
24 Mayıs 1983. PKK ana davasının son karar günü tutsaklar ana koridorda sıraya dizdiklerinde önce bilekler kelepçelendi, ardından zincire vuruldu. İki düzine halinde sıralanan yirmidört tutsak adeta tek zincire mahkum edilmişti. Yüzlerce tutsak aynı uygulamaya maruz kalmıştı. Kafasından ya da sırtından alınan jop veya kalas darbesiyle biri düştüğünde zincire çapraz bağlı yirmidört tutsak aynı anda düşüyordu. Yeniden yürüyüş koluna girmeleri ayrı bir eziyet verici oluyordu. Köle pazarlarına satılmaya götürülen köleler gibi ringlere bindirilmişlerdi. Evet o gün(!) başka bir gündü. PKK’li tutsaklara verilecek idam kararının açıklanacağı gündü. Cezaevi idaresi, asker ve subaylar, mahkeme heyeti ve bir bütün işkenceciler takımı telaş ve korku içindeydi. Aksine tutsaklar çok daha sakindi. Yıllardır bir amaç uğruna yapılan işkenceler onlara göre amacına ulaşmıştı. PKK’li tutsaklar şahsında Kürt halkına biçtikleri idam fermanı bu gün açıklanacaktı ve son darbe vurulacaktı.
İdam cezaları
Mahkeme heyeti zebaniler takımı gibi yerini aldığında tutsaklar kelepçeleri ve zincirleri çözülmüş vaziyette hazır bekliyorlardı. Ardından peş peşe açıklandı idam kararları. Sonuçta 35 PKK’li tutsağa idam cezası verilirken, bir o kadarına da müebbet hapis cezası verilmişti. Onlara göre teslimiyet ve ihanetin kapısı biraz daha aralanmıştı. İdamlar örülmek istenilen ihanet ağının son imliği olacaktı. İşkenceyle korku kaleleri haline getirildiğine inanılan yürekler verilen idam kararıyla tam bir yıkıma uğratılacaktı. Amaçladıkları ihanet bataklığı yaratılmış olacak ve ihanet virüsleri Amed zindan bataklığından bütün Kürt yurduna yayılmış olacaktı. Bu da Kürt halkı için bir felaket, bir yıkım ve yok oluşun baska bir şekli gerçekleşmiş olacaktı.
Sıkıyönetim Mahkemesi heyeti başkanı Emrullah Kaya zafer kazanmış komutan edasıyla idam kalemini kırarken, tutsaklar ayaktaydı. Adeta ölüme meydan okurcasına hep bir ağızdan ve tek yürek atışıyla “yaşasın PKK”, “yaşasın Kürdistan” sloganlarını haykırmışlardı. Atılan sloganlar korku duvarlarını bir bir yıkmıştı adeta. Mahkeme salonunda PKK’li tutsaklar yeni yaşam çığlığı ve yeni bir direniş kararı anlamına gelen haykırışları duyan iç güvenlik amiri “PKK kefeni yırttı” diyecekti. Gerçek anlamda PKK şahsında Kürt halkına biçilen kefen yırtılmıştı. Mazlum Doğan’ın “Teslimiyet ihanete, direniş zafere götürür” öz deyişi tutsakların, PKK ve Kürdistan halkının yolunu aydınlatmaya devam ediyordu.
Yaşamın adı direnişti
Mahkeme dönüşü her an işkence olan Amed zindanında tam bir ölüm sessizliği hakimdi. İç güvenlik amirlerinde Osman Aydın koridorun ortasında duruyordu. Mahkemede alınan anlamlı tutum zindanda inşa edilen zulüm saltanatını sarsmıştı adeta. PKK şahsında Kürt halkını yeniden tarihe gömme stratejisi iflas etmişti artık. İnsanlıkla zulmün kıyasıya savaştığı Amed zindanı yeni bir direnişe tanıklık ediyordu. Elleri arkadan kelepçeli halde koridora dizilen her tutsağın önünde ikişer asker ellerinde jop, zincir ve kalaslarla duruyorlardı. İç güvenlik amiri, tutsaklar üzerinde direnişiyle büyük saygınlık yaratan ve direniş önderlerinden Mustafa Karasu’yu çağırarak orta yerde durmasını söyledi. Bütün tutsakların gözleri Karasu’daydı.
Osman Aydın, “Karasu mahkemede yaşasın PKK, yaşasın Kürdistan” diye bağırmışsın. Burası cezaevi şimdi de “yaşasın Türkiye cumhuriyeti diye haykıracaksın” dediğinde, tutsaklar nefeslerini tutmuş adeta gözlerini Karasu’nun duruşuna kitlemişlerdi. Karasu’ya sonsuz güvenleri vardı. Ama kırılmak istenilen bir halkın güveni ve devrimci iradesiydi. Karasu önce arkadaşlarını bir bir süzdü. Biraz sonra yaşanılacak olan vahşeti görür gibiydi. Sonra gözlerini işkenceci başı iç güvenlik amirine dikti. Arkadan bağlı kelepçeye vurulmuş yumruklarını sıkarak başını omuzlarından biraz daha dik tuttu ve “yaşasın PKK”, “yaşasın Kürdistan” diye haykırdı. Ardından iç güvenlik amirinin bir işaretiyle saldırı başlamıştı, tutsak çığlıkları bir birine karışarak koridorada yankılanırken Amed zindanı yeni bir vahşeti duvarlarına resmetmişti. Ama artık onurlu yaşamın adı DİRENİŞTİ...
Düşmana inat
İdam cezasına çarptırılan tutsaklar ağır işkence seansının ardından ikişer kişi hücrelere konuldular. Yapılması gereken ilk iş yapılanmak yaşamı örgütlemekti. Bu da çok zor olmadı. Kısa sürede kimin hangi kat, hangi hücrede olduğu tespit edildi ve birkaç gün içinde ihtiyaç duyulan örgütlülük sağlandı. Doğal olarak ilişkiler Mustafa Karasu’da merkezileşecekti.
Mehmet Hayri Durmuş yoldaşın şahadet mertebesine ulaşırken son nefesinde Karasu’nun kulaklarına fısıldarken “ben ölüyorum parti sana emanet” deyişini bütün tutsaklar çok iyi bilince çıkarmıştı. Tutsakların kendi aralarında oluşturdukları ilişki ağıyla düşünceler alındı varılan karar kapsamlı ve sonuç alıcı ölüm orucu şeklinde bir direniş örgütlendirilecekti. İlk alınan tutum, düşmanın koyduğu kurallara itiraz etmek, uymamak, itiatsızlık geliştirilerek devrimci ölçüler içinde bir yaşam sürdürmekti. İdam hücresinde ölümü beklerken düşmana inat, ömür bir günde olsa özgürce yaşamak parti felsefesinin bir gereğiydi. Günlük yaşamda, görüş günlerinde, mahkeme ve hastanelere gidiş gelişlerde adım adım devrimci tutum geliştirilerek direnişin zemini oluşturuluyordu.
Hücrelerdeki idam mahkumları üzerinde vahşet düzeyinde işkence uygulamaları büyük oranda kalkmıştı ancak, koğuşlardaki binlerce tutsak hala işkence altındaydı. İtirafçılık furyası futursuzca devam ettiriliyordu. Koğuşlardan hücrelere ulaşan insan cığlıkları bir an evvel direnişin başlatılması isteminin dinmeyen bir feryadıydı adeta. Ve direniş giderek olgunlaşıyordu. Direniş kararı netleşince sohbetler daha bir yüksek sesle yapılmaya başlandı. Türkiye devrimci hareketinin ve Türkiye halkının genç evlatlarından Erdal Eren yaşı küçük olduğu halde 12 Eylül faşist cuntası tarafından yaşı büyütülerek idam edilmişti. PKK’li tutsaklarda idam hücresinde böylesine bir beklenti içerisindeydiler. Var ortak olan kanı, altı ay içerisinde idamların gerçekleşeceğiydi. “Bunlar bizi altı ay içerisinde asacaklar. O zaman geceleri de yatmayalım ömrümüzü dokuz aya çıkaralım hangi arkadaşın partiden ve halktan ne beklentisi ve vermek istediği mesaj varsa söylesin içimizden biri idamdan kurtulup yaşarsa partiye iletir” söylemi hala hafızalarda tazeliğini koruyor.
1 Eylül 1983 günü...
Tutsakların ortak duygu ve düşünceleri aynı noktada kilitlenmişti. İdamdan ötesi yok! Amed zindanının her anı idamdır, ölümdür. Amed zindanı Mezopotamya’nın bağrında yükselen bir utanç abidesi gibi duruyor. Bir vantus gibi insandan yana ne varsa kemiriyor insanı insan yapan temel erdemler, insanlık onuru, ulusal ve toplumsal değerler hunharca katlediliyordu. İdamların gerçekleştirilmesi biyolojik yaşamın son bulması gibi bir anlam taşıyabilirdi, ancak gel görki Kürdistan’da herşey yeni baştan yaratılıyordu. İdam gecesini beklerken bile Amed zindanında yükselen insan çığlıklarını yüreğinin derinliklerinde duymak ve cevap olmak için ölümün bir başka biçimine hazırlanmak, ölüme giderken bile ötekilere güneşi karşılamayı armağan etmek bilinç, inancı ve erdemliliği yeşeriyordu Kürdistan’ın bitek topraklarında.
1 Eylül 1983 günü Urfa-Suruç davası duruşmasında direniş kararı açıklandı. Yirmi PKK’li tutsak Amed zindanında uygulanan politikaları bütün sonuçlarıyla ortadan kaldırmak, vahşet düzeyindeki işkencelere son vermek ve insanlık onurunu yüceltmek için ölüm orucu direnişini başlattı. Mazlum Doğan yoldaşın 21 Mart görkemli eylemi, ardından Dörtlerin bedenleriyle ihaneti yaktıkları tarihsel duruşları ve 14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu, Eylül Direnişi’nin dayandığı tarihi mirastı. Gerçekleşen her eylem 12 Eylül faşizminin korku imparatorluğunu güçlü bir şekilde sarmış ve yıkım aşamasına getirmişti. Eylül Direnişi bu zemin üzerinde bir hesaplaşma mücadelesi olacaktı. Bu inanç, bilinç ve kararlılıkla başlatıldı ölüm orucu direnişi.
Ölüm orucuna giren tutsaklar ikişer ikişer alt kattaki hücrelere alındılar. Üst katlarda da idam mahkumu tutsaklar kalıyordu. İlk beş gün oldukça sessiz geçti. Eğitim adı altında farklı farklı havalandırmalara çıkarılan binlerce tutsağa işkence altında zorla söylettikleri ırkçı-şoven içerikli marş sesleri bazen işkence çığlıklarına karışarak hücrelere ulaşıyordu. Bu durum da öfke yüklü hüzünlü bir atmosfer yaratıyordu ölüm hücrelerinde. 5 Eylül günüydü “her Türk asker doğar”, “vatan sana canım feda” vb. slogan sesleri Amed semalarına yayılırken; hücrelerin tam karşısında bulunan görüş kabinlerinden derin uğultular duyulmaya başlandı. Pencere camlarının kırılmasıyla uğultular daha net anlaşılır oldu. “İnsanlık onuru işkenceyi yenecek”, “kahrolsun işkence” haykırışları o kahredici yenilginin ardından oluşturulmaya çalışılan teslimiyet atmosferinden adeta zafer nidaları gibi ölüm hücrelerine yetiştiğinde bütün tutsaklar kulak kesilmişlerdi.
Kaderin değişeceği gün!
Sloganlar aralıksız devam edince hücredekilerde aynı coşku ve kararlılıkla karşılık verdiler. Aradan çok zaman geçmemişti ki koğuşlardanda “kahrolsun işkence”,”insanlık onuru iskenceyi yenecek”, “yaşasın PKK” diye haykırmaya başlamışlardı. Binlerce tutsak havalandırmaya çıkarılmış işkenceli eğitim görüyorlardı. Yaklaşık elliye yakın ırkçı-şoven Türk marşları ezberletilmiş ve tutsaklara zorla söyletiliyordu. O gün, tutsakların kaderinin değişeceği gün! Kölelik zincirinin kırılmaya başladığı gün “yaşasın PKK” nidaları havalandırmalara dolduğunda tutsaklar önce şaşkınlık ve hayret içinde ırkçı-şoven ve faşist marşları bırakıp “kahrolsun işkence” sloganlarıyla eşlik ettiler. O an her şey aniden tersine dönüvermişti. Bir an öncesine kadar azrail kesilen gardiyan askerler adeta şoke olmuşlardı. Korku ve telaş içinde kapıları kapatıp kaçıp gitmişlerdi. Başkaldırı tam bir isyana dönüşmüştü.
Askerler kaçıp soluğu idarede alırlarken; tutsaklar işkence tanrılara karşı yaptıkları başkaldırı ardından yaşanılacakları çok iyi bildiklerinden her koğuş kendi içinde bir savunma mekanizması kararlaştırıp uygulamışlardı. Ranzalar sökülmüş kapıda barikat oluşturmuşlardı. Döşek, yastık, battaniye, ne varsa barikatın üstüne yığmışlardı. Bir saldırı girişiminde barikat ateşe verilecekti. Slogan atarak, şiirler ve marşlar okunarak ajitasyon çekerek birbirlerine moral aşılıyorlardı. Cezaevi idaresi ilk şoku atlatıp saldırıya geçince Amed zindanı üzerinde simsiyah dumanlar yükselmeye başlamıstı. Saldırıya uğrayan her koğuş kurdukları barikatları ateşe veriyordu, zindan tam anlamıyla bir cehenneme dönüşmüştü. Yer yer direniş, her yer bir yangın yeriydi yaşanılan tam bir toplumsal başkaldırı gerçekleşen de bir devrimdi. Gelinen aşamada devrimci tutsakları kurşuna dizerek öldürebilirlerdi, ama asla eskisi gibi kölece bir yaşama dönderemezlerdi.
İsyan büyüdü
Gerçekleştirilen başkaldırı ya zaferle taçlandırılacak ya da tutsaklar teslimiyetin kuyu karanlığında ihanetle zorunlu bırakılacaklardı. Bu da diri diri betonlara gömülmekten farksızdı. Cehennem ateşinde erim erim erimekti. Kazanmaktan, başarmaktan, özgürleşmekten başka yol yoktu. Gün geçtikçe isyan büyüdü. Cehennem zebanileri işkence çarklarını işletemiyordu artık. Direniş marşları sabahlara kadar haykıran tutsaklar her saldırıya direnerek cevap veriyorlardı. Mazlum Doğan yoldaş ölümsüzlük eylemini gerçekleştirirken verdiği mesajı gecikmeli olarak tutsak yüreklerde isyan ateşine dönüşüyordu adeta.
Bu ülke, bu şehir, bu zindan ve bu hücreler neden bir ölüm kadar sessiz? Bu ülke, bu şehir, ve bu zindan, neden böyle karanlık? Karanlık gittikçe çoğalıyor, hiç kimse bu zifiri karanlığa, bir ışık olamıyor, Bu koyu karanlığa, ilk ışık ben olacağım nerede bir zulüm, nerede bir zalim ve nerede bir karanlık varsa, ateşimi orada yakacağım.
Mazlum Doğan yoldaşın mesaji tutsakların isyan perspektifi olmuştu. Mazlum’un yaktığı üç kibrit çöpü kızıl bir meşaleye, meşalede isyana ve özgürlük ateşine dünüşmüştü. Zalimin korku ve zulümle coğalttığı karanlık direnişçilerin yaktığı özgürlük ateşiyle kıyasıya bir çatışma içindeydi. Bu kavga, bu çatışma günlerce sürdü. Direniş safları daha da büyüdü. Yirmi kişiyle başlayan ölüm orucu direnişçilerinin sayısı giderek iki yüzü aşmıştı. Direnişi bastırmak için cezaevindeki özel askeri birliklerin dışında 7.Kolordu komutanlığından komando birlikleri de cezaevine getirilmişti. Başta komando saldırıları olmak üzere her saldırıya karşılık veriliyordu. Deyim yerindeyse tam bir barikat savaşı yaşanıyordu. Ölüm haberleri yayıldıkça direniş daha da boyutlanıyordu. Sonuçta düşman gittikçe gürleşen direniş ateşi karşısında yenilgiyi kabul ederek ölüm orucu direnişcileriyle görüşmeye razı olmuştu.
Çıplak yüreklerin direnişi
Amed zindanına alınan sadece PKK değildi. PKK şahsında zindana alınan insanlıktı. TC vahşet timsali, zulmü temsil ediyordu. Zulümle insanlığın çatıştığı bir mücadele alanıydı Amed zindanı. İnsanlık adına tutsaklar çıplak yürekleriyle direniyorlardı. Acımasız işkenceler altında korku yuvasına dönen yürekleriyle şimdi toplumsal bir ayaklanmaya cesaret etmişlerdi. Adeta yürek yüreğe akmış yek vücut olmuşlardı.
Tutsakların tek amacı vardı; esaret zincirini kırmak. Bunun içinde yeni bir direniş biçimiyle kavgalarını sürdürüyorlardı. Hiç bir güç, hiç bir saldırı onları bu kararlı direnişlerinden alıkoyamazdı, ortaya konulan sarsılmaz irade karşısında çaresiz kalan cezaevi idaresi direnişçilerle müzakere için diyaloğa geçmişlerdi. Aralarında üç sözcü seçtiler tutsaklar. Gerçekleşen başlı başına bir başarıydı ve eğer tam bir barikat savaşına dönüşen direniş daha da büyütülürse bu başarı kesinlikle zaferle taçlanabilirdi. Ölümüne sürdürülen isyan direnişcileri ortak yaşam bakış açısında birleştirmişti. Yaşamak güzeldir ama onurlu olanı daha da güzeldir. Yaşamak tepeden tırnağa kölece olduğu Kürdistan da onurlu yaşamın bir bedeli vardı. Cesur olmak ve ölmesini bilmek. Onurlu yaşam cesurca kucaklanan ölümlerle yaratılabilinirdi. Eylül Direnişi hergün biraz daha onurlu yaşamı yakınlaştırıyordu.
Ölüm orucunun yirmi yedinci gününde insanlık onuru işkenceyi bir kez daha yendi. Ve direniş zaferle taclandı, zindan direniş tarihine onurlu bir sayfa daha eklendi. Düşmanın hevesleri kursağında kalmıştı. Amed zindanı teslimiyet ve ihanet bataklığı haline getirilmek istenirken tam tersine Eylül Direnişi Amed zindanını Kürdistan’ın direniş kıblegahına dönüştürmüştü. Türkiye ve Kürdistan halklarına emek dünyasına büyük acılar yaşatan 12 Eylül askeri faşist cuntası, Eylül 83 Direnişi’nin toplumsal bir ayaklanmaya dönüşmesiyle ilk yenilgisini almıştı. “Ve zafer hiç bir şeyi affetmeyecek kadar tırnakla sökülüp kazanılmıştır.”
CUMA TAK