
ERDOÐAN YENER
1990'lı yıllar Türkiye ve Kürdistan coğrafyasında savaşın kuralsız yürütüldüğü yıllardır. Faili meçhul cinayetlerin, kaçırmaların, yargısız infazların, siyasi katliamların ve daha nice karanlık olayların yaşandığı yılların edebiyata aktarımı, günümüz yazarlarının önünde duran önemli bir sorumluluk olarak kendini dayatmaktadır. Yaşanılanların anlatılması yazılması gerekmektedir. Bu yıllar yaşandı ama, tüm yönleriyle aktarıldığından sözedebilmek mümkün değil henüz. Kemal Varol; ikinci romanı Haw’da pek alışık olmadığımız bir yöntemle yaşanılan 90’lı yılları anlatıyor. Yas Yüzükleri, Kin Divanı, Temmuzun On Sekizi adlı şiir kitapları; Demiryolu Öyküleri, Memleket Garları adlı derlemeleri, Jar adlı romanı ve eleştiri yazılarıyla tanıdığımız Kemal Varol son romanı 'Haw'da yaşanılan savaşı mayın arama köpeği olan Mikasa'nın diliyle anlatıyor. Çok iyi bildiği ve iliklerine kadar yaşadığı savaşı hiç bilmiyormuş gibi anlatabilecek roman kahramanına ihtiyacı vardır Kemal Varol'un. Bunu kahramanı ''Mikasa'' ile kurgularz. Roman, herkesin çok yakından bildiği bir ülkede yaşanan Kuzeyliler ve Güneylilerin arasındaki savaşın gölgesinde geçen bir roman. Romanın esas kahramanı Mikasa bir mayın arama köpeğidir, ve bu ülkenin 90lı yıllarını bu köpeğin gözünden okuruz. Haw, aynı zamanda bir aşk ve bağlılık romanıdır.
Yazar Kemal Varol ile son romanı ''Haw'' ile ilgili olarak bu dönemi anlatma ihtiyacının nereden doğduğunu, romanındaki anlatım gücü ve geleneğini, 90'lı yılların edebiyata aktarılmasını ve günümüzde Kürtçe edebiyatın durumunu konuştuk.
Kürtlerin yaşadığı 90lı yılları ‘’Haw’’la anlatma ihtiyacının nereden doğduğunu, edebiyatçı olarak kullandığınız meramını ‘’hayvanlar’’ üzerinden anlatma ihtiyacından söz eder misiniz? Bunu aktarırken Türkiye’de ve dünya edebiyatındaki bu tür yöntemleri denemiş yazarlardan da söz edebilir misiniz? Bulgakov, Orwell, Behrengi vb. gibi.
Sözünü ettiğiniz tüm yazarlarla benim ortak bir yanımız var. Bu yazarların neredeyse tümü bir baskı ortamında yaşıyorlardı ve onların da gerçekleri anlatmak gibi bir dertleri vardı. 90lı yıllarla ilgili söz almak bu yılları yaşamış her Kürdün kalbinden geçer. Ama bir yazar olarak zamana karşı dayanıklı bir metin yazma gibi bir görevim de vardı sonuçta. Savaşta yaşananları kayda geçirirken, bunu edebi bir takım hassasiyetleri gözeterek, bu metnin her şeyden önce iyi bir roman olmasını diledim hep. Umarım bu savaşta bedel ödeyenlerin, ölenlerin, kayıpların, sürgünlerin, cezaevinde yıllar geçirenlerin hatırasını incitmemiş, aksine onların anısına bir katkım olmuştur diye umuyorum.
Romanınızın dili çok yalın. Bu anlatı dilinin sizde oluşmasının köklerini anlatabilir misiniz? Sadece gördüğün eğitimden olmasa gerek. Bu gelenek Kürtlerin oluşturacağı yazılı edebiyata nasıl malzeme ve zenginlik katıyor? Siz de bu anlatı geleneği nasıl oluştu?
İlk romanım Jar’da da,yeni romanım Haw’da da Kürtlere özgü bu anlatı geleneğini takip ettiğim doğru. Bu benim değiştiremeyeceğim, aksine talihim olarak gördüğüm bir durum. Ailemde bu anlatıcı gelenek var. Bu geleneği modern edebiyatla harmanlamak, bundan etkili bir roman deneyimi çıkarmak başından beri benim esas gayem oldu.
90’larda yaşananlar istenildiği gibi edebiyata aktarıldı mı? 90’ların mahşer günü yaşandı mı, o süreç bitti mi? Yeni dönem edebiyatta karşılığını nasıl bulacak. Anlatımınız devam edecek mi?
Maalesef bu dönem istenildiği gibi edebiyata aktarılamadı. İçeriden yazanlar dışarıdakilere okutamadı yazdıklarını, dışarıdan bakanlar içeridekini anlayamadı. Dahası, yaşanan acıları gösterme gayesi hep baskın çıktığı için, bütün bunların edebi hassasiyetler gözetilerek yazılmasına yeterince özen gösterilmedi. Dolayısıyla birtakım klişeler oluştu ve bir çok yazar benzer klişelerden ilerleyerek Kürtlerin 90lı yıllarını anlatmayı denedi. Bu durum benim bir yazar olarak incindiğim bir mesele oldu hep. Mahşeri andıran bir tarihten nitelikli bir edebiyat metni çıkaramamış oluşumuz, o mahşerde ölen, yaralanan, bedel ödeyen herkese bir haksızlıktı bana kalırsa. Bitmedi 90’lar. Çeşitli biçimlerde devam ediyor şüphesiz. Bu büyük tarihi anlatmak bize düşüyor. Ama güncelin tuzaklarına düşmeden, edebiyatın kendisinden ödün vermeden yapmak gerekiyor bunu.
Günümüzde Kürtçe edebiyatın durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Kürtçe ile yazmayı düşünüyor musunuz?
Kürt edebiyatı çok ciddi bir atılım içinde. Bunu görmek benim için tarif edilemez bir mutluluk. Kürtçe yazmayı ben de düşündüm elbet. Zaman zaman çeviriler de yapmaya soyundum. Ama başaramadım. Çünkü bir dilde yazmak sadece bir gramer sorunu değildir. Aynı zamanda bir ruh sorunudur da. Ruhumuzu aldılar bizden derken bunu kast etmiştim. Kürtçe yazan arkadaşları izlerken, anadilimde yazamamış olmanın acısını duyuyorum sıklıkla. Kürtçe benim kursağımda kaldı!
Kemal Varol
1977 yılında Erxenî’de doğdu. Çeşitli dergi ve gazetelerde eleştiri ve deneme yazıları yazdı. İlk kitabı Yas Yüzükleri 2001 yılında yayımlandı. Bu kitabı Kin Divanı (2005) ve Temmuzun On Sekizi (2007) adlı şiir kitapları takip etti. Aynı kitaplar, 2013 yılında Sel Yayınları tarafından Bakiye adıyla toplu şiirler olarak yayımlandı. Demiryolu konulu öyküleri bir araya getirdiği Demiryolu Öyküleri ile belli başlı tren garlarını konu alan Memleket Garları (İletişim, 2012) adlı derleme kitapları da bulunan Kemal Varol’un ilk romanı Jar, 2011 yılında Sel Yayınları tarafından yayımlandı.