Gazeteci Ahmet Şık, Türk medyasında şu anda sansür ve otosansürün çok yoğun olduğunu söyledi. Gülen Cemaati ve AKP iktidarını eleştiren hiçbir haber, yorum ve analizin medyada doğru dürüst yer bulmadığını belirten Şık, “Medyanın yüzde doksanı şu an AKP yanlısı ya da AKP ve Cemaat’in zulmüne karşı sesini çıkaramaz bir hale gelmiş. Medyayı susturursanız halkı da susturursunuz” dedi. Belçika’nın başkenti Brüksel’deki Avrupa Parlamentosu’nda düzenlenen 9. Kürt Konferansı’na katılan gazeteci Ahmet Şık ile Türkiye’de basının geldiği nokta ve tutuklu gazetecilerin durumuna ilişkin konuştuk.


Türkiye’de basın üzerinde bir sindirme ve susturma politikası var. Basına karşı bu baskı politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu baskının demokrasiyle, hukukla, insan hakları ile, ya da ‘ayıp’ dediğimiz bir olgu ile değerlendirecek bir yanı yoktur. Ama devletler açısından değerlendirdiğimizde gayet doğal ve olağadır. Ancak bir kanıksamaktan bahsetmiyorum. Çünkü her baskı rejiminin yapacağı ilk iş basını susturmaktır. Yakın zamanda AKP ve Gülen Cemaati koalisyonu da zaten bunu yaptı. Bu zulmün devam etmesi için ilk önce basını susturdular. Halen de devam ediyor. Şu an sayıları azaldı ama halen 70’in üzerinde gazeteci arkadaşımız içeridedir. Niçin içeride olduğuna bakıyoruz. Ve önümüzde tek örnek vardır: İddanamelerdir.

İddianamelerdeki suçlamaları, örneklerle biraz açıklar mısınız?

İddianamelerde şöyle suçlamalar var: “Hükümeti zor durumda bırakmaya çalışmak”, “örgütsel amaçlı haberler yapmak” bu ve benzeri yazılar iddianamelerde geçmekte. Örneğin gazeteci vatandaşa işkence yapan polisin haberini yapmış. İddianamede diyor ki “Polisin halk gözünde ihtibarını sarmaya yönelik” ya da gazeteci arkadaş Türk Hava Yolları’nda kadınların tacize uğramasına ilişkin bir haber yapmış. Savcı şöyle yorumlamış “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin kurumlarının saygınlığını rencide etmek.” Bunların hepsinin de bir örgüt talimatı ile yaptığıni iddia eden bir “dangalaklık” vardır. Bunun normal bir insan zekası ile açıklamak mümkün değildir.

Uluslararası basın kuruluşları bu tür iddianamelere ne diyor?

Geçenlerde Ulusal Basın Enstitüsü’nden (IPI) bir heyet gelmişti Türkiye’ye. Biz buraya (Brüksel’e) gelmeden bir gün önce onlar ile biraraya geldik. Bizden sonra da Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’la da görüşeceklerini söylediler. Dördüncü yargı paketine çok bel bağladıklarını gördük. “Biz bu dördüncü yargı paketinin gazetecileri dışarı çıkaracağını düşünüyoruz” vs gibi düşünceler ifade ettiler. Ben buna açık itiraz ettim ve dedim ki: Bu iş kozmetik düzenlemeler ile, makyaj yapmak ile olacak bir mesele değil. Yapacak tek şey vardır, bu faşizan anti-terör yasasının çöpe atılması, Türk Ceza Kanunu’nda çağdaş evrensel standardlarına uygun hale getirmesi.
Zaten kanatimce başka hiçbir yolu yoktur. Sürekli yargı paketleri çıkararak ve ‘yasal düzenleme’ yapıp, ama o yasal düzenlemede de ‘bak bir daha yaparsan, eski cezanı da tahsil ederim, senden’ anlayışı ile demoklesin kılıcını tepemize sallandırarak, bu iş çözülmez ki.

Peki bu konuda sizce ne yapmalı?

Türkiye yıllar önce Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi altına imza atmış. Yani yapacak tek şey vardır. Çözüm çok basit: O sözleşmenin hükümlerini gereğini yerine getirsinler. Ama bunu yaparken de savcılara ciddi bir demokrasi eğitimi vermek gerekiyor. Çünkü o iddianameleri yazanlar onlar. İddianameleri yazarken polisin etkisinde kaldıkları da çok ortada. Ben Türkiye’de hiç bir savcının bu tür siyasi davalarda soruşturma yürüttüğünü düşünmüyorum. Sadece imza atan enstrümanlar. Bütün soruşturma sürecini polisler yürütüyor, yönlendiriyor ve yazıyorlar. Savcı orada imza atıyor, o kadar. Çünkü hiçbir entelektüel ve siyasi derinlikleri yoktur.
Ha polislerin de derinliklerinin olduğunu söylemiyorum. Aynı darlık aynı sığlık onlarda da vardır. Ama onlar tamamen bir düşman belleme anlayışı üzerinden geliştiriyorlar bunu. Türkiye’de şu an mevcut sistem olarak -ki bu eskiden de vardı- düşman ceza hukuku diye tanımlayacağımız sistem vardır. Vatandaşı devletin karşısında makbul insanlar veya düşman olarak görüyorlar. Düşman bellediği herkesi de içeriye atıyor. Bunun dışındaki en çok tartışılan kısmı ifade özgürlüğü açısından gazetecilerdir.

İfade özgürlüğü ihlalini yaşayan mağdur kesim sadece gazeteciler mi?

Hayır, elbette değil. İçeride bulunan binlerce Kürt tutuklu içinde aynı şeyi söylemek mümkün. Ben hep aynı şeyi söylemiş olacağım ama yine de tekrar edeyim; Kürt meselesi dediğimiz şeyi ifade özgürlüğü bağlamının dışına nasıl çıkaracağız? Seçilmiş milletvekillerinden tutun, belediye başkanları, meclis üyeleri, sokaktaki herhangi bir insana kadar, hepsini içeri atıyorlar. Suçlamaya bakıyorsunuz, telefon konuşmaları, siyasi konuşmalar, güncel analizler yapmışlar. Bu kadar. E peki bunu ifade özgürlüğü olarak değerlendirmeyecek miyiz? Aynı şekilde parasız eğitimi talep eden öğrencilerin dile getirdiği meseleyi, ifade özgürlüğü bağlamının dışına mı çıkaracağız? Böyle bir şey yoktur. Mesele sadece gazetenin dışına çıkarılmasını da çok anlamsız buluyorum. Tabii ki gazeteciler bu işin kamusal yüzünü oluşturuyor. Ama bütün çerçeveye baktığımızda şu an Türkiye’de iki yıl önceki rapora göre dünya üzerindeki ‘terör’ adı atında tutukluluların üçte biri Türkiye’de. Yani böyle bir şey olabilir mi? Yaklaşık 200 ülke arasında üçte birine sahip bir ülkeden bahsediyoruz. Bu bize şunu mu gösterecek. Birisi yanıt versin. Türkiye bir terör yuvası mı, bir terörist yuvası mı? Yoksa Türkiye’de yasalar çok faşizan mı ve faşizan bir şekilde mi yorumlanıyor? Bence ikinci seçenek doğru oluyor.

Bir de susan bir medya var. Olayların üzerini kapatan, otosansür uygulayan bir medya var, onlar için ne söyleyeceksiniz?

Türkiye’de tutuklu gazeteciler meselesini tartışıyoruz. Ama meseleyi bir de şuradan tartışmak lazım. Tutuklu olmayıp da tutuklu olan gazeteciler vardır. Çünkü onların sayısı çok daha fazladır. Medyanın yüzde doksanı şu an AKP yanlısı ya da AKP ve Cemaat’in zulmüne karşı sesini çıkaramaz bir hale gelmiş. Bunun tabii ki çok yapısal sorunları vardır. Türkiye’deki medyadaki sermaye yapısının sadece holdingleşme üzerinden yürümesi, ciddi bir tekelleşme olması ve iktidar ile mevcut iktidar odakları ile kurdukları ekonomik çıkar ilişkileri üzerinden değerlendirmek lazım. Ana akım medya böyle. Tamam doğrudur, orada çalışan gazeteciler ekmek parası kazanıyor. Peki kardeşim, sen niye bu kadar zulüme sessiz kalıyorsun! Ama bu yeni bir şey değil. Her dönem vardır. Şu an sadece daha yaygın bir hale gelmiş durumda ve bence sansürden çok daha tehlikeli olan, otosansürden daha tehlikeli olan, bu kadar yoğun bir gündem ben hatırlamıyorum. Hani yaşım gazetecilik açısından 20, belki 21 yıla tekabül ediyor. Ama bu son yirmi yılı değerlendirdiğimde gerçekten en kötü dönemi yaşadık. Ben 90’larda halk haberciliği yapıyordum. Birçok arkadaşımla birlikte yapıyorduk. Ve o zaman biz haber yapabiliyorduk. Haber yazıp ve yayınlatabiliyorduk. Şu an öyle bir şey yoktur.
Öznesi AKP ya da Gülen Cemaati, onların bir haksızlığından hukuksuzluğundan kurtulan hiç bir haber, hiç bir yorum medyada doğru düzgün yer bulmuyor. Bakmayın siz, tartışılıyormuş gibi gözüktüğüne, numune bıraktıkları bir kaç kötü muhalefet yapan bazı yayın organlarına. Ama genel anlamda Türkiye’de ciddi bir otosansür vardır. Bunu kırmanın yolu nasıl gerçekleşecek bilmiyorum, ama yasal düzenleme ile olmaz. Bunu gazetecilerin kendisi, örgütleme modeli geliştirip, kendi bu ülkenden gerçekten demokrasiye yakın insanların sözünün dolaşımında olacağı bir medyaya sahip olmakla olacak. Umarım olur.

Medyanın her zaman halkı olumlu yönlendirebilecek, aynı zamanda negatif manipüle edebilecek bir etki gücü vardır...

Tabii ki, eğer gazeteci hakikati doğru zamanda dile getirebiliyor ise, haber devrimcidir. Gerçekten de öyle düşünüyorum. Yani haber gerçekten hakikati anlatıyor ise, ve doğru zamanda dile getiriyor ise devrimcidir. Ve şu an Türkiye’de de bu devrimci ruha sahip çok fazla haber vardır. Ama gazetelerde göremiyoruz. Bunu niye göremiyoruz? Bu iktidar açısından çok anlaşılır. Çünkü medyayı susturursanız, halkı da susturmuş olursunuz.
Şimdi burada Avrupalı parlamenterler Türkiye’ye ilişkin insan hakları açısından bir takım olumsuzluklar çizerken, bir yandan da çok güllük gülistanlik tablo çiziyorlar. Onu da hep ekonomi üzerinden kuruyorlar. Onun da pek gerçekçi olduğunu düşünmüyorum. Çünkü tek yanlı bilgi kaynaklarına sahipler. Hükümete yakın İngilizce yayınları okuyorlar. Ve hükümet ile iktidar ortaklarının elemanları tarafından yürütülen lobi faaliyetlerine maruz kalıyorlar. Gelip Türkiye’de bunu yaşayarak ve bir takım insanlara mikrofon tutarak öğrenmek çok daha doğru olacaktır. Yani çok Türkiye’nin o ‘gelişmişliğini’ çok suni buluyorum.
 
Uluslararası kurumlar, bazı raporalarında Türkiye’nin basın ve ifade özgürlüğü konusunda karnesinin kırık olduğunu söylüyor... Toplumsal duyarsızlık, ya da tepki göstermedeki parçalı duruş, hükümete bu uygulamalar konusunda ne oranda güç veriyor?

Uluslararası örgütlerin raporlarını bir açalım bakalım. Sınır Tanımayan Gazeteciler Birliği (RSF), en son gazetecileri koruma komitesinin raporunu açıkladı. Avrupa Birliği İlerleme Raporları açıklandı. Hepsi Türkiye’nin şu anda basındaki özgürlükler açısından en karanlık dönemini yaşadığını işaret ediyor. Eee bu adamlar da mı Ergenekon üyesi, bu adamlar da mı PKK üyesi? Böyle bir manipülasyona maruz kalmanın nedeni nedir o zaman? Bütün raporlar önümüzde, yasa maddeleri de önümüzde. O yasa maddelerini faşizan özellikler barındıran bir biçimde yorumlayan savcılar, hakimler de önümüzde. Üçünü bir araya getirdiğimizde zaten Türkiye’nin meselesinin ifade özgürlüğü açısından ne kadar ilkel bir yerde olduğunu da görüyoruz. Bakın, Çin, Eritre, Rusya, İran… Bunlar ifadenin en kısıtlı olduğu ülkeler olarak bilinmektedir. Ama hepsinin toplamından daha fazla gazeteciyi siz Türkiye’de cezaevlerinde barındırıyorsunuz şu anda! Dört duvar arasında hapsediyorsunuz. Böyle bir şey olabilir mi? Dünyanın en çok gazetecilerini hapseden ülke konumuna girmiştir ve bu iki yıldır devam ediyor. Şimdi diyorlar ya “önceden demiyordu bu raporlar…” Ee tamam herkes doğru yolu buluyor. Çünkü şimdi niye doğru yolu söylüyorlar. Çünkü Türkiye’de bu bir meseledir ve dillendirilir hale geldi. Tabii ki burada şu çok önemlidir: Ben 1990’larda gazetecilik yaparken, ve Kürt arkadaşlarımız ard arda öldürülürken, gözaltında kaybedilirken, gazeteler bombalanırken, Türkiyeli meslek örgütleri o zaman şöyle diyordu… “onlar gazeteci değil, terörist”.
Yani devlet ne diyorsa Türkiye meslek örgütleri de aynısını söylüyorlardı. Ama bu kötü süreç onlar açısından da öğretici oldu. Ki gerçekten gazeteci olduklarının hakkını teslim eden basın örgütleri vardır. Bu bizim için büyük bir kazanımdır. Herkes bir süreçten bir ders çıkardı. Bir özeleştiri vermeleri gerekiyor. Kamuoyunun önünde bunu yapmadılar. Fakat ben bir kaç meslekdaş ile birebir yaptığım konuşmalarda, hatalı olduklarını kabul ettiler ancak bunu iki şahıs arasında değil de, kamoyunun önünde tartışmak lazım. Bakın, birini sevmiyor olabilirsiniz. Bir insan PKK’li olabilir, Türkiye sol örgütlerinden olabilir, ya da çok ırkçı bir takım fikirleri de savunuyor olabilir. Ama bunu sadece yazarak, çizerek yapıyorsa, sizin o kişiye saygı duymaktan başka yapacak bir şeyiniz yoktur. Sadece sizde yazı ile karşılık veririsiniz. Bu kadar. Düşünceyi, ifade özgürlüğünü yaymanın önündeki engeller kısıtlama yasa ile gelecek bir şey değil. Sizde fikren mücadele edersiniz, hepsi bu kadar. Böyle bir saçmalık olmaz yani.


 Geçmişteki basın özgürlüğüne saldırı ile bugün saldırılar arasında ne gibi farklılık ve benzerlik var. Ayrıca Gülen Cemaati’nin medya üzerindeki etkisini, rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Vallahi pek iyi değerlendirmiyorum. Şaka bir yana, çünkü geçenlerde bir yazımda da bunu söylemiştim. 90’larda JİTEM neyse, bugün Gülen Cemaati de odur. Cemaat’in hepsini söylemiyorum burada. Ama Cemaat’in içerisinde çete faaliyeti yürüten unsurlardan bahsediyorum. Ki bunların içerisinde polis, hakim, savcı, kamu görevlileri vardır, bürokrasinin içerisinde başka adamlar vardır. Gazeteciler vardır. Finans çevreleri vardır. Yani bize Ergenekon diye tarif edilen bir yapı varya, onun aynısı vardır ve ben buna Yeşil Ergenekon diyorum. JİTEM neyse, Cemaat odur, aralarında tek fark, Cemaat artık diri diri gömmeyi tercih ediyor. Bir takım saçma sapan sahte belgeler ile delil diye insanları cezaevine atıyorlar. Ya da aynı hiyerarşinin parçası olan polis- hakim-savcı üçgenine hapsedip, medya ile de kamusal algıları yaratıp bütün insanları cezaevine atıyorlar. Yani burada ciddi bir çete faaliyeti vardır ve bunun mutlaka soruşturulması gerekiyor. Türkiyede gerçekten hukuğa demokrasiye bağlı olduğunu düşünen bir savcı var ise, Türkiye’nin en büyük çetesini soruşturmasını istiyorum. Ki kesinlikle bir çete faaliyeti yürütülüyor orada.
 
AKP dokunulmazlığı gündeme getiriyor. Bu konudaki görüşlerinizi alalım...

AKP’nin ve Erdoğan’ın demokrasinin çok uzağında olduğu kesindir. İnsanlar onu hep ilk iktidar dönemi ile anıyor, ne kadar demokratik yasalar ve demokratik reformlar yaptığına ilişkin falan. Tabii ki o dönem için Türkiye’de başka bir iktidar odağı vardı. O da askerlerdi. Onların karşısında sivilleşmenin yolu, Tayyip Erdoğan’ın iktidarını güçlendirilmesi için demokratik reformlar yapıldı. Ergenekon diye anılan süreç başladıktan sonra askeri siyasetin gölgesi biraz geriye çekilince, tek başında iktidar olmanın da nimeti olarak bütün o milliyetçi, ümmetçi, dindar, gerici ve faşizan bütün özelikleri politik olarak ortaya çıktı. Ve onunla ilişkin de karşımızda değişik bir başbakan potresi vardır. Çok dikda eğilimleri olduğunu düşündüğüm, fazlasıyla otoriter yanlısı. Dokunulmazlığa da gelince ben bunun çok tutarlı bir siyaset olduğunu düşünmüyorum. Yapabileceğini de düşünmüyorum. Çünkü 1990’larda denenen bir modelden bahsediyoruz ve o tekrar karşımıza çıkar ise, bunun sonuçları çok daha sert ve kanlı olacağını, 90’lı dönemlerden daha farklı olacağını düşünüyorum. Herhalde kendisine bunun böyle olacağını anlatan akıl, kafası çalışan insanları da vardır etrafında. Ve bence yapmazlar. Biliyorsunuz, bundan önceki mesele de idamdı. Bunu sadece tribündekinlerin gazını almak için bir hareket olarak görüyorum. Ama içinden geçmeyen şey olmadığını da düşünmüyorum. Dokunulmazsızlığı kaldırtmak, Kürt milletvekillerini cezaevinde göndermek, böyle bir arzusu vardır. Tüm bu sohbetimizden şu anlaşılmaktadır:
Bu süreç oldukça tehlikeli ve eş zamanlı bir dönüm noktasının göstergesidir. Umarım bu karanlık gidişata dur diyebilecek toplumsal odak muhalefeti yapılır. Ki şu an zorlayan bir güç dengesi vardır ve bu toplumsal odaklı muhalefet ile bu güç dengesini dağılır ve eşitlenir. Başka türlü Türkiye’nin gidişatını kaygılı görmekteyim.

‘İmamın Ordusu’nu sorunca…

‘Ergenekon’da Kim Kimdir?’ ve ‘Puslu Devletin Yeni Sahipleri’ gibi kitapları olan Ahmet Şık, 1970 Adana doğumlu. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik bölümünü bitiren Şık, çeşitli gazetelerde çalıştı. ‘İmanın Ordusu’ adlı kitabı ile Gülen Cemaati ve AKP’nin şimşeklerini üzerine çekti. 3 Mart 2011 tarihinde ‘Ergenekon soruşturması’ kapsamında evinde gözaltına alındı. 6 Mart 2011’de ise Gazeteci Nedim Şener’le birlikte ‘Ergenekon terör örgütüne üye olma’ iddiasıyla tutuklandı. 12 Mart 2012’de ise hem iç hem de dış kamuoyunun baskıları sonucu birlikte tutuklandığı Şener ile birlikte tahliye edildi.
 


NİHAL BAYRAM / RIZA AYDOÐDU