TC’nin en uzun ömürlü partisi CHP, mülk sahibi sınıflar, seçkinlerle yola çıkan, zaman zaman reformist iddialar taşıyan bürokrasiyle el ele. Cumhuriyetin kuruculuğu gibi bir mirası omuzlarında taşıyan ama, o cumhuriyeti bir türlü demokratikleştiremeyen, daha çok milliyetçilik ipine sarılan, din karşıtı gibi görünse de, devletin, “Türk –İslam” kuruluş felsefesine sadık kalan bir yapı. Homojen bir yapıya sahip olmaması, birçok ideolojinin koalisyonuna dayanması, sık sık karışıklıklara, hatta yeni partiler doğurmasına neden olmuştur. Haliyle bu anlayış yeni partilere de yansımıştır.

CHP’nin en büyük korkularından birisi “toplumu saracak bir sosyal istikrarsızlık” meselesi. Bu nokta da emeparyalizmle doğru orantıda çakışıyor. Burada CHP’yi anlatacak değilim. CHP üyesi bir kadın’ın, üstelik eğitimli olduğu söylenen bir üyesinin; (İzmir Milletvekili Birgül Ayman Güler) tıpkı ardılı, CHP İzmir Milletvekili Mahmut Esat Bozkurt’un 83 yıl önce: “Türk, bu ülkenin yegâne efendisi, yegâne sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları, vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. Dost ve düşman, hatta dağlar bu hakikati böyle bilsinler.” söylemine uygun, “Kürt milliyetçiliğini bana ‘ilericilik’ ve ‘bağımsızcılık’ diye yutturamazsınız. Türk ulusuyla Kürt milliyetini eşit, eşdeğerde gördüremezsiniz.” Diyen dışa vuran eğilimlerinin ve onun üzerinden; Türk milliyetçiliği denilen ideolojinin, herhangi bir milliyetçiliğe benzemediği, dünyadaki diğer ideolojiler gibi kendisini var olan koşullara göre yapılandırmadığı, somut koşullara göre konumlanmadığı, diğer ideolojiler gibi uyum sağlamadığını bu kısa sayfada anlatmaya çabalayacağım.
Milliyetçilik önce Avrupa’da ortaya çıkmış ve “millet-üstü” bir birlik modeli oluşturmuştur. İktidarın gökyüzünden, yeryüzüne indirilmesi, kul ve birey ilişkilerinin düzenlenmesi anlaşılır bir şey olsa da, bugün geldiği noktadan daha farklı bir konumlama ile değişime uğramış olmasıdır.
Türk milliyetçiliği ise halen ilkelliğini devam ettirmekte, kendisi değişmediği gibi, başkalarının değişmesine de izin vermediğidir.
Dünyanın hiçbir yerinde bizde olduğu gibi kaba kuvvet bir milliyetçilik yok, (Nazileri saymazsak tabii.) Varlık vergisinden, 6 Eylül ve nihayet faili meçhullere, “faili belli cinayetler”, Roboskî’yle devam eden olaylar egemen Türk milliyetçiliğinin yansımalarından başka ne olabilir ki
TC kurulduğundan bugüne, kendimizi bildik bileli ülkede yoğun bir milliyetçilik, insanlara şırınga ediliyor, yok bombardımanına tabi tutuluyor demek daha doğru olur. Devletin kuruluş felsefesi “Türk ve Müslüman” olmak üzerine kurulu olsa bile, belki de son zamanlarda yaşadıklarımız kadar halk baskılanmamış, her köşe başına cami kurulmamış, evler ibadet hane haline dönüşmemiş, “din ve milliyetçilikle” bireysel ilişki kodlanmamış diye düşünüyorum. Böyle olmasaydı homojen bir topluluk oluşturmayan şehirlerinde dinsel yasaklar söz konusu olabilir miydi? “Türk öğün çalış güven” sloganı her daim gündemde kalır, yeniden yeniden üretilir miydi? Her şeyin en güzeli, en büyüğü bizim denilir miydi?
Bu böbürlenmenin karşılığının, ne anlama geldiğini anlamak için sosyolog olmaya gerek kalmadan verebiliriz. Bu olsa olsa  büyüklük duygusu ile ezilmişliğin iç içe geçerek birbirini besliyor olması değilse başka ne olabilir ki!
Bir yandan “en büyük biziz” böbürlenmesini sürdürürken, öte yandan ekonomik, sosyal sorunların altından kalkamamayı, barışa uzak durmayı, “inkarı- imhayı” nasıl anlamalıyız? “En büyük biziz” çıgırtkanlığı yaparak toplum olarak rahatlamayı mı tercih ediyoruz? Bu böbürlenme, bu milliyetçi büyüklenmeyi,  her zamankinden çok bugünün egemen söylemi haline getirenlerin, ilk çıktıkları noktadan, devletin egemen ideolojisine sarılmak değil mi? Değişime direnmek için toplumu ikna etme yöntemleri değil mi? Bu ikna yöntemleriyle bir yere varılamayacağını, hiç kimsenin rahata ermeyeceğini, Türkiye’de militarist bir anlayışın toplumsal değerlere egemen oluşunun nedenleri üzerinde durup düşünerek yol alacağının bilinmesi gerekiyor.
Herkes bilmeli ki, değişim kaçınılmazdır ve gereklidir, öldürmekle ajanlar ortaya salarak büyüklük naraları atarak, mazlumları susturmak, “bir yandan barış diyerek, öte yandan operasyonlar düzenleyerek” değişim engelenemez. Tarih bunun örnekleriyle doludur.