternet haberciliği başta olmak üzere, iletişim ağlarının hızlı ve bir o kadar baş döndürücü bir şekilde gelişmesi özellikle yazılı basını zorladı. Dünya ölçeğinde yazılı basının hızla iniş yaşadığı bir gerçektir. Görsel medya konusunda aynı şeyleri en azından yazılı basın gibi genelleştirmek yanlış olur. Görsel medyanın etki alanları daha geniş. Bunun birçok nedeni var. Görselliğin gücü, kolay ulaşılması, her kesime göre şekillenme kıvraklığı ve en önemlisi mecburiyet bağımlılıklarını yaratabiliyor. Kültür seviyesi ne olursa olsun herşey bir düğmenin altında. Bu nedenle görsel basın için genelleme yapaktan kaçınıyorum çünkü, görsel basının örneğin Avrupa’da izlenilir oranı ile Afrika veya Asya’da izlenilir oranı arasında uçurumlar var. Yani görselin teslim aldığı yığınlar ülkelerin sosyal yapılarına göre sürekli değişiklikler arz ediyor. Tekrar başa dönersek, yazılı basının inişi medyanın güç odaklarıyla buluşmasını kolaylaştırıyor. Sorun elbetteki tek başına ekonomik çıkmazlardan kaynaklanmıyor büyük ölçüde, bu belirleyiciken siyasal ve politik çıkarlarda bir okadar belirleyicidir. Daha doğrusu ikisi birbirine bağımlı hale getiriliyor. Görsel medya için de aynı gerekçeleri sıralabiliriz. Yani ilişki biçimleri ve nedenleri aynı. Görseli yazılı basında ayıran tek güçlü yön görselin yönlendirme ve biçimlendirme tekniklerinin daha geniş, kıvrak ve etkin olmasında kaynaklanıyor.

Objektif yayıncılık, medya ve gazetecilik ilkeleri, medya ahlakı gibi kavramların artık dibe vurduğunu söyleyebilir miyiz?

Hayır, bu kesinlikle yanlış olur. Kamoyu vicdanına sahip ilkeli, dürüst ve basın etiklerine uyan yığınlarca yazılı ve görsel basın yayın organı var. Onlara haksızlık yapmamalıyız.

Onların da etki alanı adeta dikenli tellerle çevrilmiş durumda. Aynı zamanda bu ilkelerden dolayı ağır bedeller ödüyorlar. ‘Haksızlık yapmayalım’ diyorsunuz ama onlara yapılan haksızlığı da görmezden gelinmiyor mu?

Kendi adıma sizi de anlayarak şöyle cevap verebilirim. Biz etki alanı ne olursa olsun sözünü ettiğiniz basın yayın organlarını takip ediyoruz. Türkiye’de Özgür Gündem’in bombalanması ve birçok muhabirin öldürülmesini yakında takip ettik. Hatta sizin de içinde olduğunuz bir heyeti kabul ettik ve bilgiler aldık. Fakat genel anlamda söz konusu basın-yayın organlarının gördüğü baskı ve yaptıkları haberlere karşı bir duyarsızlığın olduğu doğrudur. Yukarıda bahsettiğim tekelci medya, bahsettiğiniz medya organlarını manipüle ediyor. Onları kamuoyu nezhinde ötekileştirip manipüle ediyor. Sorunun esas kaynağı en azında bu baskıları görmeyenler kadar burada düğümleniyor diye düşünüyorum.

Ulusal medya olarak tanımladığımız medyanında çok geniş ve her kesime hitap eden bir okur-izleyici kitlesi var. Bu okur-izleyici kitlelerini nereye koymak gerekiyor?

Büyük ölçüde ulusal medya olarak tabir ettiğimiz medyanın yukarıdaki gelişmelerden dolayı aşağıdakilerini görmemesi ya da görmek istememesi mevcut ilişkilerden kaynaklı. Bunu  eleştirebiliriz ama buna rağmen milyonlara hitap ediyorlar. Bu da doğru. Doğru olmayan söz konusu medyada görünenin dışında başka ve faklı dünyalarında olduğudur. Bunu görmemek veya göstermemek ya da gösterip manipüle etmek, çarpıtmak veya içinde bulunduğu ilişki ağlarına göre yönlendirmek yukarıda belirttiğiniz ilkelere ve ahlaka aykırı.


‘Medya iki ülke arasında savaş bile başlatır’

Okuyucu veya izleyiciyi bu ilkeler fazla ilgilendirmez. Onu ilgilendiren gördüğü ve izlediğidir. Çünkü ona sunulan tek dünyü budur. Medyanın iki ülke arasında savaş başlattığını biliyoruz. Yıllar sonra bunun bir yönlendirme olduğu ortaya çıkıyor. Binlerce insan ölmüştür oysa. Burada yola çıkarak şunu belirtebiliriz. Medya etiği kadar okuyucu-izleyici etiği de önemlidir. Buna etik demeyelim ama sorumluluğu da önemlidir. Çünkü gördüğümüz ve okuduğumuz tek başına bir gerçek değildir. Tüm bunlara bir ek yaparak bir sonuca olaşabiliriz o da, gazetecilik ilkesidir. Medya kime, nasıl ve niçin ait olursa olsun ‘ben gazeteciyim’ diyen bir meslektaşımız etik, dürüst, kamuoyu yararına, gerçeklerin peşinde onu arayan ve sorgulayan en önemlisi dördüncü kuvet olduğuna inanıyorsa ve bu yönlü mesleğini icra atmeyi ilke edinmişse çalıştığı medya kuruluşu hiç önemli olmayacaktır. Onu işten atabilir, baskı görebilir hatta mesleğini icra ederken hayati dahil birçok sorunla karşı karşıya kalabilir. Bu çok acı ama mevcut medya döngüsünün kırılma noktası buradadır.

Yani siz devlerin karşısında bir gazete veya gezetecilerin döngüyü değiştirebileceğini söylüyorsunuz. Bu biraz insafsızlık değil mi? Tekelci ve güdümlü medyaya karşı başka bir çıkış yolu yok mu?

Tabii ki değil. Bunun tek başına yetirli olmadığınıda biliyorum. Bunun çok ama çok önemli olduğunu belirtmek istedim. 1947-48 yılında BM’de kabul edilen ve daha sonra genişletilen İnsan Hakları Bildirgesi, AGİT ve AB gibi uluslararası kurumlarda basın ahlakı, etiği, ilkeleri ve medyanın görevlerine yönelik birçok açıklama, yaptırım maddesi ve uygulamalar mevcut. ‘Bunlar mevcut durumu değiştiriyor mu’ diye soracak olursanız önemli ölçüde ‘evet’ diyebilirim, ama bunun yeterliliği konusunda birçok tartışma ve öneri yapabiliriz. Bu nedenle medya ve gazetecilik etiğine vurgu vaptım. Sivil toplum kuruluşları ve ülkelerde varlıklarını sürdüren medyaya ilişkin sivil kuruluşların medya üzerinde bahsettiğimiz ilkeler doğrultusunda bir otokontrol mekanizmasını oluşturabileceklerini ve birçok ülkede bunun yapısal kurumlara ulaştığını belirtebilirim. Tabii bunun dışında okur-izleyici sorumluluğu da bir o kadar önemlidir.

Özellikle son yıllarda medya üzerinde gerçekleşen ‘nefret’ söylemleri -ki ben buna nefret suçları diyorum- yaygınlaşmaya başladı. Avrupa’da milliyetçiliği körükleme, Ortadoğu’da farklı inançlara yönelik nefret depolama gibi. Kendisinden olmayanı ötekileştirip nefret beslemek gibi... Bu bazen çok gizli bazen de açıktan açığa yapılıyor. Bu suçlara veya politikalara karşı bir yaptırım söz konusu oluyor mu?

Evet bu sıkça kullanılan bir yöntem. Örneğin İsviçre’yi yürüttüğü ötekileştirme politikalarından dolayı basında yer bulan bir partiyi dolayısıyla medyayı uyardık. Nefret beslemeyi elbette bir suç olarak görmek gerekiyor. Ama bunun ucu o kadar açık ki... Örneğin köşe yazarı ‘ben milliyetçi değilim ama’ diye başlayıp milliyetçilik yapıyor ya da, ‘siyahilere karşı değilim ama onların kriminal olduklarınıda kabul edelim’ diyenler var. Bunun arkasında ırkçılığın ve radikal milliyetçiliğin beslenmemesi için hiçbir neden yok. Bu nedenle nefret beslemek, ötekileştirmek, kriminalize etmek gibi medyada işlenen birçok konu çok tehlikeli boyutlara ulaşabiliyor.


Türk medyası için ne diyebilirsiniz. Elinizde bununla ilgili bilgi var mı?
Hrant Dink cinayeti öncesi medyada gördüğümüz başlıklardan birkaç örnek: “Hrant’ın Hırlayışı”, “Türklüğe Hakaretten Yargılanan Ermeni Gazeteci”, “Ermeni’ye Bak”, “Hrant Kaşıyor”, “Hrant Uslanmadı”, “Kovun Bunları”, “Ya Sev Ya Terk Et” gibi yakın dönemde gelişen ve aslında cinayeti adres gösteren yayınlar... Doğrudan Kürt cümlesi geçmese de Kürtlerin kendi üzerine aldıkları bilinen PKK’ye yönelik “Cani, Hain, Kalleş, Çapulcu, Dağdan İnenler” türünden “sloganlaşmış” ve “korkunçlaştırıcı” kalıp yargılar kullanmaktadır. Travestiler, farklı inanç ve dinlerde olan grup ve toplumlara karşı da bu ve benzer yayımlar bazen direkt bazen de endirek yapıldığı açıktır. Bu görüşler kime ait olursa olsun medyanın ‘düşünce özgürlüğü’ adı altında buna yer vermemesi gerekir. Öldürülen PKK’liler için gazete manşetlerinde ‘Ermeni Dölü’, ‘Ermeni Uşağı”, ‘Sünnetsiz’ gibi söylemler çok sıkça kullanıldı ve burada Ermeniler önemli ölçüde ötekileştirildiler. Oysa TCK’nın 216. maddesidir; “Halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini diğer bir kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik eden kimse, bu nedenle kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması halinde bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır” diyor. Örneğin bu ve benzer söylem veya yayınlar yapanlar bu madde doğrultusunda yargılanıp cezalar almadılar. Bugün bilinçli veya bilinsizce ya da, bilinçaltı dürtülerle benzer yayınlar biraz daha profesyonelce işlenmeye devam ediliyor.

‘Bir yayın organını kapatmak mahkemenin işi olamaz’

Yakın dönemde ise Türk medyası özellikle Kürt bölgesinde devam eden çatışmalara ilişkin genel anlamda manipüleye başvurarak psikolojik bir savaş yürütüyor. Sorunları görmekten ziyade sorun yaratan bir konuma sahip. Bu ve benzer yayıncılığı nasıl adlandırabiliriz?
Tabii ki bu daha fazla ölüm, acı ve maddi külfet demektir. Bunun yayın ilkeleriyle bir alakası olamaz. Basın barışa taraf olmalıdır. Bu istenildiği taktirde inanın ki ölümler son bulur. Basın nasıl ki savaşlar başlatabiliyorsa barışlar da başlatacak güce sahiptir. Bu bir etik meselesidir. Objektif davranıp sonuçlarını kamoyuna bırakmalıdır medya.

Son olarak muhabiri olduğum Yeni Özgür Politika Gazetesi ve Roj TV için bir soru ile söyleşimi tamamlamak istiyorum. Biliyorsunuz Almanya daha önce yayın yapan bir Kürt gazetesini kapatıp mal varlığına el koydu. (Gerçi malzemeler sonra iade edildi.) Gazetemiz hakkında şimdi de bir dava açıldı. Aynı şekilde Türkiye’nin istemi üzerine Danimarka’da Roj TV’nin kapatılması talebi ile bir dava devam ediyor. Devletler çıkar ilişkilerinden dolayı istedikleri yayın organlarını susturabilir mi? İş bu bu kadar basit mi?
Hangi gerekçe ile olursa olsun hiçbir yayın organı mahkemelerce kapatılmamalıdır. Yayın organları bir yayından dolayı suç işlemişlerse çeşitli yaptırımlar uygulanabilinir ama, kapatmak ve mal varlıklarına el koymak mahkemelerin işi olamaz. Roj TV ile ilgili gelişmelerde bilgilendirilmiştik. Adına ne verirseniz verin, Roj TV hoşunuza da gitmeyebilir, onun tüm işleyişini yasadışı da görmüş olabilirsiniz ama bu tümden kapatmak için bir gerekçe olamaz. Kaldı ki, bir gazeteyi veya bir televizyon kanalını bir kişi dahi izliyor veya okuyorsa o kanalın veya gazetenin bir okur kitlesi var demektir. Siz kişinin hangi kanallarda bilgi aldığına karar veremezsiniz. Onu bu iletişimde mahsur bırakamazsınız.

ALİ ONGAN