Bütün argümanlarını dikkatle, arada duraklayarak, düşünerek, yorumlayarak not aldım. Geçici sonuçlara varmaya başladım. Örneğin, Beşir Atalay’ın “Silvan’dan sonra oturup karar aldık” lafının bütünüyle uydurma olduğunu, Habur’la ilgili uzun anlatımlarını okuyunca biraz daha iyi anladım. Belli oluyordu ki, Hükümet gerçekten çok önemli bir “teslimiyet projesi” hazırlamış. HPG’lilerin dağdan ineceğini, pişmanlık ifade edeceğini, yahut önceki “şartlarından vazgeçeceğini”, evine döneceğini düşünmüş. Yani bir takım “vaatler” karşılığında hareketin kendi kendisini tasfiye etmesini bir “model” olarak planlamış.
Kendi kendime, “demek ki, böyle büyük bir beklentileri varmış” diye mırıldandım. Düşünün, Erdoğan, Atalay ve kafadarlarının yerine kendinizi koyun; böyle bir beklentinizin Habur kapısında milyonluk bir serhildanla iflas etmesi karşısında ne yapardınız! “Defteri sil baştan yapardınız.” Evet, Başbakan’ın bu sözü de aklıma gelince, Atalay’ın Habur “anlatılarından”, Taraf ve benzerlerinin dört elle sarıldığı şu “Silvan kırılma” hadisesinin o gün, Habur’da meydana geldiğine daha çok kanaat getirdim.
Ama yine de “objektif” olabilmek için kendi kendime şu soruyu sordum: Neden hemen o gün bu “kırılmanın” gereğini yerine getirmediler acaba? Neden Heronları uçurmadılar, neden ABD’den “anlık enformasyon” alarak, uzaydan görülen hedefleri, yüksek teknikli silahlarla yok etmediler? Neden “Silvan’a” kadar beklediler?
Sonra aklıma geldi. Beklemek zorundaydılar. Çünkü henüz ABD ile gerekli istihbarat paylaşımı amaca uygun düzeye gelmemişti. Heronlar Neronlar devreye sokulamamıştı. ABD’nin “acaba Türk dış politikasında omurga kayması mı var” diye sorduğu “yeni pazarları ele geçirme” faaliyeti sürüyordu. Suriye ile vizeler kalkıyor, Kaddafi ile kucaklaşılıyordu. ABD’nin PKK’ye karşı tam desteğini almak için bu dış politika çizgisi bir engel oluşturuyordu. Aynı zamanda henüz Ergenekon operasyonunu sonuçlandırmamışlardı. Ordu komutasını ellerine alamamışlardı. MİT üzerindeki operasyonu da tamamlamaktan uzaktılar. Kürt illerindeki polis mevzilendirmesi de istenilen “caydırıcılık” düzeyinde değildi.
Özetle “kırılma” Habur’da olmuştu ama, “Silvan’a” kadar beklemek, hazırlanmak, ortamı oluşturmak, ittifakları pekiştirmek gerekiyordu.
Seçim eşiğinde bütün bu hazırlıkları yapmışlardı. Silvan’dan önce “ben olsam asardım” demişlerdi. “Kürt sorunu yok, PKK sorunu var” demişlerdi. Bu iki “slogan”, şimdi yaşanan “İmralı tecridi”nin ve “kanlı saldırı, kitlesel tutuklama” çizgisinin ilanıydı.
“Silvan” olmasaydı, “Milvan”ı “kırılma” noktası sayıp, harekete geçeceklerdi. Nitekim “Silvan”ın ertesi günü Habur sonrasında kotarılan İran ittifakı harekete geçti. Ardından AKP “sınırötesi harekat”a hazırlandı. Ama asıl “topyekûn savaş” kararı, Suriye’de Kürt uyanışına yol açan gelişmeler üzerine, Türkiye’nin bir anda İran’la ittifakı bozup, “Füze Kalkanı” dayatmasını kabul etmesinden ve ABD’nin tam desteğini sağlamasından sonra alındı.
Bunları düşündüm.
Beşir Atalay’ın anlatımında kafama takılanlar bunlardı. O aslında Habur’la ilgili gelişmeleri anlatırken, gerçeği dile getirmişti. “Silvan”, “özerklik ilanı” ile Habur’da karşı karşıya kalınan durum birbiriyle kıyaslanmazdı. Ne Silvan’da ordu “stratejik, ölümcül bir darbe” yemişti; ne Özerklik “İlanı“ ile Türk devleti Kürdistan’da “merkezi hegemonyasından” bir küçük taş yitirmişti. Ama Habur’da büyük bir kayba uğramıştı; bir takım “vaatler” karşısında HPG’nin “sessizce ve şartlarından vazgeçerek” dağdan inmesi “modeli” çökmüştü.
Bu ne demekti? Bu demekti ki, AKP’nin önünde, “sahte reformlarla PKK’nin kendi kendisini tasfiye etmesi modeli” gibi bir alternatif yoktur. O zaman geriye ya Kürt halkının “vazgeçmediği şartlarını“ kabul etmek ya da “topyekûn savaş” kalıyordu. Ve AKP ikinci yolu seçti…
İşte ben, Beşir Atalay’ı “ciddiye” alarak, onun uzun mu uzun mülakatını analiz etmeye çalışırken, birden neye uğradığımı şaşırdım. Bu “sakin”, “hoşgörülü”, “babayani”, “çelebi” adamın şu sözleriyle nevrim döndü.
“Çadıra gitmedim ben. Biz varmadan önce Kaymakam’a o çirkin saldırı olmuş. Cenaze sahipleri de bunu paylaşmadıkları için protesto edip taziye çadırından ayrılmışlar. Biz bizzat cenaze evine gittik. Muhalefet lideri tiyatro çadırına gitti gibi çok edepsizce laflar kullandı. O çadır zaten bir şov çadırıydı. Kılıçdaroğlu’nun gittiği de, daha çok Cizre’den şuradan buradan gelmiş, kaymakama o muameleyi layık gören terbiyesizlerin toplandığı bir çadırdı.”
Beşir Atalay “cenaze evine” değil, Korucubaşının evine gitmişti. Orada tek bir cenaze sahibi yoktu. Hepsi “taziye çadırındaydılar.” Ve Beşir Atalay, 34 genç insan için kurulan “taziye çadırını” “terbiyesizlerin toplandığı bir çadır” diye tarif etti…
Kendi kendime, “sen ne saf adamsın” diye kızdım; bunların laflarını analiz etmeye değer miydi?