Türkiye’nin askıya aldığını açıkladığı AB ile olan ”Geri Kabul Anlaşması”nı değerlendiren Doç. Dr. Özgür Ünal Eriş, AB’nin vize muafiyeti için belirlenmiş kriterleri esnetmesi veya değiştirmesi gibi bir şey söz konusu olmayacağını belirterek, ”Türkiye terör tanımı konusunda biraz daha AB’ye yaklaşacak” dedi. Türkiye, Avrupa Birliği (AB) ülkeleriyle mülteci karşılığında para yardımı sağlayan ve 2016’da imzalanan ”Geri Kabul Anlaşması”nı askıya aldığını duyurdu. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun duyurduğu kararı, İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden Doç. Dr. Özgür Ünal Eriş, MA’ya değerlendirdi. Doç. Dr. Eriş, ”Geri Kabul Anlaşması”nın, bir ülkede veya sınırları belirlenmiş bir grup ülkede yasadışı olarak bulunan kişilerin anlaşma yapılmış kaynak ülkeye veya en son transit geçiş yaptıkları ülkeye geri gönderilmesini düzenlendiği anlaşmalar olduğunu hatırlatarak, anlaşmanın taşıdığı amaçlara dikkati çekti. Bir yandan da AB ile Türkiye arasında süren vize serbestisi meselesi olduğunu hatırlatan Eriş, ”Vize Muafiyeti Yol Haritası, seyahat belgelerinin (pasaport vb.) güvenliği, göç yönetimi, kamu düzeni ve güvenliği ile temel haklar gibi vize muafiyeti ve Geri Kabul Anlaşması’nın düzgün bir şekilde uygulanmasıyla ilgili kurallar ve yükümlülükler içermektedir” diye konuştu. Bu yükümlülüklerin toplam 72 kriterden oluştuğunu ifade eden Eriş, Türkiye’nin henüz yerine getirmediği 6 kriterin olduğunu söyledi. Eriş, 6 kriteri, “Terörle Mücadele Mevzuatı, Kişisel Verilerin Korunması, Cezai Konularda Adli İşbirliği, Europol ile anlaşma, Yolsuzlukla mücadele, Geri Kabul Anlaşması” şeklinde sıraladı. ”Terörle Mücadele Mevzuatı” kapsamında AB’nin Türkiye’den TMK, CMK ve TCK’da cezalandırma ve tutuklamayla ilgili ilave değişiklik talep ettiğini vurgulayan Eriş, ”Türkiye ve AB arasındaki en tartışmalı konu bu madde. AB’nin en önemli beklentisi, terörle mücadele yasasının AB ve Avrupa Konseyi standartlarına göre değiştirilmesi. Türkiye’nin terör tanımını çok geniş ve muğlak bulan AB, yasada yapılacak değişikliklerin kısa sürede uygulamaya alınmasını da önemsiyor” dedi. AB’nin ikili geri kabul protokollerinin uygulanmasında da sıkıntıların olduğu yönünde bir görüşe sahip olduğunu ifade eden Eriş, ”Türkiye’nin Yunanistan ile ikili protokolü askıya alması yeni bir sorun oluşturma riski içeriyor” uyarısında bulundu.   Bir orta yol bulurlar  ”Terörün tanımı” kriterinin taraflar açısından çözümü zorlaştırdığını sözlerine ekleyen Eriş, bunun yanı sıra son dönemde Doğu Akdeniz’de oluşan gerilimin de şu aşamada Türkiye-AB arasındaki en önemli konulardan biri olan vize muafiyetini de olumsuz etkilediğini belirtti. Eriş, sözlerini şöyle sürdürdü: “AB’nin vize muafiyeti için belirlenmiş kriterleri esnetmesi veya değiştirmesi gibi bir şey söz konusu değil. Öte yandan AB’ye akın eden ve popülist partilerin yükselişe geçmesinde de rol oynayan mültecileri durdurmasında Geri Kabul Anlaşması’nın önemli bir rolü olduğu da yadsınamaz. Doğu Akdeniz’deki gerilim biraz azaldıktan sonra tarafların tekrar bir araya gelerek bir orta yol bulacağını düşünüyorum: Türkiye terör tanımı konusunda biraz daha AB’ye yaklaşacak, AB’de mali yardım ve süreci hızlandırma gibi konularda Türkiye’ye yaklaşacaktır.”
 

Doğu Akdeniz’de yalnız kaldı

Almanya Bilim ve Politika Vakfı’nın (SWP) Türkiye ve Kıbrıs uzmanı Günter Seufert, Ankara’nın Doğu Akdeniz’de izole olduğunu ama AB yaptırımlarının Türkiye için belirleyici rol oynamayacağını söyledi. Seufert, DW’den Panagiotis Kouparanis’in sorularını yanıtladı. Uluslararası hukuk açısından Türkiye’nin Kıbrıs açıklarındaki sondaj çalışmalarının uluslararası hukukla çeliştiğini belirten Seufert, şöyle izah etti: ”Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (UNCLOS) 1994’te yürürlüğe girdi ve şu anda örf hukuku olarak kabul görüyor. Türkiye, Doğu Akdeniz’e kıyısı olan diğer ülkelerin aksine bu sözleşmeye dahil olmadı. Şu an Yunanistan, Kıbrıs Cumhuriyeti, İsrail, Mısır ve belli ölçüde Lübnan, UNCLOS temelinde imzaladıkları karşılıklı anlaşmalarla, münhasır ekonomik bölgelerinin sınırlarını çizdiler. Türkiye ise Deniz Hukuku Sözleşmesi’nde yer almadığı için diğer Akdeniz ülkeleri arasında yapılan bu ikili anlaşmaların geçerliliğini sorguluyor. Ankara, böylece Doğu Akdeniz’de kullanım haklarının barışçıl bir yolla bölüşülmesinin de altını oymuş oluyor. Türkiye attığı bu adımla Türkiye karşıtı bir cephe oluşmasına neden oldu ve bölgede yalnızlaştırılmayı provoke etti. Simdi bu yalnızlığı kırabilmek için askeri tehditleri ve uluslararası hukuka aykırı faaliyetleri deniyor.” Türkiye’nin bölgede hedeflerini kabul ettirebilmek için kendine destek olabilecek bir müttefiki kalmadığından savunduğu pozisyonu kabul ettirebilmek ve alan açabilmek için askeri bir dil kullanarak ordusunu devreye sokma tehdidinde bulunduğuna dikkat çeken Seufert, Avrupa Birliği perspektifini tamamen kaybetmenin artık çok da önemsenmediğini söyledi. Erdoğan’ın birkaç gün önce Türkiye’ye yönelik asıl tehlikenin Batı devletlerinden geldiğini ifade ettiğini anımsatan Seufert, ”Yani Türkiye, bugün kendini Rusya’dan çok ABD tarafından tehdit altında hissediyor. Bu da Avrupa Birliği ‘yaptırımcıkları’nın ve bunun beraberinde getirdiği Ankara’ya karşı artan siyasi mesafenin Türkiye açısından çok da dikkate alınacak bir tarafı yok” dedi. Ankara’nın resmi tavrı Ankara’nın, Gazimağusa kentinde bir donanma üssü kurmayı planladığını açıklamasının, Türk dış politikasında, Doğu Akdeniz özelinde yaşanan militaristleşmenin bir parçası olduğunu vurgulayan Seufert, şöyle konuştu: ”Ankara yine Kıbrıs’ta asker bulundurmayı Türkiye’nin güvenliği adına bir koşul olarak gördüğünü dile getirmeye başladı. Bu da, Kıbrıs sorununun öncelikli olarak Türkiye’nin güvenlik çıkarları açısından değerlendirildiği, Ankara’nın AKP iktidarı öncesi resmi tavrına denk düşüyor. Kıbrıs’ta her iki halkın liderinin yeniden müzakerelerden söz etmeye başlaması ise bambaşka bir konu. Her iki isim, uluslararası meşruiyete sahip olmak ya da sahip oldukları meşruiyeti korumak için çaba sarf ediyor. Bu da ancak, dışarıya karşı en azından sanki Kıbrıs sorununa çözüm arıyormuş gibi davranarak mümkün olabilir. İki isimden birinin bile bu konuda ciddi olduğundan şüphelerim var.”